İslâm hukukunun değişmez yolları
Yunus Vehbi Yavuz

2010-05-27




İslâm hukuku, son derece güçlü bir hukuktur. Bu hukuk, gücünü Kur’an’dan ve İslâm hukuk prensiplerinden almaktadır. Kur’an ve onun uygulama biçimi olan sünnet, İslâm hukukunun ilk kaynaklarıdır. Aklın hukukta kullanılması da bu iki kaynaktan kaynaklanmaktadır.
Kur’an, toplumun ilk dönemlerdeki hukuksal ihtiyaçlarına cevap verecek hükümleri getirmiştir. Bu hükümlerin sayısı fazla değildir. En iyimser değerlendirme ile 350 civarındadır. Bu hükümlerin ilk hedefi Medine ve Hicaz şartlarında yaşayan toplumun gereksinimlerini karşılamaktı. Vahyin kesilmesinden sonra devam eden hayat sürecinde ortaya çıkacak olan sorunların hallinde ise hukuk düşüncesi üretmeyi akla bırakmıştır.
İlim sahibi olan önderleri aracılığıyla, Müslümanların sorunlarına cevap vermek üzere, toplum içinde önder olan âlimleri yetkili kılmıştır. Bu sebeple çok sayıda İslâm âlimi, bütün gücünü harcayarak ve İslâm hukuk prensiplerine dayanarak, bir hukuk müdevvenatı meydana getirmiştir. Bu müdevvenat, bütünüyle hâlâ elimizde bulunmaktadır.
Tarih boyunca, İslâm devletleri, işte bu hazineden faydalanmışlar ve kendi hukuki düzenlerini buna göre kurmuşlardır. Ancak, bu devletler hukukunun gelişmesi ve hukuk düşüncesi üretilmesi noktasında herhangi bir çabanın içine girmemişlerdir. İslâm dünyasının hukuksal alanda karşılaştığı en önemli sorun işte budur.
Oysa ilk İslâm âlimleri, hukuk düşüncesinin üretilmesine çok önem vermişler ve bunun için bize birçok füru mesele yanında, fıkıh prensiplerini de miras olarak bırakmışlardır. İslâm hukuk prensiplerini ilk olarak bir kitapta toplayan ve hukuka bu dalı ekleyerek onu bir ilim haline getiren âlim İmam Şafiî’dir. Bunun için “Er-Risale” adlı eserini yazmıştır.
Bu prensiplere dayanarak her asırda içtihat derecesine ulaşan âlimleri yetiştirmek, toplumun önemli bir görevidir. Bu görevin hüküm derecesi farz-ı kifayedir. Dolayısıyla, yetişecek bu İslâm âlimlerinin, yoğun çaba harcayarak ve toplumdan da destek alarak İslâm hukukunu ısrarla geliştirmeye devam etmeleri gerekir.
Bugün, elimizde elmas değerinde İslâm hukuk prensipleri vardır. Bu prensipler, hukuksal alanda Müslümanların karşılaştıkları sorunları çözmek için yeterlidir. Şayet yetmezse, usulün de geliştirilmesi gerekir.
İslâm dünyası için bu prensipler muazzam bir hazinedir. Fakat bu hazineye maalesef çağımızda bile gereği gibi girilmiş değildir. Âdeta kozmik odada durmaktadır.
Bu alanda hâlâ kurulmuş bir kurumdan söz etmek mümkün değildir. Çağımız Müslümanlarına farz olan işlerden biri de acilen bu kurumu tesis etmek ve yoğun bir şekilde çalıştırmaktır.
Toplumumuzda, insanların din ve dünya kesimi olarak ikiye ayrılmasının esas sebebi, bu değerli hazinenin farkında olmamak, eski mirası aynen devam ettirerek ve tüketerek toplumun hukukla bağlarını koparmaktır.
Bu bağın yeniden güçlü bir şekilde kurulması gerekir. Bu da İslâm hukuk prensiplerini anlamaya ve amacına uygun bir şekilde işletmeye bağlıdır.
İslâm hukuk prensipleri, İslâm dini ile ekonomik, sosyal ve siyasal hayat arasında bağ kuran bir köprü görevini ifa eder. İşte bu köprü, İstanbul’daki boğaz köprüleri gibi, tıkanmanın önünü açacak anahtar gibidir. İslâm hukukuna, dolayısıyla İslâm’a hizmet etmek isteyen Müslümanların bu gün mutlaka bu görevi ifa etmeleri gerekir.
Hukuk prensipleri, sadece İslâm hukukunda vardır. Beşeri hukuk sistemlerinde hukukun prensipleri insan aklı ve toplumsal örflerle ortaya çıkan ihtiyaçlar ve bazı kaidelerdir. İnsan aklı beşeri zaaflar karşısında direnme gücüne sahip değildir. Kolayca yanılır, ortaya koyduğu hususlar süreklilik arz etmez.
Her insanın akletmesi farklı farklıdır. Bu farklılıklar, toplumu çatışmaya ve bir noktada uzlaşamamaya götürür. Nitekim günümüz Türkiye’sinde bir cuntanın dayattığı Anayasa’nın topluma uymayan maddelerinin değiştirilmesi, kıyametler koparttırmaktadır. Çünkü işin içine duygular girmekte, menfaat çatışması söz konusu olmaktadır. Kimse menfaatini kendi eli ile tepmek istememektedir.
Menfaati kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalanlar, hukukun elden gittiğini, hakkın çiğnendiğini, devletin tüketildiğini ve vatanın satıldığını iddia ederek bütün güçleri ile direnmekteler.
İşte beşeri hukukun en büyük zaafı bu yönüdür. Akıl, duygunun etkisi altında kalır, akıl nefsanî tabuların esiri olur ve doğru düşünme yeteneğini kaybeder; dolayısıyla beyazı kara görür, doğruyu yanlış...
İslâm hukuku son derece mükemmel bir hukuktur. İnsan fıtratına ve toplum yapısına tamamen uygundur. İslâm hukukundan gereği gibi faydalanabilmek için, hayat ile bağlarının koparılmaması ve beraber yürütülmesi gerekir.
İslâm hukuku, başıboş bir hukuk değildir, sadece akla dayalı da değildir. Fakat akla büyük ölçüde yer verir. Beşeri hukuktan farklı tarafı ise, şaşmaz kurallara sahip bulunması ve temel ilkeler getirmiş olmasıdır.
Kur’an, hayatımız için bazı ilkeler ve kaideler koymuştur. Bunlar, danışma, adalet, hak ve hakkaniyet, eşitlik, zayıfları himaye, aklı koruma, canı koruma, malı koruma, dini koruma, namusu koruma, paylaşma yani sosyal adalettir. Bunların sayısını daha da çoğaltmak mümkündür.
Bu prensipler, aynı zamanda aklın da teyit ettiği hususlardır. İslâm hukukunda akla büyük ölçüde yer verilmiştir. Şöyle ki, mevcut fıkıh kaynaklarında, özellikle Hanefi fıkıh kitaplarında yer alan meselelerin büyük çoğunluğu akla dayalıdır; aklın ürünüdür.
İşte çağdaş Müslümanların en önemli sorunu, hukuk düşüncesi üretmek ve aklı yeniden devreye sokarak İslâm hukuk prensiplerini tam olarak işletmektir. Bunu yapmada başarılı olunabilirse, diğer dünya işlerinde de motor hızı ile gelişmeleri gerçekleştirmek mümkündür. O halde, İslâm hukuk prensiplerinin değerini bilelim, onları işletelim ve aklı tatilden çıkaralım.

Not: Bir okuyucumuz, iki hafta önce ismini vermeden “İslâm hukukunun gücü” adıyla yayınlanmış yazımızda yer alan “Eğer çağdaş Ömerler ve Ebû Hanifeler yetiştirilebilirse, İslâm hukukunun, evrensel ve çağdaş yapısıyla dünyaya ışık tutacak güce sahip olduğu ortaya konabilir” tespitimizden neyi kastettiğimizi soruyor. İsmini vererek sorsa, adabına daha uygun hareket etmiş olurdu.
Bu ifadelerden kastettiğimiz şey, asrımızda yetişmesi gereken müçtehitlerdir. İslâm hukukunun çağdaş yapısından kastımız da asrımızın ihtiyaçlarına cevap verir hale getirilmesidir.
Zina ile ilgili yazımız dolayısıyla telefonla arayan ve yazılı olarak memnuniyetlerini bildiren sayın okuyucularıma da bu vesile ile teşekkür ediyorum.