Din hürriyeti veya hürriyet dini

Merve Kavakçı - Vakit
2010-05-28

Yıllık Milano Üniversitesi derslerim için yine İtalya’dayım. Bu sene öğrencilerim anayasa hukuku ve insan hakları konusunda doktora tezlerinin sonuna gelmiş hukuk fakültesi öğrencileri. Onlarla yoğun bir haftayı hızlandırılmış derslerle geçiriyoruz. Haftanın ilk dersi Lautsi v. İtalya davası üzerine okumalara ayrılmış durumda. Hatırlayanlar olacaktır. Daha geçmiş Kasım ayında karara bağlanan bu dava İtalya’da yankı bulduğu kadar diğer kıtalarda da ses getirmişti. Davanın Katolik bir devlete karşı açılmış olması da ayrıca önemini ortaya koyuyordu. Soile Lautsi adlı bir anne, 11 ve 13 yaşlarındaki çocuklarını İtalya’nın Abano Terme isimli yerleşim bölgesinde bir devlet okuluna gönderiyor. Ancak duvarlarda İtalya’nın bütün okullarında olduğu gibi Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş birer heykeli asılı. Bu kanun gereği yapılan bir uygulama ve yargı son derece ‘tabii’ bir uygulama olarak görmekte bunu. Oysa anne Lautsi çocuklarının herhangi bir dini telkinde bulunulmadan, seküler bir ortamda, seküler birer birey olarak yetişmelerini arzu ediyor. Bunun için de İtalyan adaletine sığınıyor. 2000 senesinde Cassation Mahkemesi’nin seçim sandıklarının bulunduğu binalarda asılı olan çarmıhla ilgili olarak aldığı karara atıfta bulunuyor. Mahkeme adı geçen kararda seçmenlerin laiklik ilkesinin uygulanmadığı ortamlarda oy kullandıkları sonucuna varmış. Ancak Lautsi çocuklarının gittikleri okulun yönetim kurulu 2002 senesinde çarmıhı indirmeme kararı alıyor. Bayan Lautsi bu sefer de Veneto Bölge Mahkemesi’ne şikayette bulunuyor ve okul yönetiminin son kararını dikkate getiriyor. 2004 yılında bu mahkeme davanın İtalyan Anayasa Mahkemesi tarafından görülmesini talep ediyor. Anayasa Mahkemesi de 2005’de çarmıha gerilmiş Hz. İsa heykelinin İtalyan milli kimliğinin bir parçası ve eşitlik, özgürlük, hoşgörü ve laiklik ilkelerinin de sembolü olduğuna karar veriyor. Böylece bütün dahili hukuk yollarını tüketmiş olan anne Lautsi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmeye hak kazanmış oluyor. AİHM’de açtığı davanın kararıyla 2006 senesinde beklediği zafere kavuşuyor. Mahkeme sınıf ortamında çarmıhın asılmış olmasını İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ikinci ve dokuzuncu maddelerine aykırı buluyor, yani eğitim hürriyeti ve din ve vicdan hürriyetinin ihlal edildiği kararına varıyor.
Derste bu kararı başlangıç noktası alarak, anayasal düzenin muhafazasında haklar çatışması üzerine bir tartışma yaptık. Konuyu üç ana başlık altında topladık: Birincisi ‘Haklar paradoksu’, ikincisi ‘Sekülerizm-laiklik ikilemi’ ve üçüncüsü de ‘Bireysel hak tiranı.’
Haklar paradoksu, adı üzerinde, kendi içinde çözümsüz bir dilemmaya işaret etmekte. Devlet, vatandaşlarına karşı yükümlü sorumluluklarını genelleme esasını baz alarak yapmaktadır ve “Devlet olarak ben size evrensel hakları temin etmekte, bunları korumayı garanti etmekteyim” der. Devletten hizmet alan bireylerse haklar dilini kullanarak devlete taleplerini dillendirirler. Çatışma, devletin kişilerin beklentilerine karşılık vermediği durumlarda ortaya çıkar ki, bu durumda birey evrensel haklardan olduğu iddiasıyla özellikli talebini seslendirir, devlet de buna karşılık olarak “Ben hiçbir zaman böyle bir hizmet vereceğimin sözünü vermedim ki, bu istediğin özellikli talep genellenmiş evrensel insan haklarından değildir, bir anomali yani sapmadır” cevabını verir. İste bu paradoksal diyalog zaman zaman fasid daire içinde cereyan eden, mesela azınlıklara, kadınlara, cinsel oryantasyonu toplum normlarının dışında olan gruplara ait tartışmalara da teorik bir açıklama sunar.
İkinci ve üçüncü alandaki tartışmaları da bir sonraki yazımızda inceleyelim inşaallah.