Örtünmek bir şuursa neden o marka


Yıllardan beri hep dikkatimi çeker. Herkes gibi ben de başlarını örten hatunları görürüm. Pek anlamam ama “örtünmek bir şuur işidir” denilir. Ayrıca şuurlu örtünmenin dışındaki örtünme; “Zorunlu ya da maddi çıkarlar için örtünme” diye tarif edilir.
Hangi tür örtünme olursa olsun, bazı hatunlar, sahibi Yahudi olan ve kazandıklarıyla da İsrail’e sürekli yardım eden ünlü bir markanın başörtüsünü takarlar, başörtüsünün rengine uygun çantasını ve ayakkabısını da alır ve “Müslüman bir kılıkla” sokağa çıkarlar.
Sokağa çıkarken ya da başını örterken de şuna çok dikkat ederler: “Başörtümün markası bir şekilde gözükmeli” diyerek en can alıcı noktaya doğru markayı sarkıtır ve “Bana bakın nereden giyiniyorum” diye dikkat çekerler. Tabii hemen şunu söylemeliyim. Kimsenin ne giyeceğine ve ne yiyeceğine ben değil, hiç kimse karışamaz, karışmamalıdır.
Can onların, para onların, mal onların, istedikleri gibi istedikleri şekilde kullanma hakkına sahiptirler. Kimse bu alanlara müdahale edemez ve etmemelidir. “Bilmem nereden başörtü alıyor ve takıyor, verdikleri paralar İsrail’e gidiyor, İsrail de Filistinlileri öldürüyor” gibi sözlerin hatırlatılması, böylelerin canını sıkar, canlarını sıkmamalı.
Geçenlerde bir tanıdık; “Siz beden dili uzmanısınız, toplumun çeşitli kesimlerini de beden dillerine bakarak tahlil ediyorsunuz. Malum markayı takan ve örtünen hanımları bir tahlil eder misiniz, kimler ısrarla ve inatla o markayı alır ve başına takar, bakın ‘örtünür’ demiyorum, takar diyorum” dedi. Ben de “köşeden cevap vereyim” dedim.
Yalnız o cevaba geçmeden önce Mavi Marmara gemisiyle Filistin’e giden dostlarla olan birlikteliğimizden söz etmeliyim. Gazetenin sessiz fedakârlarından Raif’in bahçesinde, Gazze’ye giden Ahmet Can Karahasanoğlu, Ahmet Varol, Mustafa Özcan ve İHH’dan Osman Atalay ile birlikteydik. Tekrar izlenimlerini dinledik. İsrailliler hakikaten Allah’ın lanetlediği bir kavimmiş. Bir kere daha inandım ve iman ettim. Sanırım bu kadar söylemek kâfi.
Gelelim malum markayı hangi tip muhafazakâr kadınların alıp kullandığına. Muhafazakâr tabirini özellikle kullanıyorum. Çünkü muhafazakâr olmadığı halde modaya uymak veya flor olarak kullanmak amacıyla marka alan insanlarımız var, onlar bu tahlillerin dışındadır. İsrail ve Gazze gibi bir dertleri yoktur, olması da beklenemez.
Birinci gruba “ikinci” eşler girer. Ya “birincinin” üzerine kuma gelmiş hatunlar ya da birincinin ölüm veya boşanmasıyla ikinci evlilik yapmış hatunlar. Bu tiplerin büyük kısmı, Müslümanca takılsalar da “iktisattan” ve “itikattan” uzaktırlar. Çünkü ne olursa olsun, eşlerini ve eşlerinin işini, “birinci” gibi kabullenemezler. Kocalarıyla değil, marka ile mutlu olurlar. Bunun için de korumacı ve kollamacı olmazlar. Yalnız bu işin doğası da böyledir maalesef.
İkinci gruba girenler ise varlıklı bir aile ortamında dünyaya gelenlerdir. Yediği önünde yemediği arkasındadır. Çok küçük yaştan itibaren marka giyip, marka yenilmesi öğretilir. Bu tiplerle evlenen erkekler de bilirler ki önceliği marka ve para harcamak olan bir hatunla evlenmişlerdir. Böyle evliliklerde genelde erkek fakirdir ve iyi bir yaşam için olan bitene katlanır. Haliyle bu durum tarafların garibine gitmez. Peki muhafazakârlıkları? Geçelim.
Üçüncü gruba giren hatunlar ise dul hanımlardır. Kendi ailesinden veya kocasından bol para ya da gayrimenkul kalmış olan dul bayanlar; toplum içerisinde “dul kimliğiyle” her zaman rahatsızlık hissederler. Özellikle evli çiftlerin ortamlarına pek girip çıkmazlar. Bu hal de onları üzer. Bu ve benzeri eksikliklerini marka giyerek, marka örtünerek gidermeye çalışırlar ki, buna; “Ye kürküm ye” denildiğini de bilirler. Peki, bunların muhafazakâr ve mütedeyyin kimlikleri? Laf çok uzar ve zarar verir geçelim.
Dördüncü gruba giren hanımlar ise kendilerini kocalarına ruhuyla değil, bedenlerinin dışıyla beğendirmeye çalışırlar. Marka giyerek kocalarına “Bak gör beni” derler ama görülmezler. Bu tiplerde marka hastalığının sebebi, eşiyle ruh ve ten uyuşmazlığındandır.
“Örtünmek şuur ister, marka değil.” “Örtünmek vefa ister, para değil.” “Örtünmek yürek ister, şan şöhret değil” diyerek bitirelim meseleyi ve söz benzeri konulardan açılmışken yarın da bir kocanın aile iletişim hususundaki şikâyetini dile getirelim.

Hüseyin Öztürk