Akılla imanı uyuşması

İnsan yaşadığı sürece daima belli bir ta-vır alma durumundadır. Alınan her tavır, bir değere veya bir değer duygusuna da-yanmak suretiyle gerçekleştirilir. Her türlü amaç ve hedefler, ilişki ve çıkarlar, tutku-lar ve istekler, güç ve iktidarlar, sevgi ve nef-retler, inanma ve inkârlar, sadakat ve doğru-luklar, her türlü idealler bir değeri ifade eder-ler ve bir değere dayanırlar. İşte bu noktada siyasetin ilmi olması çok hassas bir noktadır ve özümsenmesi gerekmektedir.

Özümsemek, içselleştirmek, varsa posalarını ayıklayıp atmak ise, ancak fıtratla uyum içinde olan hidayetle mümkün olabilir. Yabancılaşma, bunun mümkün olmama halidir aslında. Daha iyisini yapacağım zannı ile temel esas ve prensiplere yabancılaşma iki şekilde yaşanır: imkânla imtihan ve insanla imtihan. İmkânla imtihan da aslında insanla gerçekleşir ama ön planda imkân yer alır. İnsanla imtihanda ise, elde edilebilecek imkânlar söz konusudur ama insan ön plandadır. Her ikisi de zor bir imtihan olup insanla imtihan daha zorudur. İşte bu ince noktada, imtihanı, hayatın tamamında uygulamak nefes meselesi olmaktadır. Aldığı her nefeste imtihan duygusu hissetmeyen, yaptığı çalışmaları kurtuluş vesilesi zannettiğinden hayatını nefes kesen bir mücadeleye çeviremez.

Bir hedef sapması olarak isimlendirebileceğimiz bu durum, diğer ihmallerimiz ve konjonktürle de buluşarak sadakat derecemizi zayıflatabilir. Bu zayıflık da itaat gücümüzü düşürebilir ve bizi bir bilen noktasına sürükleyebilir. Yeni temel esaslar belirleyebilecek kadar bir bilen bile olabiliriz. Bilmiş olduğumuz için; verilen görevi en güzel yapma noktasında ihsanımızı kaybedip, iyi ahlak sahibi olmamızı sağlayan görevimizi de, itikamızı da kaybetmek durumunda olabiliriz. İhlâsımızı kaybettikten sonra bir arada kalmanın da hiçbir bereketi kalmayacaktır. Bu durum; geçici başarılara heves ederek kalıcı kazanımları yok etmek ancak aslından uzaklaşan insanın tercihinden başka bir şey değildir. Bu tercihin önüne geçecek tek şey; ittifak karargâhında ihlasla bekleyerek mücadele vermektir. Kırk yıldır bunu yapıyoruz ama millet anlamıyor diye bildiğimiz doğrudan dönecek değiliz. Siyaset, yaşayabil-mek için zorunlu işler arasında yer alan şe-refli bir meslek ve toplumun sevgi, saygı, yardımlaşma ve beraberliğini sağlamaya ara-ç kılmak için; dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak doğru yolu gösteren bir faaliyet olma çizgisinden sapmamalıdır, saptırılmamalıdır.

Azların arasına girmenin, özlerin seviyesine yükselmenin, çetin ve çetrefilli imtihanlardan geçmeyi gerektirdiği açıktır. Feragat ve fedakârlıkta bulunmayanlar, feraset ve fazilet ehli olmayanlar, tevazu ve teslimiyete yanaşmayanlar, derece derece dökülmüştür ve dökülmektedir. Asıl şeref ve kazancın, hâkimiyet ve muzafferiyet günlerine yetişmek değil, o mutlu neticelerin oluşması yolunda gayret göstermek olduğunu unutan ve böylece taşıdığı sorumluluktan kaçan insanlar bilsinler ki: zafer, kendi gayret ve galibiyetlerinin sonucu değil, Allah'ın nusret ve inayetiyledir.

İnsan, hayatın her alanında aklıyla imanını buluşturmalıdır. Bu buluşma sağlanırsa, kendisine özel bir anlayış verilir ki biz buna sorumluluk diyoruz. Böylece, yaptığı her iş hayırlı, konuştuğu her söz hikmetli ve gösterdiği her tavır olabilecek en ideal nitelikte olacaktır. Adil bir medeniyetin öncülüğünü yapma potansiyeline ve tarihi birikimine sahip bizler, teslimiyet gerçeğinin farkına henüz varmamış görünüyoruz. Çünkü ancak teslim olan ıslah edebilir. Zenginlik içinde fakirlik, kalabalık içinde yalnızlık, çözüm içinde çaresizlik yaşıyorsak bu, gücümüzü bilmediğimizden, kendimizi tanımadığımızdan, sorumluluklarımızı yerine getirmediğimizdendir. Sorumlu insan düşünür, hesap yapmaz. Çünkü düşünen hesap yapamaz, hesap yapan düşünemez.

İbrahim Veli

araştırmacı yazar