Bediüzzaman, Rusya ve Avrupa
Avrupa’daki İslâmî gelişmeler sadece bizim değil, dünyanın, özellikle AB’nin dikkatini çeker ve gündemlerinin ilk sıralarında yer alır.

Materyalizm, ateizm, darvinizm, marksizm, sosyalizm, feminizm, freudizm, komünizm gibi bütün seküler “izm”lerin ve felsefelerin birleşmesinden hasıl olan dehşetli deccalizmle mücadele eden Bediüzzaman Said Nursî, İlâhî hikmetin sevkiyle onun çıkış yeri olan Rusya’ya esir olarak gitmiş ve gözlemlerde bulunmuş.




Ali Ferşadoğlu


1910 yılının sonlarında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu dolaşarak, istibdadı/diktatörlüğü kötüleyen, buna mukabil Meşrûtiyet’i/hürriyeti güzelliklerini anlatan Bediüzzaman Said Nursî; 1911 yılında Şam’a giderek Emeviye Camii’nde İslâm dünyasının meselelerine değinen ünlü hutbesini okur.

Bediüzzaman vatan müdafaasında cepheye fiilen silâhlı olarak I. Dünya Harbi’ne Van ve Muş’ta talebeleri ile birlikte gönüllü milis alayları teşkil ederek katılmış ve savaşmıştır. Muş’un Ruslarca istilâsı üzerine orada kalan cephaneyi kurtarıp Bitlis Muharebesi’ne iştirak eder. Burada yaralanarak Ruslara esir düşer. İki yıldan fazla bir zaman Kosturma esir kampında kalır. Sonra firar edip kurtularak İstanbul’a dönmüştür.1

1917’de patlayan komünist ihtilâlinin verdiği karışıklıktan istifade ederek Kosturma’dan firar eder. Buradan Alman sınırına gider ve Alman askerleri ona selâm durarak karşılar. Almanya’da iki ay kalır. Edip ve filozofların bulunduğu bir toplantıda bir konuşma yapar. Kendisini hayran hayran dinleyenlere şunu söyler:

“Türk-Alman, Alman-Türk tarih boyunca kadîm dostturlar. Türkler Alman dostluğuna sadakatta çok hassasiyet gösterirler.” 2

Ne var ki, bu iki ay zarfındaki diğer faaliyetleri henüz tarihin karanlık arşivlerinde saklı; onları günyüzüne çıkaracak tarihçileri bekliyor.

Bediüzzaman bu arada Batı’yı ve sosyal hayatını da inceleme fırsatı bulur. Deccalizmin istilâ edeceği Hıristiyan âleminin de pisiko-sosyal ve coğrafik yapısına da gözlemler.

Petersburg, (Leningrad), Berlin’den Varşova’ya, oradan Viyana yoluyla Sofya’ya, oradan da trenle İstanbul’a gelir. Bazı gazeteler gelişini şöyle haber verir:

“Kürdistan ulemasından olup, talebeleriyle birlikte Kafkas cephesinde muharebeye iştirak eylemiş ve Ruslara esir düşmüş olan Bediüzzaman Said Kürdî Efendi, âhiren şehrimize muvasalat eylemiştir.” 3 Şu halde, Rusya’daki esareti, 16 Şubat 1916’da başladığına göre, 2 sene, 4 ay, 4 gün ediyor. Kendisi firar hâdisesini şöyle tasvir eder:

“...Gayet hilâf-ı me’mul (umulmayacak, beklenmeyecek, olağanüstü) bir surette, yayan gidilse bir senelik mesafede, tek başıma, Rusça bilmediğim halde firar ettim. Zaaf ve aczime binâen gelen inâyet-i İlâhiyye ile hârika bir surette kurtuldum. Tâ Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki, bu surette kolaylıkla kurtulmak pek hârika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları çok teshilât ve çok kolaylıkla o uzun firar-ı seyahati bitirdim.” 4

Bediüzzaman, 1900’ler civarında teşhis edip, 1914’lerden sonra fiilen gördüğü ve Avrupa’yı dahi kasıp-kavuran deccalizm cereyanını da haber verir:

Rivayette var ki, “Deccalın mühim kuvveti Yahudidir. Yahudiler severek tâbi olurlar.” 5 Allahu a’lem, diyebiliriz ki, bu rivayetin bir parça tevili Rusya’da çıkmış. Çünkü, her hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için, komünist komitesinin tesisinde mühim bir rol ile Yahudi milletinden olan Troçki namında dehşetli bir adamı, Rusya’nın Başkumandanlığına ve terbiyegerdeleri olan meşhur Lenin’den sonra Rus hükûmetinin başına geçirerek Rusya’nın başını patlatıp bin senelik mahsulâtını yaktırdılar. Büyük Deccalın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdi. 6


Dipnotlar: 1- Bediüzzaman Said Nursî, Hayatı, Mesleki, Tercüme-i Hali, İstanbul 1976, s. 102-108; İsmail Kara, İslâmcıların Siyasî Görüşleri, c. II, İstanbul 1995, s. 314; Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahidler, İstanbul 1992, s. 285. Ayrıca Bkz. Ek: I.; 2- Çığ, Hekimoğlu İsmâil, 61.; 3- Tanin, 25 Haziran 1918.; 4- Lem’âlar, 235.; 5- Müslim, Fiten: 124; Müsned, 3:224, 292, 4:216-217.; 6- Şuâlar, s. 507.