Dostları kavuşturan dostluk
Galiba önce ESKADER'den Mehmed Nuri Yardım aradı ve ölmez dostluk bağıyla bağlı bulunduğumuz rahmetli Ebuzziyafe Şevket Demirci Bey'i anacağımızı ve benim de aralarında bulunmamı arzu ettiklerini söyledi. Ardından rahmetli Ebuzziyafe'nin dostluk halkaları içinde bulunduğumuz Sefa Saygılı Bey aradı ve çifte teyit aldılar. Ben esasında Adapazarı'nda idim ve işin ilginç yanı o ki, geçen yıl cenazesine de Adapazarı'ndan katılmıştım. Sefa Bey durumunun ağırlaştığını an be an bana adeta rapor etmişti. Ve yine çok sıcak bir temmuz günü işyerinin bulunduğu mekanda cenazesine yetiştik ve bize kazandırdığı kimi dostlarıyla da yine bu vesile ile beraber olduk. Bu defa da yine Adapazarı'nda idik ve yazları genellikle okullar tatil olunca sıla-i rahim için Adapazarı'na gidiyorum lakin İstanbul'dan tam olarak kopamıyorum. Adapazarı'nda soluklanıyor ama orada odaklanamıyoruz. Böyle vesileler bize İstanbul'a çekiyor. Zaten bu defa da Beyrut'a gitmek üzere İstanbul'a gelecektim ve Perşembe günü Yazarlar Birliği mutat toplantısına katıldık. Ardından da gecikmeli olarak Timaş Yayınları'nın binasında anma toplantısına gittim. Dostlar sanki tam kadro hazır bulunuyorlardı. Beni haddim olmayarak ön safa ittiler. Vardığımda toplantının sonuna yetişmiştim lakin azlığına rağmen anlatılanları dinleyince sanki hiçbir şey kaçırmamışım gibi geldi. Vefa gününde dostluk köprüsü olan Şevket Demirci Bey'i anıyorduk. Vardığımda konuşma sırası Emin Işık Bey'de idi. Gayet veciz bir biçimde Şevket Demirci Bey'i anlattı hem de o gibi zevata ihtiyacı dile getirdi.

Emin Bey hayatın hayhuyu içinde hayata mahkum olduğumuzu ve yaşayamadığımız anlattı. İstisnalardan biri olarak merhum Şevket beyi zikretti. Adeta biz edilgendik ve hayat bizi sürüklüyordu. Biz hayatı değil hayat bizi çekiyordu. Dolayısıyla irademizi hayatın yularlarına teslim etmiştik. Atın yeleleri gibi hayatın yularları bize istediği istikamete sürüklüyordu. Biz hayata istikamet veremiyor belki hayat bize istikamet veriyordu. Fiili ve pratik olarak hayatın anaforu içindeydik ve akıntıya mukavemet edemiyorduk. Akıntıya kapılmıştık. Sürükleniyorduk. Maazallah kayalara çarpabilirdik. Akıntıya karşı kürek bile çekemiyorduk. Münfail yaratıklar olmuştuk. 'Durdurun şu dünyayı inecek var' çığlıkları da bir işe yaramıyordu. Geçenlerde bu mealde Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca Necip Fazıl'ın bir sözüne atıf ve gönderme yapmıştı "Durun ey kalabalıklar! Gittiğiniz bu yol çıkmaz sokak." Eğitim, eğitim olmaktan çıkmış. Aile, aile olmaktan çıkmış ve cemiyet cemiyet olmaktan çıkmıştı. Manevi enkaz yığınları arasındaki hayata dayanabilmek için psikolojik yardım ve destek alanların sayısı giderek artıyordu. Hayatın merkezi kaymış ve sefasifu'l umur (değersiz meşgaleler) denilen şeyler hayatın merkezini istila etmişti. Dolayısıyla derinlik yok olmuştu. Yani İmam Rabbani'nin deyimiyle vahiy karşısında felsefe nasıl bir protez ise bizim hayatımız da tümden protez olmuştu ve destek almadan yaşayamaz hale gelmiştik. Organik hayatlar gitmiş yerini sahte ve kurmaca hayatlar almıştı.

İşte bu hayat mutluluk üretmiyor. Mutlu olmadığımız için de hayata karşı edilgeniz ve direnemiyoruz. Mutluluğu kendimizde değil eşyada arıyoruz. Ama bulamıyoruz. Eşyayı bulduğumuzda ise serap gibi elimizden kayıp gidiyor. Emin Bey'den sonra Sefa Bey benden de birkaç kelam etmemi istedi. Ben de Ebuzziyafe Şevket Bey'in bize ve cemiyete katkılarını anlattım. Ardından Şevket Eygi Bey sözü aldı ve Şevket Bey için bir hatıra kitabı yayınlamamızın şart olduğunu söyledi. 'Kitap medeniyettir' dedi. Hatta bazıları Şevket Bey'in geride bıraktığı kitapları da ihtiva eden adına Avrupa Yakasında bir kütüphane kurulması fikrini ortaya attı. Hepsi de kabul yeter ki savsaklanmasın. Bunlar önemli. Özellikle bir hatıra kitabı belki de dergahtaki dostlukları sayfalara taşıyarak onların beraberliğini albümleştirecek ve ölümsüzleştirecektir. Sonra yine Celal Hoca bir Kur'an tilavetiyle ruhları coşturdu. Sonunu dua ile bağladık. Duahan ise Ahmet Yüter Hoca idi. Ardından da dinleyicilerle serbest sohbet ettik ve bu bağlamda Ali Taylan amcanın kızıyla tanıştık. Daha önce vefatı üzerine yazdığım yazıyla ilgili şükranlarını sundu. Ben de o tarz insanlara (bizi yaşatanlara) her zaman muhtaç olduğumuzu dile getirdim. Onları öldükten sonra da yaşatmanın borcumuz olduğunu ifade ettim. Ben rahmetli Ali Taylan amcayı Sami Efendinin hulefasından Adapazarlı Ebubekir Efendiye çok benzetirim. Kendisi efendi timsali bir insandı yine Meriç'in yani suyun ötesindendi. Yine dostluk köprüsünü anmaya gelenler arasında Süleyman Zeki Bağlan, Ali Nar ve Dursun Gürlek ve Mümin Vatansever'in boşluğunu donduran Nuri Beyler ve nice adını sayamadığımız dostlarımız vardı. Daha sonra Sefa Bey, Şevket Bey ve bendeniz olmak üzere birkaç kişiyi vefa gecesini taçlandırmak üzere başka bir yere çay içmeye davet etti.

Gecenin katkılarından birisi şu oldu: Şükür nimeti ziyadeleştirdiği gibi hayatın lezzeti de şükretmektedir. Cömertlik de nimete şükrün en ali mertebelerinden ve derecelerinden birisidir




Mevlüt Özcan