Kuran öğretiminden hediye alınamaz mı
Geçen seneki Kur'an öğretim devresinden sonraydı. Büyük bir günaha maruz kalmış kimse üzüntüsüyle sızlanıyordu telefondaki hanım kızımız:-Ne olacak şimdi benim halim? Nihayet bunu da yaptılar bana!' diyordu.

Telaşlanarak sordum:

-Hayırdır inşaallah hanım kızım, ne yaptılar sana?

Derin bir teessür nefesi aldıktan sonra anlatmaya başladı yapılanı:

- Çocuklara Kur'an öğretiyordum. Hemen hepsi de kısa zamanda okumayı bitirip ezbere geçtiler. Bundan çok memnun olan çocuk velileri de bana hediyelerini kabul ettirmek için ısrarda bulundular, ben de almadım. Şimdi eve gelip de çantamı açıp bakınca gördüm ki, haberim olmadan çantama işlemeli ipek başörtüleriyle büyüklü küçüklü altınlar koymuşlar. Şimdi ne yapacağım ben? Ne olacak halim?

-Hanım kızım şaşıracak, üzülecek ne var bunda?

- Olur mu hocam? Ben sadece Allah rızası için öğretiyordum Kur'an'ı. Şimdi parayla Kur'an öğreten biri durumuna düştüm. Buna Allah razı olur mu?

-Neden olmasın? Hizmetinden memnun olan çocuk velileri, bence çok yerinde bir kararla iyiliğine iyilikle mukabele etmek istemiş, verdikleri hediye ile bir sünneti yerine getirmişler. İyiliğe iyilikle karşılık vermek sünnettir!

-Ben, Kur'an öğretimi karşılığında verilen bu hediyeyi ücret gibi görüyor, geri vermek istiyorum!.

- Öyle bir şey yapma!. Hediyelerini geri verirsen hem onları kırmış hem de hediye alan başkalarını zor durumda bırakmış olursun. Nasıl imamlık, müezzinlik için maaş almanın caiz olduğuna fetva verilmiş, ezan okuyana, namaz kıldırana ücret takdir edilmişse, Kur'an öğretene de öyle ücret takdir edilip fetva verilmiştir. Nitekim İmam-ı Azam Hazretleri oğlu Hammad'ın Kur'an hocasına hem de avuç dolusu altın verirken söylediği sözler çok manidardır.

-Yavruma öğrettiğin şey öylesine değerli ki, bir avuç altın bile onun karşılığı olamaz. Ancak benim gücüm buna yetmektedir, hakkını helal et hocam..

Bundan da anlaşılıyor ki, Kur'an öğretmenliğini herkesin talip olacağı cazip halde tutmak gerekir. Halbuki, "Karşılık alamaz", diyecek olursak, bu hizmet ilgisizliğe maruz kalır. Çocuklarımız da Kur'an öğrenmekten mahrum olur. Bunun vebali de, "Karşılık alınamaz" diyerek Kur'an öğretmenliğini cazip olmaktan çıkaranlara ait olabilir..

Telefonda şunu da hatırlattım bu fedakar fahri öğretmen kızımıza:

-Kaldı ki, sen baştan bir şart da koşmamış, bir beklenti içine de girmemişsin. Bundan çok memnun olan çocuk velileri de memnuniyetlerini çantana koydukları hediyeleriyle ifade etmek istemişler. Ben burada, "Bir karşılık beklemeyiz, ama verileni de reddetmeyiz." anlayışında olmayı dahi büyük bir fazilet olarak görmekteyim bu zamanda. Seninki hiç olmazsa böyle olmalıdır. (İstemeyiz de verileni reddetmeyiz de!) ölçüsünde kalmalı.

Bunca izah ve ikazlardan sonra bir soru daha geldi.. Ama nasıl soru? Siz de dinleyin bu soruyu lütfen:

-Yani şimdi bu parayı borcumuza verebilir miyiz?

-Borcunuz da mı var sizin?

-Aslında benim değil de ağabeyimin. Son günlerde işleri o kadar kötü gitti ki, çocuklarını doktora dahi götüremedi. Ona verebilirim öyleyse..

-Bak kızım, borçlarınıza rağmen sen bu hediyeyi almazsan yakınların senin dindarlığından rahatsızlık duymaya başlar. 'Bu nasıl Müslümanlık böyle? Biz borçlu durumda, geçim sıkıntısı içindeyiz. Çocuklarımızı doktora bile götüremiyoruz. Dindar kızımız da halimize seyirci kalıyor..' diye düşünebilirler.

-Öyle ise buna en çok borçlu ağabeyim sevinecek. Ona vereyim !..

Telefonu kapatıp düşünmeye başlıyorum:

-Bu memlekette yaptığı hizmetin karşılığını almak şöyle dursun, verilen hediyeyi dahi kabul etmeyecek kahramanlıkta takva sahibi fazilet timsali dindarlar da yaşıyor!..

Demek başımıza hâlâ taşlar yağmıyorsa böyle halis ve fedakar insanlar hürmetine yağmıyor, diye düşünüyorum. Bilmem siz nasıl yorumluyorsunuz geçmişteki bu telefon sohbetimizi?.


Ahmed Şahin