Beyrutta cami aramak


4 günlük Lübnan gezimiz sırasında Lübnan'ın gitmediğimiz yerlerine gittik. Görmediğimiz yörelerini gördük. Danniye bunlardan birisiydi. Cebel-i Lübnan bölgesini geçerek Bekaa Vadisi'nin sırtlarında ormanlık tepelerde konakladık. Biraz Beyrut'a uzak kaldık lakin geceleri de rahat uyuduk. Gezinin organizatörleri neyi düşündüler pek bilmiyoruz. Lakin önce ikametgahımızın Le Pristol Oteli olduğunu söylemişlerdi. Lakin ben kendi namıma orman sırtlarında gecelemekten fazlasıyla memnundum. Lakin burada sanki 70'li ve 80'li yılların Türkiyesini yaşıyor gibiydik. Lübnan ne çok da Türkiye'ye benziyor. Danniye de sık sık elektrikler kesiliyor. Arkadaşlarla birlikte iç bölgeleri ziyaret ederken bazı göllerle karşılaştık. Baraj yapmaya elverişli. Buralarda millet su sporları yapıyor ve eğleniyorlardı. Lakin elektrik üretimi için bir tesis yapılmamıştı. Mihmandarlarımızın yorumu şuydu: Dışarıdaki elektrik sağlayıcıları zengin etmek için buraların atıl kalması gerekir. Elektrikler öyle sık kesiliyordu ki bazen banyoda karanlıkta kaldığınız oluyordu. Dolayısıyla yıllar sonra Lübnan'da da olsa eski günlerimizi yaşamış olduk. Eğitimci arkadaşlardan Ali Bey, Danniye ve bölgeyi bu açıdan biraz Diyarbakır'a benzetti. Lakin bana göre Lübnan her şeşiyle Türkiye'ye benziyor. Dağların aralarına vadilere ve uçurumlara ev yapmaları Sapanca'yı hatırlatıyor. Türkiye gibi boş vermiş bir ülke. Bunun en önemli göstergelerinden birisi de günün ve gecenin her saatinde dileyenin dilediği gibi havai fişekler patlatmasıydı. Sınır ve sınırlama yok. Oralarda da bizdeki gibi motorbisiklet salgını var. 30 yıl önce Almanya'da yaşadıklarım moda olarak henüz bize ve Lübnan'a yeni gelmişti. Dolayısıyla Lübnan'a epey benziyoruz. Güvenlik Konseyi geçici üye statüsüyle aynı çatı altında bulunmamız da kaderin başka bir cilvesi.
Yani şarklılar olarak biz bize benziyoruz. Havaalanına indiğimizde bizi karşılayanlardan birisi elektronik tamircisi Mustafa Beydi ve şeker gibi adamdı. Gidip gelişler arasında mutlaka Trabluslusşam ile Beyrut yolu üzerinde duruyor ve mutat olarak seyyar kahveciden kahve temin ediyor ve yolcuların keyfine hizmet ediyordu. Sadece kahve değil meşrubat isteyenlere de meşrubat dağıtıyordu. Hizmette kusur ve sınır yoktu.
Lübnan hilkat garibesi bir yer. Devlet otoritesinin olmadığı her halinden belli. Ormanlar içinde ve tarlalar içinde gelişigüzel serpilmiş evler görüyorsunuz. Bunlar görüntüyü fena halde bozuyor. Çarpık kentleşmenin ve yapılanmanın tavan yaptığı bir ülke.
Son gün en fazla teptiğimiz yer El Hamra Caddesi oldu. Bu kadarını beklemiyorduk. El Hamra Caddesi neredeyse suyu ve denizi olmayan bir plaj. Paris'teki Sen nehrinin kıyısına dönmüş durumda. Özellikle kadınlar plaj kıyafetini aratmayan kıyafetlerle caddeyi arşınlıyorlar. Burası 'hayat dolu' bir cadde. Gece gündüz burası 'tesekkü' halindeki yani avare avare dolaşan gençlerle dolu. Akşamları da cadde aparat yiyecekler için döner ve sandaviç kuyruğuna girmiş insanlarla kaynıyor. Bir arkadaşın deyimiyle sürekli tüketiyorlar.
Elbette manevi ihtiyaçlarımız hasıl oluyor. Öyle ve ikindi namazlarını kılmak için cami arıyoruz. Bölge gırtlağına kadar kiliselerle dolu. Elbette ahalisinin bir kısmı Hıristiyan ve dolayısıyla normal. Cami yok mu ? Cami de var. Lakin vakit sonrasında hangisinin kapısını çaldıysak kapalı. Kepenklerini indirmiş vaziyette. Cami soruyoruz bize gösteriyorlar lakin yanına varınca camiyi kapalı buluyoruz. Özellikle lüks camiler vakit namazlarından sonra kapatılıyor olmalı. Ve cami aradıkça boş dönüyoruz ve sonunda bir kişi Hamra Caddesi'ne bitişik bir mekanda bizi Şafii Camii'ne delalet ediyor. Bakıyoruz, Şafii Camii'nin kendisi kapalı ama avlusu yani fenası açık. Burada abdest alma imkanı da var. Sünni Daru'l İfta'ya bağlı mütevazi ama mütevazi olduğu kadar okşayıcı ve sevimli bir cami. Banilerine ve hadimlerine dualar ediyoruz. Bazı vakit namazlarını burada eda ediyoruz. Akşam Tevfik Tabbara Caddesi'nde Arap Milli Formu'nun davetlisi olarak Derdeşe Salonu'nda Ortodoks Konuşmacı Dr. Rauf Ebu Cabir'i dinledikten sonra dışarıya çıkıyoruz bir de ne görelim. Tam da öğle ve ikindi namazlarını eda ettiğimiz Şafii Camii'nin önünde bulunuyoruz. Biz de yatsıyı kılmaktan bahsediyorduk. Ancak bu kadar olur. Bunu namazın kerametine hamlediyoruz. Yine öğle vakitlerinde gördüğümüz genç caminin avlusunda Kur'an okumaya devam ediyor. Belki de bu çocuk ve emsalleri plaja dönmüş Lübnan'ın son şansları ve paratonerleri. Allah sayılarını artırsın.
İkindi vakti camiden ayrılırken ocak gazı satan bir dükkanın önünden geçiyorduk. Bize su ikram ediyorlar. Burada Türk olmak artık teberrük vesilesi. Neredeyse canlı türbe vaziyetindeyiz. Biz de "Türk olmanın haklı onur ve gururunu yaşıyoruz".


Mustafa Özcan

araştırmacı yazar