Kadir gecesinden bayrama

"Ne kimseden bir şefkat ne bir yar-ı kerimim var
Kalem şerh eyleme halim 'acib derd-i elemim var"
[İsmail Hakkı Efendi'nin Cönkünden]
Çocukluğumdan beri yaşadığım en hüzünlü, en acılı, en yaralayıcı bir oruç ayını geçirdim, geçiriyorum. Gerekçeleri bende haklı olmasına karşın yaşadıklarımı anlatamam. Oruç ayının bütün güzelliklerini evimde, çocuklarım ve eşimle her şey en güzel hâliyle yaşanırken ben bu sevincin, heyecanın ve güzelliklerinin dışına itilmiş gibiyim.
Geçirdiğimiz hayat sınavında bunda da bir hikmet vardır deyu sabırla geçirmeye bakıyorum. Hayat yolculuğumun önemli duraklarından birindeyim. Bu sınavı nasıl atlatacağımı bilemiyorum.
Ramazan sohbetlerinden, topluklardan, meclislerden, dost sohbetlerinden uzak kalmak nasıl da acı verici. Mukabeleler, hatimler, teravihler, iftar saatleri oruç ayının başka güzellikleridir. Şu sırada kırk altı saat sürekli vücuda ilaç damlayan boynunda yaftalı biriyim. Bu hâllerin insanda oluşturduğu duygu acı veriyor ister istemez.
Bir Ramazan boyunca ancak dar topluluklu üç akraba iftarına katıldım. Orada da bir yabancı gibiydim. Özürler bile bazen insana çok da inandırıcı gelmiyor. Çocukluğumdan beri oruçlarımı hemen hiç aksatmadım. İlk oruç bozmam sanırım beş ya da altı yaşımda iken, ikindi vakti, abdest almak için, babam elime ibriği tutturmuş çeşmeye göndermişti. Bahar aylarından bir ay. Çok susamıştım. İbriğe su doldururken gözümün önünde akan o duru suya dayanamamış, başımı oluğa dayamış kana kana içmiştim. Eve vardığımda babam, hemen fark etti, annem seslendi: "Kız, gel bak oğlun orucunu bozmuş." Babam, annemi "kız" diye ünlüyordu. Bundan sonra oruçlarımı hep tuttum. Aradan geçen elli dört yıl oruç sevincini yaşayan ben bir hüzünleyim.
Bir kadir gecesi geride kaldı. Hüzünle. Önümüz bayram, gene hüzünlü. İçimde bir sevinç yok.
Müslümanların yaşadıklarını görmek, bir umar olamamak, eli kolu bağlı bulunmak da çok ayrı bir durum.
Pakistan'daki sel felaketi, Filistin dramı ve acısı, zelzeleler, Afganistan'daki Abede zulmü, Irak işgali, Venezüella'daki göçük altındaki insanlar... Bütün bunlar insana çok ağır gelen büyük felaketler.
Kırk yıllık Millî Görüş geleneğinde yaşanan dramatik sahneler ve kardeş ayrışma ve çatışması. Akıl almaz bir boyutta seyrediyor. Bu kırk yıllık kuşağın çocukları birbirlerini en ağır ifadelerle suçluyorlar.
Yirminci yüzyıl siyasal yaşamımıza yön veren Millî Görüş liderinin Kadir Gecesi öncesi yazarlarla, gazete ve televizyon yöneticileriyle yaptığı toplantıda anlattıkları büyük bir hayal ve zekâ gücünün yansıması. Bu gecede anlatılanlar büyük medeniyetin bir özet ve sorumluğunu taşıyor. Yetiştirdiği kuşakların onu yeterince kavradıkları söylenemez. Düşüncenin yüzeysel tarafından bakılınca bu büyük eylem insanının neler yaşadığı, neler yaşayacağı ortada.
Bir Kadir Gecesi'nin bereketiyle dualarla, öngörülerle, geçmişten geleceğe uzanan yolculuktaki deneyimleriyle bir yol çiziyor. Onun sevgi ve hoşgörü dolu bakışı ne yaz ki alt katmanlara yeterince yansımıyor.
Hayatını "cihad" odaklı kurgulayınca beklentileri de doğal olarak böyledir.
Düşünce insan hayatını belirleyen en önemli olgu. Düşüncesizlik sıradanlıktır.
Bayrama doğru yol alıyoruz. Bu bayram da hüzünlü geçecek benim için. Eve kapanmaktan başka bir seçeneğim yok. Ne kabristan ziyareti, ne akraba, dost, arkadaş ziyareti söz konusu. Kemoterapi alınınca ister istemez kendini çok şeyden soyutlamak durumunda kalıyor insan.
Önümüz bilinmezliklere doğru yol alıyor. Nasıl bir sürecin bizi beklediğini kestiremiyoruz. Bizi yakalayan o sürpriz ve menhus şey bizi bambaşka bir dünyaya doğru yol almamıza neden oldu. Bu da bir kader. Boynumuz kıldan ince ve takdire razı. Yapacak bir şey de yok elbette. Tedbir takdiri bozar mı, bu da bir soru işte.
Bu satırları kemoterapiden çıktıktan hemen sonra, ayağımın tozuyla, biraz da bulantılar içinde yazıyorum.
Yazı hayatımı bugüne değin olağanüstü hâller olmadıkça aksatmadım. Sadece gazetedeki köşe yazılarımda değil, dergi ve kitaplık çalışmalarım da böyle. Örneğin bu hastalık zamanında Allah'ın bir lütfu olarak Sevgili'nin Yol Arkadaşı: Hazret-i Ebubekir'i yazdım, bitirdim, Semerkand yayınevine teslim ettim. Yıllardır üzerinde çalıştığım, otobiyografik bir eserimi de, dedem Müderris İsmail Hakkı [Haksal] Efendi'yi anlattığım Hüzün'ü çok şükür bitirdim. Bitirir bitirmez, Sevgili'nin Yol Arkadaşı: Faruk'un [Hazreti Ömer] iki bölümünü kaleme aldım. Devam ediyor. Ne zaman biter bilemiyorum. Hülefa-i Raşidin'i tamamlayabilirsem ömrümün bereketi olacak.
Şu güne kadar yirmi eserimiz kitap olarak yayımlandı. Otuz dolayında dosya yayıncısını bekliyor. Yayıncılar bizim eserlerimiz az satıyor diye ilgi göstermiyor. Bunun içinde en büyük yayınevlerimiz de var ne yazık ki. Popüler ve sıradan eserleri basmak kolaycılık. Bir de reklâm ve pazarlama olunca, para kazandırınca kim bakar bizim yüzümüze.
Hasılı bu iç dökme biraz da hüzün yüklü. Hayatımız böyle. Bir yakınmamız yok aslında.