Başörtüsü özgürlük sembolüdür

Hanım öğrencilerin üniversite kapılarında yaşadıkları başörtüsü sorununun 40 yıldan fazla bir tarihi var. Ankara İlahiyat Fakültesi'nde öğrenci olan Hatice Babacan'ın 1968 yılında derslere alınmaması ile başlayan sıkıntı, yarım asra yakın bir zamandır ülkede zaman ve enerji kaybına sebep oldu. Günümüzde artık yalnız üniversitede değil, kamu görevlerinde bile başı örtülü kadınlara tahammül edilmesi gerektiği konuşuluyor ve bu konuda konuşan üç kişiden ikisi, bunun bir insan hakkı olduğunda hiçbir kuşku olmadığını açıkça ifade ediyor.
27 Mayıs'tan sonraki her askeri müdahale döneminde halkın tabii hayatı ile özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar artmış, askerler sivil hayatı ve askere aldıkları halk çocuklarını daha çok baskı altına almıştır. Güçlüden yana olanlar da devletin toplum mühendisliğini benimsedi.
Aslında asker kökenli yöneticilerle Cumhurbaşkanlarının zihninde kafalarında örtü olan hiçbir kadının şehir hayatıyla kamu görevlerinde yeri yoktu. O yüzden, giderek sayısı artan ve farklı bir tarzda giyinen bu başörtülü hanım öğrencilere özerk üniversitede hiç yer olmamıştı. Sivil halka karşı asker taraftarı olan basın ve üniversite mensupları da bu yasakları savunurlar.
İnsan haklarını ihlal!
Başörtüsü yasağı, aslında insan hakkının ihlali olarak Batı Avrupa'da benzeri olmayan bir suçtur ve bizden başka hiçbir batılı ülkede benzeri yoktur. Fakat her nedense başka insan hakları ihlalinde cezalandırılan bu devlet, maalesef bu suçtan ötürü adeta mükâfat görmüş, hiçbir müeyyide ile karşılaşmamıştır.
Şaşırtıcı olan şu değerlendirmedir; işkence sanki sadece maddî yönleriyle ele alınır ama üniversite kapılarında başları açılan, ikna odalarında kişilikleri rencide edilen ve bu türden psikolojik savaşlarda perişan olan gençlerimiz, hanım kızlarımız hiçbir şekilde önemsenmez...
İç politikada, Müslüman halkın taleplerini bastırmayı en önemli başarı sayan İttihatçı zihniyetinin devamı olan CHP kadroları, irtica söylemiyle bastırdıkları muhalefeti son 40 yılda en çok başörtüsü silahıyla vurmaya, köşeye sıkıştırmaya çalıştı.
İktidar oyunun en ters ve en tehlikeli söylemi başörtüsü ile ilgili olanıdır. Sorunu çözeceğini söyleyerek bir dönem rey alan MHP, başörtüsüyle seçilen milletvekilinin başını açarak çözmeyi denedi, sonra da AK Parti'yi bu konuda çıkarılan kanunla "tuzağa düşürdüğü"nü ifade ederek, büsbütün bu halka yabancılaştı. Artık söyleyecekleri hiçbir söz inandırıcı değil!
Mesele yıllarca kanayan yara gibi görülerek son referandumda CHP'nin yeni genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nu da tuzağına düşürmüş oldu. Çarşaflılardan sonra başörtülülere de şirin görünmeye çalışan CHP'nin yeni ve genç kadrosu, sıra çözüme gelince yan çizmeye ve dokunulmazlıklarla seçim barajlarını başörtüsü ile birlikte yasalaştırma çabasına başladılar...
Görüldüğü gibi, bu yasağı çözmek isteyenler değil de çözümü iptal ettirerek yasakları sürdürmeye çalışanların yer değiştirme denemeleri de bu saatten sonra kimseyi ikna edemiyor ve çelişkili sözlerle fiilen olup bitenlere kimse kamu alanında başörtülüyü engelleyemiyor!
Böylece, yalnız üniversitede değil, hem kamu alanında ve hem de orta öğretimde başını örtmek isteyen genç kızlarla hanım görevliler hayatlarını tabii olarak sürdüreceklerdir.
Anayasa Mahkemesi'nin başörtüsü yasağını konusunda Meclis'in 411 milletvekili ile yaptığı anayasa değişikliğini iptal ederek bu değişikliği AK Parti kapatma davasında delil olarak nitelendirmesi, başörtüsü meselesinin sadece kadınları ilgilendirmediğini açıkça gösterdi. Çünkü başörtüsü meselesi, sadece başlarını örtmek isteyenlerin meselesi değildi; halkın özgür iradesiyle iktidara müdahalesini önlemek için kullanılan bir iktidar manivelasıydı.
Kim bu yasağı kaldırmak isterse, halkı iktidara getirmek ve silahlı gücün vesayetini kaldırmak istiyor görüldü. O yüzden CHP artı Ordu eşit iktidar formülü tutması için de başörtüsü hep kullanıldı. O yüzden de iktidar yolundaki engel gibi görülen bu yasak, yeni CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu için de bir iktidar aracı gibi görüldü. Bu kez yasaklayarak değil de MHP'nin söylediği gibi çözüyorum diyerek kullanılmaya çalışılması anlamlı sayıldı.
Çankaya'da ve Başbakanlık konutundaki başörtülü hanımefendilerin varlığı artık kimseyi yadırgatmıyor, herkes görüntüye alıştı. Üstelik ortalığa atılan "mahalle baskısı" gibi korkularla oluşturulan paranoyaların da doğru olmadığı anlaşıldı. Böylece yasağın anlamı kalmadığı gibi, başta CHP olmak üzere YÖK ve siyaset çevrelerinde bu yasağın takipçisi yok oldu.
İnsan haklarını ihlal edenler sanki buharlaştı ve yasaklayanlar da istismara çalışınca, bu başörtülü hanımlar meselesi bu ülkenin gündeminden tamamen kalkacak ve çözüm için bulunan türban kavramı da kimseyi ilgilendirmediği için büsbütün unutulacaktır kanaatindeyim... Tabii bütün bunların hukuki güvenceye kavuşturulmasını isteyenlerin gerekçeleri haklı!
Yasakçıların referansı yok
Esasen hiçbir hukuki gerekçe ile bağdaştırılamayan başörtüsü yasağı, AB ülkeleriyle ABD'de yok. Çağdaşlaşmak için örnek aldığımız Batı Avrupa ülke üniversitelerinin hiç birinde olmayan kılık-kıyafet düzenlemesini ilk öğretim veya askeri okul seviyesinde gören yöneticiler yüzünden garip duruma düşmüştük. Burka ve peçe düzenlemeleriyle de hiç ilgisi yok...
27 Mayıs sonrası asker vesayetine uyan ve asker keyfine gerekçe bulmaya çalışarak postal yalamayı kendilerine yakıştıran basın, yüksek yargı ve üniversite çevrelerinin uydurduğu bir takım söylemlerine gerisinde hiçbir hukuk ve Atatürk ilkesi ile mantığı da yoktur.
12 Eylül sonrasında her şeye müdahale eden Evren kafasının hortlattığı ve bazen de sertleştirdiği bu yasak, aslında Atatürkçü olduklarını söyleyenlerin keyfi marifeti. Bazen şiddeti ve kontrolü artan bu yasağın baskıcıların referans aldıkları Atatürk döneminde hiçbir karşılığı yok ve o dönemde çıkarılan kılık-kıyafet kanunu sadece memurlarla ilgilidir. Bu kanunu sivil halka da uygulama yönündeki eğilimler, CHP'nin 1935 yılındaki kongresinde gündeme gelmiş, tartışmalar uzayınca Atatürk telgraf çekerek "Türk kadınının kılık-kıyafetine karışılmamasını, onların zevkine güvenilmesini" istemiş ve tartışmalara son verdirmiştir.
Bu türden sivil halka dayatılan yasakların hiçbir temeli yoktur. Öyle ki, Atatürk tarafından TBMM'ne seçilmesi istenen Anadolu kadınları bile başörtülüdür, başları açılmadan Meclis'e girmişlerdir ve resimleri ortada... Kraldan fazla kralcı olanlar bunu da dikkate almazlar.
Halbuki sivil kadın ve erkeklerle ilgili Atatürk ve İnönü dönemlerinde hiçbir düzenleme olmadığı gibi, üniversiteli gençler için de önerilmiş hiçbir kılık-kıyafet de yoktur; adı üzerinde, üniversiteli gençler nerede okumak isterse okur, nasıl bir kıyafet giymek isterse giyer. Bu dünyanın her tarafında böyledir ve liseden sonra bütün okul ve işyerlerinde insanlar istedikleri gibi giyinip gezerler, iş yerlerinde askerlerden başka üniforma taşıyan kimse yoktur, olamaz!
Sadece laik Fransa'nın devlet liselerinde yasaklanan başörtüsü, özel liselerin tümünde ve öteki Avrupa ülkelerinde serbesttir. Özellikle İngiliz-Amerikan kültüründe inançlara göre yaşamak serbestisi yanında, Fransız tarikat okullarının Türkiye'deki örnekleri bile böyledir...
Başörtüsünü zihinlerde yıllarca süren bir korku sembolü olarak yerleştirenler, artık bunun da bir insan hakkı olduğunu kabul ettiler. Modern hayat biçimini laiklik Fransa kalıbıyla benimsetmeye çalışan kesimlerin kaybettiklerini anlamları ve rahatlamaları gerekir. Sosyal barışın geliştirilmesi, başörtüsünün sorun olarak değil, özgürlük sembolü olarak görülmesiyle her şey daha bir kolay hale gelecektir. Çünkü bu millet Müslümandır ve başörtüsü de dinimizin açık emirlerindendir. İktidardakilerin keyfi için kimse dininin emirlerini görmezden gelemez... Bu yalnız bizim dinimiz için değil, başka dinler için de insan haklarının örneğidir...


Mustafa Miyasoğlu

araştırmacı yazar