Kudüsü fethedebilmek için Selahaddin olmak gerek

Büyük medeniyetimizin büyük şahsiyetlerini, önem dönüm noktalarını ve çıkışlarını hayatta hep örnek veririz. Bu, doğaldır, olması gerekir. Bir millete kişilik kazandıran geçmişi, yani kökleridir. Milletleri millet yapan geçmiş zaman birikimi ve ondan doğan gelecektir.

Yahya Kemal Türk milletinin millet olma tarihini Sultan Alparslan'ı, Malazgirt zaferini verir. Anadolu'nun Müslümanlaşmasını buna bağlar. Onda Türk kavramı Fransa'ya gittiği andan itibaren batının bakış açısı ile ele alır.

Aslında ondan önce de büyük çıkışlar var. Mahmud Nureddin Zengi, Sultan Salahaddin, Tuğrul Bey gibi. Kuşatıcılık bakımından Mahmud Nureddin çok önemli bir konumda. O, belki de dört Halife'den sonra en önemli çıkışı yapanların başında gelir. Onda ümmet ruhu ve bilinci köklüdür. Onda ne Türk, ne Arap, ne Kürt takıntısı veya saplantısı var. Ne yazık ki bugüne değin onun üzerinde hemen hiç durulmamış. Tarihin belli bir yerinde gizemli olarak duruyor. Onun yolunda giden sultan Salahaddin, kumandan Şirkuh ile bir yükseliş içinde. Ne zaman ki Şirkuh ölüyor o zaman sorumluluk onun omuzlarına biniyor. Salahaddin Mısır'ın fethinde önemli bir sorun ile baş başa kalıyor. Mısır Sultanlığı'nın fethi etrafındakilerin iştahını kabartıyor.

Konuyu aydınlanma bakımından baştan almaktan yanayız.

"Salahaddin Yusuf bin Necmeddin Eyyub:

Salahaddin vezirlik görevine başlayınca, Halife el-Adid Billah ve adamlarının devlet erkânı felce uğradı. Bunun nedeni Salahaddin'in üstün bir kudrete ve nadir rastlanan bir zekâya sahip olmasıydı. Kendisi kısa zamanda Halife'den "El-Melik El-Nâsır" unvanını aldı.

Böylece Mısır'ı kontrolü altına alan Salahaddin, Nureddin Mahmud'a bir elçi göndererek, babasına, Mısır'a dönmesi için izin vermesini istedi. Nureddin onun bu isteğini memnunlukla kabul etti. Bunun üzerine Necmeddin Eyyub Mısır'a hareket etti ve 24 Recep 565 (1170) tarihinde oraya vardı; kendisini Mısır'ın dışında bizzat Halife El-Âdıd sevinçle ve saygıyla karşıladı. Oğlunun ayrılığından duyduğu üzüntü yüzünden Necmeddin'in ağarmış olan gözleri, oğlunu görmesi üzerine yeniden ışığa kavuştu. Salahaddin de babasına son derece sevgi ve saygı gösterdi; hatta vezirlik görevinden babası lehine feragat etmeyi bile kendisine teklif etti. Fakat büyük bir insan olan babası bunu kabul etmedi ve oğluna teşekkür ederek başarı dileğinde bulundu.

Salahaddin devlet işlerini büyük bir ehliyet ve liyakatle yönetmeye başladı. Nihayet 567 (1172) yılının muharrem ayı başlarında Halife El-Âdıd'ın hastalığı ağırlaştı ve aynı yılın Muharrem'inin Aşure günü [Muharrem ayının onuncu günü] ölerek Allah'ın rahmetine kavuştu. Bunun üzerine Salahaddin, İsmailîlerin, değerli incilerle, pahalı mücevherlerle, birçok altın ve gümüş para ile dolu hazinelerini ele geçirdi. İşlerin dümenini yürütmekte tam bağımsız oldu. İyi yönetimi ve uzak görüşlülüğüyle tüm askeri ve sivilleri memnun etti. Yafiî Tarihi'nin yazarı Salahaddin'in, El-Adıd'ın hazinelerinden ele geçirdiği değerli eşyalardan birinin zümrütten bir asa olduğunu yazmıştır. Değerli yazma kitapların sayısı ise yüz bir cilde ulaşıyordu.

Öte yandan, Salahaddin'in Mısır'ı bağımsızlığa götürmesinden ötürü, başlangıçta kendisiyle Nureddin Mahmud arasındaki ilişkiler, bazı jurnaller yüzünden gerginleşti. Nureddin, bizzat Mısır'a gidip kendi adamlarından birini ülkenin başına getirmek istedi. Onun bu niyetinin haberi Salahaddin'in kulağına varınca, Mısır'ın savunması için tedbir alınması amacıyla, babasından, dayısından, kardeşlerinden ve diğer akrabalarından kurulu bir danışma meclisi topladı. Meclis toplanınca, Salahaddin'in yeğeni Takiyeddin yerinden fırlayarak şöyle konuştu: 'Devletin menfaati Nureddin Mahmud'a karşı, bu tarafa yöneldiği takdirde, gücünün yetmeyeceği ordularla direnmemizi gerektiriyor; ona, bu ülkenin işlerine karışması için meydan vermemeliyiz.

Necmeddin Eyyub, torunun bu sözüne çok üzüldü ve kendisine sövdü, soğuk sözler söyledi. Onun bu fikrini reddetti; sonra da Salahaddin'e dönerek şöyle dedi.

'Ben senin babanım, şu da dayın Şahabeddin'dir; biz ikimiz burada hazır bulunanların hepsinden daha çok seni sevmekle ve sana karşı daha çok şefkat beslemekle birlikte; Nureddin'le karşılaştığımız zaman, eskiden yaptığımız gibi, itaat ve bağlılığımızı bildirerek onun yüce tahtını öpmekten başka bir şey yapmayız. Nureddin boynumuzun vurulması için emir verirse, itaat ederek kendi gönlümüzle boynumuzu ona teslim etmemiz gerekir. Senin babanın ve dayının durumu bu olunca, bu emirler ve devlet erkânının durumları hakkında ne sanırsın? Ülke Nureddin'in ülkesidir, bizler de aslında onun sadık köleleri ve kullarıyız. Bizleri görevlerimizden uzaklaştırmak istediği zaman başımız üstüne itaat ederiz. Benim düşünceme göre, biz şimdi Nureddin'e bir dilekçe sunarak şunları yazmalıyız:

'Haber aldığıma göre, hümayunlarınızın gönlü, muzaffer ordusunu, bu ülkeyi kurtarmak için bu tarafa yöneltemeye karar vermiştir. Oysa buna ve bunu uygulamak için sefer zorluklarına katlanmaya ihtiyaç yoktur; çünkü ben hiçbir zaman kulluk yolundan sapmış değilim. Ben saltanatınıza tahtına, eşiğine bağlıyım ve vereceğiniz her adil hükmü de kabul ederim.

Şiir:

'Senin vereceğin her hükme boyun eğerim

Ve yapmaya hazırım emredeceğin her işe'

[şiirin çevirisi farklı ve şiirsel değil. Bunu ben düzenledim yeniden. A.H.H.]

Eğer benden yana, sultan'ın nurlu kalbine bir bulanıklık bulaşmışsa, en uygun ve en iyisi boynuma kendi eliyle zincir takması ve beni bütün dünyanın sığınağı olan dergâhınıza getirmesi için Mısır'a özel kullarınızdan birini göndermenizdir.

Şiir:

'Kul, emre boyun eğmez de ne yapar?'

Salahaddin babasının öğüdünü bütün dikkatiyle dinledi; onu büyük sevinç ve memnunlukla derhal kabul etti. Bunun üzerine meclis dağıldı ve toplantıya katılanlar ayrılıp evlerine gittiler. Necmeddin Eyyub oğluyla yalnız kalınca, kendisine şöyle dedi.

'Sen hâlâ iyiyi kötüden ve tedbiri kötüsünden ayırt etmesini sağlayacak, meseleleri gözlerinin önüne getirecek yeterli tecrübeye sahip olmayan bir gençsin. Sen bilmez misin ki, bu topluluktaki insanlar senin aklından geçenleri öğrenmek, senin niyetlerini anlamak ve bunları birer Nureddin'e iletmek isterler; senin direnmek ve kendisinin Mısır'a gitmeni engellemek istediğini ona söylerler? Şüphesiz bu sözler, Nureddin'i, bu yolda bütün gücünü harcamaya itecek; o da neye mal olursa olsun, bizleri Mısır'dan çıkarmak için Musul ve Şam ordularını birden üzerimize gönderecektir. Oysa kendisi, mecliste söylenen sözleri duyarsa ve bizim kendisine bağlı, emrine itaatkâr olduğumuzu öğrenirse, daha başka önemli işlerle uğraşacaktır. Böylece bizler de ondan ve onun çıkaracağı problemden yana müsterih olacağız.'

Gerçekten de bu tedbir ilâhi takdire de uygun düştü. Çünkü Salahaddin'in dilekçesi Nureddin'in makamına ulaşıncaya kadar, onun aile efradıyla yapmış olduğu toplantının sonucu da iletilmişti; mecliste cereyan edenler de kendisine bildirilmişti. Bunun sonucunda Nureddin, Salahaddin'i yakınlık ve sevgi gösterdi; doğru yolun, kendisini Mısır'da ve Mısır işlerinde bırakmak olduğunu ve suyunu bulandırmaması gerektiğin anladı."1

Yukarıdaki metni o günün koşullarında ve kavramlarında değerlendirmek gerekir. Kimi kavramlar bugüne uyarlanamaz tabiî. Ne ki düşüncenin genel mantığı olarak bakmada yarar var.

Kudüs'ün fethini gerçekleştirebilmek için böyle bir ruh gerekliydi. Yoksa tarihin karalıklarında yitip gidecekti Salahaddin. Onu anılmaya değer kılan bu ruhtur.

1 Şerefnâme, Şeref Han, Türkçesi Mehmet Emin Bozarslan, Yöntem yayınları. İstanbul, S, 80, 81, 82.

Ali Haydar Haksal

araştırmacı yazar