Camiler rahatsız etmiyor mu

Günümüzde yapılan cami ve mescitler, müslümanın inandığı değerlerle iletişim kuramamanın ilginç bir göstergesidir. Yer darlığının bir neticesi olan kalabalıkların yanı sıra, özensiz hazırlanmış cami ve mescitlerde kılınan cuma namazlarında huzur ve huşû duymak mümkün değildir.

Oldum olası rahatsızlık duyduğum bir uygulamayı paylaşmak istiyorum. Şehirlerarası yollardaki konaklama mekânlarında, çeşitli iş merkezlerinde, kurum ve kuruluşlarda, lokantalarda, çeşitli eğitim kurumlarında, özellikle gençlerin devam ettiği kafelerde mescitlerin bodrumlarda, mahzenlerde veya en pespaye, en iğreti mekânlarda ya da bunlara yakın yerlerde kerhen yapıldığını görmek fena halde gücüme gidiyor. Elbette burada mescitlere özen gösteren kişi ve kurumları hayırla anmam gerekir.

Özellikle mescitle umumi tuvaletin aynı yerde olması kadar kötü bir görüntü olamaz. Tuvalet ihtiyacı herkes içindir. Buralarda çeşitli uygunsuzlukları görmek de, duymak da mümkündür. Bir müslüman namaz kılacağı zaman, bu tür uygunsuzları görmek ya da duymak zorunda değildir. Bu tür zihniyet sahipleri bilerek veya bilmeyerek namazı da tuvalet gibi bir ihtiyaç olarak görüyorlar herhalde!

Özensiz, pislik içinde, rutubet kokan, kapısı bile doğru dürüst kapanmayan, kıblesi belirsiz, yere serilen halı veya seccadeleri konduğu günden beri temizlik yüzü görmemiş mekânları namaza uygun gören zihniyeti kınıyorum.

Oysa namaz bir nefasettir, nezakettir, huzur ve huşu içinde ifa edilmesi gerekir. Bunun için de namaz kılınacak mekânın, insanı hem görsel hem de ses olarak rahatsız etmeyen, her türlü kirlilikten uzak, temiz, düzenli, sade bir mekân olması gerekir.

Umumi tuvaletlerle mescidin aynı mekânda olması çok rahatsız edici bir durumdur. Umumi tuvaletlerle abdest alma yerlerinin de kesinlikle ayrı mekânlarda olması gerekir. Eskiden kaldırılabilen bazı davranışlar, ülkemizde insan profilinin çok değişmesiyle birlikte artık kaldırılamıyor. Özellikle namaz kılma mekânının, İslâm'ın ibadet ve temizlik anlayışına uygun olması gerekir.

Bu tür uygulamalara bir standardın getirilmesi kaçınılmazdır artık. Kimsenin insafına bırakmadan halka açık işletmelerde insanların ihtiyaçlarına uygun mekânların, belirli bir düzen içinde olması; ne, nerede yapılacak, yakınında neler olacak veya olmayacak, bunların mutlaka kurallara bağlanması gerekir.

Bu konuda "müslüman ülke" anlayışını da aşmak gerekiyor. Küçülen bir dünyada yaşadığımıza göre müşterilerinin arasında müslümanların da bulunduğu, onların da özel birtakım ihtiyaçlarının olabileceği realitesinden hareket ederek, yemek ve ihtiyaç vakitlerinin ona göre ayarlanması, "müşteri memnuniyeti"nin bir uzantısı şeklinde değerlendirilmesi lâzımdır.

Bu konunun herhalde bir sahibi ve sorumlusu mutlaka vardır. Binalara ruhsat veren belediyeler ya da devlet olduğuna göre Avrupa Birliği standartları gibi zorlayıcı ve gerçekten rencide edici hususları yaşamadan önlemlerin alınması gerekir. İnsan olmak ve insanca yaşamak için illâ birilerinin "dürtmesi" gerekmez. Akıl için yol birdir. Nerede sorun var hemen çözüm üretilmesi gerekir.

Özellikle aşağıdaki haberi okuduğumda, mescit mekânlarının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark ettim. Bu hususu gündeme taşıyarak sorunun görülmesine ve çözüm üretilmesine katkı sağlanmak istedim. Birlikte okuyalım:

"Yahudiler Almanlar'dan, Almanlar müslümanlardan daha mı zeki?" sorusunun altında yatan tezin savunucusu Almanya Merkez Bankası Yönetim Kurulu ve Sosyal Demokrat Parti üyesi Thilo Sarrazin'in, benzer tezlerini sadece üstlenmekle kalmayıp, Müslümanlık'ta etkin olan "taklit" anlayışının soyut düşünme yeteneğinin gelişmesine engel olduğunu, "Osmanlılar tarafından okuma yazma öğrenmeleri engellenen, bugün bile kızların okula gitmediği Anadolu veya Mısır halkları ile Johan Sebastian Bach'ın oğulları aynı irsî yetenek ve zekâya sahip olamaz" (Frankfurter Algemenie Zeitung, 30 Nisan 2010) düşüncesini savunan sosyolog Necla Kelek, Alman televizyonlarında "İslâm eleştiricisi, müslüman temsilcisi" gibi sıfatlarla arzıendam ederken, Köln'de bütün siyasî partilerin desteklediği cami yapımına karşı çıkmış, Almanya'da camilerin mahzenlerde olmasını sorun olarak görmeyip, camilerin sinagog ve kiliseler gibi ibadethane sayılamayacağını ve minarenin "iktidar sembolü" olduğunun savunmuştu (16 Eylül 2010, Zaman gazetesi).

Müslümanların neye lâyık görüldüğünü anlamak için illâ Neclâ Kelek gibi birilerinin söz söylemesi mi gerekiyor? Dikkat edilecek olursa, mahzenlerde, bodrumlardaki mescitlere ses çıkarılmıyor, çünkü müslümanı oralara lâyık görüyorlar. Ya bize ne oluyor? Biz de ülkemizde mescitleri mahzenlere taşımaya ve buralarda güya ibadet yapıyormuş gibi yapmaya devam ediyoruz. Oysa cami dışında yapılacak mescitlerin, "mescit olma" niteliğine uygun yerlerde ve bir yarışma düzenlenerek "özgün bir mimari"ye sahip şekilde düzenlenmesi gerekmez mi? Allah'ın arzında O'na şükür ve ibadet için mâkul ve mantıklı bir yer kalmadı mı?

Dr. İhsan Alperen

araştırmacı yazar