Peygamberimizin Yahudide bulunan zırhı
Gündem o kadar hızlı akıyor ki, gazetemizin cuma ekinde değerli kardeşim Kerim Balcı'nın kendisiyle yaptığı röportaj yayınlanmasa, Mısır Müftüsü Ali Cuma'nın sunduğu enfes tebliğ üzerine yazmayı unutacaktım.
Yeni Ümit Dergisi'nin 9-10 Ekim'de düzenlediği sempozyumda, İslam coğrafyasının farklı köşelerinden gelmiş, birbirinden kıymetli isimlerin dilinden farklı yönleriyle Peygamber'imizi (sas) dinledik.
Peygamber Yolu' sempozyumunun yapıldığı Fırat Kültür Merkezi, ağzına kadar dolmuş; birçok insan salonun dışındaki ekranlardan konuşmaları takip etmek zorunda kalmıştı. Davetli ve konuşmacılar kadar dinleyiciler de alimler, müftüler ve ilahiyat profesörlerinden oluşuyordu. Tefsir Profesörü Suat Yıldırım'ın kendine zor yer bulduğunu, Kongo Müftüsü'nün sahnenin kıyısında oturarak konuşmaları dinlediğini söylersem, ilgi daha iyi anlaşılır. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Prof. Hayrettin Karaman, Suriyeli büyük alimler Vehbe Zuhayli ile Said Ramazan el Buti ve Fas ulemasından Prof. Ahmed Abbadi, dikkat çeken isimlerden sadece birkaçıydı.
Malum, bu tür toplantılarda konuşmacıların fazla bir hazırlık yapmadan bilinenleri tekrarlaması âdettendir. Bu yüzden fazla ilgi olmadığı gibi hayal kırıklığına da yol açabilir. Ancak Mısır Müftüsü Ali Cuma, konuşmaya başlayınca, burada çıtanın yükseğe konulduğu hemen belli oldu. Kuşkusuz bu kadar büyük ismin tebliğlerini tartmak haddimize değil. Ama herhalde Prof. Ali Cuma'nın konuşmasından çok etkilendiğimi itiraf etmemde sakınca olmaz. Çünkü konuşmanın günümüze hitap eden içeriği kadar verilen emek; klasik diye çoğu kez ülfetle baktığımız bir konuya getirilen yeni bakış açısı; ağır bir akademik tebliğ olmasına rağmen salonun pür dikkat dinlemesini sağlayan çarpıcı ve sağlam anekdotlar; akla hitap ettiği kadar buğulanan gözyaşlarıyla kalbin de konuşmaya eşlik etmesi karşısında etkilenmemek elde değildi. Hemen aldığım çarpıcı notlara geçeceğim. Ama büyük emekle ve bir bütünlük içinde hazırlanan tebliği kırık dökük birkaç notla aktarmak imkânsız. Bu yüzden Prof. Cuma'yı dinledikten sonra aklımdan geçeni paylaşmalıyım: 'Keşke bu tebliğ birkaç dilde yayınlansa; Müslümanlar da Doğu'da ve Batı'da İslam hakkında kafası karışık olanlar da okusa.' "Peygamber'imizin Öteki ile Yaşama Modeli" başlıklı tebliğde, sadece Müslümanların değil, küreselleşme sonucu ortaya çıkan farklılıkların bir arada yaşamasına dair dünyanın karşılaştığı birçok sorunun cevabını bulmak mümkündü. Mısırlı alim, 4 döneme ayırdığı Peygamber'imizin hayatında, yeryüzünün neresinde yaşarsa yaşasın bir Müslüman'ın davranış kodlarını belirleyecek modelin mevcut olduğunu söylüyordu.
Birincisi, Müslümanların azınlık, çoğunluğun baskıcı olduğu ilk Mekke dönemi. Kendi topraklarındaki kötü muamele karşısında Peygamber'in yaptığı sabırla geçinme idi. Bu dönemde Peygamber, Kâbe'ye gidip putlar arasında namaz kılıyor; onlara ilişmiyordu. Onun bu tavrına rağmen bir arada yaşamayı kabul etmeyen müşriklerdi. Halbuki toplum, ona karşı ne kadar kötü olursa olsun, Peygamber onlarla yaşıyor ve sosyal rolünü oynuyordu. Cahiliye dönemindeki Mekke'de Peygamber'in şehre sığınanları koruma gibi ilkeleri olan Hılfül Fudul oluşumuna katılması gibi.
İkincisi, Müslümanlara kucak açan ve Hıristiyan bir kralın yönetimindeki Habeşistan dönemiydi. Müslümanların buradaki tavrı, onlara vatandaş gibi adil davranan topluma karşı vefa idi. Habeşistan Kralı Necaşi'nin amca oğlu başkaldırınca, Müslümanlar çok üzülmüş ve Necaşi'nin yanında savaşmak istemişti. Savaşmalarına izin vermeyen Necaşi galip gelince de sevinçlerini paylaşmışlardı. İlişkiler o kadar gelişmişti ki; Necaşi, bir oğluna Abdullah adını verdi. 50-60 sahabe hicretten sonra da orada kaldı; Zübeyr bin Avvam, iki kez Habeşistan'a gelip savaşta Necaşi'yi destekledi.
Üçüncüsü, Müslüman, Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerin aralarındaki sözleşmeye göre yaşadığı ilk Medine dönemiydi. Yahudiler, bu sözleşmeyi ihlal edince, tarihte bir ilk gerçekleşmiş. Peygamber, onlara hakem seçme hakkı tanımıştı.
Dördüncüsü, Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu ama yine Yahudi ve münafıkların bulunduğu son Medine dönemiydi. Vefat ettiğinde Peygamber'in zırhının bir Yahudi'de borcuna karşı rehin olması, normal ilişkilerin bu dönemde de sürdüğünün delili.
Keşke Peygamber'imizi konu alan çalışmalar hep böyle seviyeli olsa. Çünkü bizim ve dünyanın, buna ihtiyacı büyük.
Abdülhamit Bilici