Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail


Dünkü yazımızda Yavuz Sultan Selim’le babası Sultan II. Bayezid’in arasında geçen olayları irdelemeye çalışmıştık. Bugün sıra Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadelede...
Son zamanlarda bu konu üstü kapatılan konular arasına atıldı. Zira son derece örgütlü tepkiler veren Alevi’leri kızdırmaktan herkes çekiniyor. Sonuç olarak Şah İsmail durmadan parlatılıyor, Yavuz Sultan Selim ise yerin dibine geçiriliyor.
Hatır için tarihi gerçekler değiştirilemez. Amaç ne Sünni’nin, ne de Alevi’in hoşuna gitmek değil, gerçeklerle buluşmaktır. Yoksa “tarihçi” ile “politikacı” arasında bir fark kalmaz.
Gelelim esasa: Sultan II. Bayezid, Anadolu’yu Osmanlı’dan koparmak, sonra da İstanbul’a yürümek isteyen Şah İsmail’e karşı tedbir almayınca, Yavuz’un tahtı zorla babasından almaktan başka çaresi kalmadı: O da vurdu ve aldı...
Canını ortaya koymuş, ama Şah İsmail’i durdurabilecek imkâna da kavuşmuştu (sürekli imkânsızlıktan yakınan bizlere ders olur mu?). Şimdi sıra, Şah’ı bertaraf etmeye gelmişti...
Bu arada Şah, Anadolu’ya gönderdiği “imamlar”ı vasıtasıyla Şiiliği alabildiğine yaymış, hatırı sayılır miktarda taraftar toplamıştı. Anadolu Osmanlı’nın altından kaymak üzereydi...
Şimdi şöyle bir soru sormanın tam zamanıdır: Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya gelen onlarca Müslüman-Türk (Türkmen) aşiretlerinin arasından neden sadece Kayı Aşireti’ne devlet nasip oldu?..
Buna bağlı olarak bir soru daha: Tacettinoğulları, Tekeoğulları, Çobanoğulları, Dulkadiroğulları, Eşrefoğulları, İnançoğulları, Karesioğulları, Menteşoğulları, Pervaneoğulları, Ramazanoğulları, Saruhanoğulları, Karamanoğulları, Çandaroğulları, Germiyanoğulları gibi, Anadolu’da onca Müslüman-Türk beyliği varken, bunların arasından neden sadece Osmanlı Beyliği, imparatorluk burcuna yükseldi?..
Çünkü Osmanlıların önünde belirlenmiş bir “hedef” vardı... Yürek pusulaları o hedefe ayarlıydı. Her bireyin “varlık sebebi” hedefe ulaşmaktı.
Hem “dini”, hem de “milli” hedefler belirlenmiş, herkes ölümüne yürümeye and içmişti.
Dini hedef: “İlâ-i Kelimetullah”!..
Milli hedef: “Kızıl Elma” idi. Bu ikisi bütünledi ve devlet felsefesine dönüştü.
Mevlâna, Yunus, Edebali, Dursun Fakıh gibi “şeyh”lerle, Yesevi’nin Alp Erenler’i bu ebedi emeli yürekten yüreğe gergef işler gibi işlemişler, her Osmanlı’yı bu hedef etrafında bütünlemişlerdi. Her Osmanlı yine bu hedef sayesinde bir atom çekirdeğine dönüşmüştü.
Yavuz Padişah da aynı yolun yolcusuydu. Gerçi Konstantiniye dedesi Sultan II. Mehmed tarafından fethedilmişti, ama “İlâ-i Kelimetullah” mefküresine henüz bütünüyle ulaşılamamıştı.
Bunun için önce Anadolu Birliği kurulmalı, ardından “İttihad-ı İslâm” sağlanmalı, sonra Batı’ya yürünmeliydi.
Yavuz’un, “Dünyayı bir padişaha çok, iki padişaha az” bulması işte bu yüzdendir.
Öncelikli hedefinde Şah İsmail vardı: Zira Anadolu’nun, sırtını dönebileceği bir kıvama gelmesi gerekiyordu.
Şah İsmail’in casusları ve taraftarları Anadolu’da hâlâ cirit atıyor, yer yer ayaklanmalar çıkıyor, merkezin gücü Anadolu’nun özellikle bazı bölgelerinde etkisiz kalıyordu.
Şeyhülislam’dan fetva aldıktan sonra valilere gönderdiği fermanlarda, Şah taraftarlarının tespit edilmesini ve suçlarının gerektirdiği cezalara çarptırılmalarını emretti.
“Yavuz Sultan Selim 40 bin Alevi’yi (Osmanlı “Kızılbaş” demeyi tercih ediyordu) kesti” iddiasının kaynağı budur. Bu iddianın kaynağı ise, genelde, Alevi tarihçilerle Osmanlı’ya alabildiğine düşman yabancı tarihçilerdir.
Öyle bir hava veriliyor ki, sanki Yavuz durup dururken, keyfe mâyeşa Alevileri kesmiş!
Sonraki yazımızda bu iddiaya cevap arayalım.

Yavuz Bahadıroğlu