Din ve ahlak bir bütündür
Bessam Tıbi gibi kimi 'İslamcı avcıları' ahlakın dinden bağımsız olabileceğini veya fiilen bağımsız olduğunu savunurlar. Onlar dini alanın dışında da ahlakın olabileceğini savunurlar. Elbette ahlakın kaynaklarından birisi dahili vahiy olan vicdandır. Fıtrat veya vicdan da arılar gibi ilhama mazhardır. 'Felhemeha fucureraha ve takvaha' ayeti ve benzer ayetler bunu gösterir. Din ise vicdanı tamamlar, besler ve zaten mevcut olan ahlakı pekiştirir ve kayıt altına alır. Bu bağlamda, vicdanı çürümemiş ve bozulmamış insanlar vicdanın yansıması olan güzel huy ve meleke üzerinden güzel ahlakı yaşar veya yaşatabilirler. Lakin bu ahlakın dinden bağımsız olduğunu değil paralel veya aynı istikamette seyran ettiğini gösterir. Son sıralarda ahlak büyük bir saldırı ve tehdit altında bulunuyor. Zira küresel bir sekülerleşme ve dünyevileşme manevi değerleri eritirken vicdanları da karartıyor. Ve bu noktada ahlakın post modern dönemde izafileşmesi veya nispileşmesi gündeme geliyor. Pozitivist atmosfer ahlaki alanı göreceli hale getiriyor. Günümüzde pozitivizmin sekülerleşme yoluyla hayat tarzı haline geldiğini görüyoruz. Buna Papa, 'pratik ateizm' de demektedir. Laiklerin de saldırganlaştığını ifade etmektedir. Artık teorik ateizmin yerini pratik ateizm ve laikliğin yerini hayat tarzı haline gelmiş dünyevileşme veya sekülerleşme almış gözüküyor. Bessam Tıbi'nin kaldığı yerden devam eden Neval el Saadavi, İslami kesimlerin erdem ve faziletten yoksun olduklarını nazara vererek bir sonuca ulaşmaya çalışıyor: Ahlakla dindarlık arasında organik bağ yok (Radikal: 23 Ekim 2010). Evet, seküler kesimler dinle ahlakın bağını kesmek ve ahlakı dinden bağımsız hale getirmek istiyorlar. Lakin İslami kesimler de iktidar veya siyasi yapılanmalar üzerinden ziyadesiyle dünyevileşirken farkına varmadan ahlak kaybına uğruyorlar. Son sıralarda fiili olarak dindarlıkla ahlak arasındaki bağ gevşiyor ve ahlak ile din arasında çatallaşma yaşanıyor. Asr-ı saadetten sonra ilk olarak din ile siyaset arasındaki bağ gevşemiş sonra da açığın çapı genişlemişti. Son dönemlerde bunu tamir etme sadedinde yola çıkan bazıları ise din ile ahlakın yolunu birbirinden ayırır hale geldiler. Bu ayrışma alanını kapatmak ve şizofreniyi tamir etmek isteyenler hazık olmadıklarından veya fırsatçılıklarından veya yöntem karmaşası veya yanlışlığından dolayı din ile ahlak alanını birbirinden koparır hale gelmişlerdir. Velhasıl, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumuyla karşı karşıya kaldık. Etrafımızı derin bir cehalet ve onu derin bir çürüme takip etti.
İhlas ve samimiyet kırıldığından dolayı risalet ve mesajın hamilleri, temsilcileri yerine diyalektikçi ve profesyonel tartışmacılar haline geldik. Hakperest yerine tarafgir olduk ve böylece İslam'ın adalet anlayışını da kendimize uydurduk. Bunun sonucu, keramet yerine istidraca nail olduk. Bugün yakaladığımız bütün başarılar aslında istidractan ibaret. Aynen Sudan'da yaşandığı gibi. Din adına dine zarar verdik. Çünkü dinin ulviliğini temsil makamında kendi süfliliğimizle aşağıya çektik. Sahte kazanımlar yolunda hayamızı da kaybettik. Halbuki, ahlakı kaybettiğinizde geride din de kalmayacaktır. Nitekim İbni Ömer'den gelen bir rivayette peygamberimiz: "Her alanda din ve iman ortaktır (kardeştir) biri ortadan kalkarsa diğeri de ortadan kalkar" buyurmaktadır. Yani birbirinden ayrılmaz ikili. Ahlak dinden kopmadığı gibi din de ahlaktan kopamaz.
Eğer kendinizi hesaba çekmiyor ve muhasebe etmiyorsanız şeytanla yarışa girmişsiniz demektir. Adem'in büyüklüğü ve meleklerin ve Azazil'in ona secde ile emredilmesinin nedeni onun mahviyeti ve kusuru kendinde görmesindendir. Ahlaktan kopmuş dindarlık ancak tahrip ve fesat üretir. Nitekim, ayette Yahudilere hitaben ifade edildiği gibi: "Kendi elleriyle evlerini yıkıyorlar' durumuna düşeriz. Faslı ulemadan Ferid el Ensari ahlaki açıdan İslami hareketleri kritize eden ve mihenge vuran düşünürlerden birisidir. Özellikle de Fas AKP'si ve El Adlu ve'l İhsan veya Abdusselam Yasin cemaatini bu açıdan analiz eder. Yasin cemaati tasavvufa meyyal olmasına rağmen kurucusunun Marksist arkaplanı nedeniyle siyasette ahlaki ve şer'i ölçüyü tutturamamıştır. Cüneyd-i Bağdadi'nin ifade ettiği gibi tasavvufun zabıtası veya denetçisi sünnettir. Veya Hamalı Şeyh Muhammed Hamid'in deyimiyle tasavvufun amiri ilimdir. Kriteri ve ölçüsü sünnettir. Abdusselam Yasin sol tortulardan kurtulamamış ve sevre yani devrim yerine kavme yani kalkışma ve benzeri ifadeleri ikame etmiştir. Afganistan'da da birbiriyle didişen hizipler Bolşeviklerle de savaşıyorlar ama bir taraftan da siyasi sistemlerini onlardan devşiriyorlardı. Beni İsrail'in düşmanları Mısırlıların hastalıklarını kapması gibi. Komünist Partisi gibi onların da polit büroları vardı. Davayı slogan düzeyine indirmek manevi alanı fakirleştiriyor ve ahlaki alanı yozlaştırıyor. Türkiye'de de yeni doğan siyasi bir parti de yanlışı derinleştirme sadedinde sol ile siyasi liberalizmi ya da zıtları kendinde cemetmiş. Maalesef, Sudan'daki krizin altında fikir yerine pragmatizm ve dini popülizmin alması yatıyor. Rüzgarla gelen rüzgarla gidiyor. Muhasebe değil köklü bir biçimde kendimizi gözden geçirme (müracaa) dönemindeyiz. Kendimizle yeniden barışabilmek ve mutluluğu yakalayabilmek için dinin pak alınana geri dönmeliyiz. Usulcülerin deyimiyle: Batıla dayanan da batıldır. Doğru yöntem kullanmayan yanlış sonuca ulaşır. Eğri yol, doğru hedefe ulaştırmaz. Aksini düşünenler, kendilerini ve taraftarlarını kandırırlar ve sapıtan ve saptıran (dal ve müdil) hükmüne geçerler.
Mustafa Özcan
araştırmacı yazar