“Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir”
İmanımız Kur’an’a uygun mu?

“Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” ayeti insanın, her an Allah ile beraber olduğunu, O’nun her şeyi hakkıyla gördüğünü, dolayısıyla her hâl ve hareketin bu şuurla yapılması gerektiğini anlatır. “İmanın en efdali, nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir” mealindeki hadis, en üstün imanın en büyük özelliğini belirtmektedir.
Kur’an’da, derinliğini ve etkisini tam fark edemediğimiz bir cümle vardır. Hadid Suresi’nin 4. ayetinde yer alan “Ve Hüve meaküm eyne mâ küntüm” şeklindeki bu kısa cümleye “Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” şeklinde meal verebiliriz. İnsanın, her an Allah ile beraber olduğunu, O’nun her şeyi hakkıyla gördüğünü, dolayısıyla her hâl ve hareketin bu şuurla yapılması gerektiğini anlatan bu ayet, çok kapsamlı manalar taşıyor.
Bu sure, Medine’de nazil olmuştur. Baştan sona iman hakikatlerinden, tevhit delillerinden bahseden bu surenin Medine’de nazil olması, imanın sürekli takviye ve yenilenmeyi gerektirdiğini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir.
Aynı surenin 7. ayetinde, müminlere hitaben, “Allah’a ve Resulüne iman edin” diye buyrulması da, imanın bu özelliği bakımından mühimdir. Aynı şekilde, Nisa Suresi’nin 136. ayetinde mealen, “Ey iman edenler, Allah’a, Resulüne, Resulü üzerine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara hakkıyla iman edin” buyrulmaktadır. Görüldüğü gibi, burada açık bir şekilde muhatap, müminlerdir. Mümin ise, zaten iman esaslarına hakkıyla inanan kimse demektir. Bu durumda “iman edenlere iman etmelerinin emredilmesi” ne demektir? Müfessirlere göre, bu emirden maksat, “imanda devam ve sebat veya icmalen iman edenlerin tafsili delillerle iman etmeleri”dir.

Nerede olursan ol...

“İmanın en efdali, nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir” mealindeki hadis, bu ayetlerin hedefini açıklayarak, en üstün imanın en büyük özelliğini belirtmektedir.
Görüldüğü gibi, ayetler bir gerçeği tespit etmekte, hadis ise bu gerçeğin bilinmesini, “en efdal iman”ın şartı olarak görmektedir.
Hadiste geçen “bilme” fiili, bir kere yapılıp geçilen bir işten öte, “sürekli şuurda tutulması gereken bir hâl”i ifade etmektedir. Yani kişi, “her an ve her zaman,” “nerede olursa olsun” Allah ile beraber olduğunu bilmelidir.
Böyle bir “bilme,” insana her türlü fiilini yapmadan önce, yaparken ve yaptıktan sonra “planlama, şuurla gerçekleştirme ve sorgulama” melekesini kazandırır. Böyle bir meleke, insanı hatadan koruyan, her an kendini muhasebeye çeken, tövbe ve istiğfara yönelten bir fonksiyon icra eder.
Çünkü, her an Allah’ın kendisiyle beraber olduğuna, bütün yaptıklarının O’nun tarafından görüldüğüne ve bilindiğine inanan bir insan, yaptığı işlerde Allah’ın emirlerini ve yasaklarını dikkate alır ve O’nun rızasına uygun olanı seçer. Bu da bütün fiillerinin, dünyada ve ahirette huzur ve saadete vesile olmasını sağlar.
Nasıl bir “bilme”?

Ancak böyle bir “bilme” fiili nasıl gerçekleşir?
Bu “bilme,” “imanın en efdali ve en üstünü” olarak vasıflandırıldığına göre, sıradan bir “kabul”ün böyle bir “şuur halini” kazandırdığını düşünmek yanlıştır.
Bu “şuur hali”ni engelleyen unsurları göz önünde bulundurmaksızın, buna erişmenin yolunu bulmak mümkün olmaz. O halde kişiyi bu şuur hâlinden uzak tutan zaafları ortaya koymak lazımdır ki, bunları aşmanın yollarını arayalım.
Bir kere, insanın hisleri, hevesleri, nefsin istekleri, kesrete müptela olması en büyük engellerdendir. “Kesrete müptel┠olmaktan kasıt, insanın birçok şeyle alakadar olmasıdır. İnsan, kâinatta ne varsa, hemen hepsiyle doğrudan veya dolayısıyla ilgilidir. Kiminden korkar, kimine muhtaçtır; kimini gerçekleştirmek için yaptığı gayretler, kişinin bu şuur hâlinden uzaklaşmasına ve dış âlemle meşgul olmasına sebep olur. Neticede de, o “bilme” gerçekleşmez ve kişi yaptıklarıyla veya yapmadıklarıyla birçok sevaptan mahrum kalmış ve birçok günah kazanmış olur.
Şu halde bizim yapmamız gereken öyle bir fiil olmalıdır ki, hem insanın fıtratından kaynaklanan özellikleri yok etmesin, hem de “her an Allah ile beraber olma” gerçeğini ortadan kaldırmasın.
İşte bunun yolu, eşyaya “mana-yı harfi”yle bakmaktır. Alakadar olduğumuz her şeyi kendilerine bakan yönleriyle değil, Allah’a bakan, O’nu tanıtan, O’nun isim ve sıfatlarına ayna olan yönleriyle kabul etmeliyiz. Böyle bir tefekkür programı, insanı ilgilendiği her türlü maddiyata ve faniyata rağmen, yüceler yücesi bir makam olan âlâ-yı illiyyine çıkaracak bir yol açar.
Bu şekilde gaflet izale olur, tefekkürün önünde en büyük bir engel olan âdiyat ve ülfet perdeleri yırtılır. Bütün ilimler ve bütün varlıklar da, maarif-i İlahî’nin, marifetullahın bir vesilesi, bir vasıtası olur.
Nitekim, Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere baktığımızda, kâinattaki pek çok varlıktan bahsettiğini, ancak onlardan kendilerini tanıtan mana-yı ismiyle değil, Allah’ın varlığına ve birliğine delil olan mana-yı harfiyle söz ettiğini görürüz. Bediüzzaman Hazretleri’ne göre, Kur’an ile felsefenin, mahlukattan bahsetmelerinde büyük bir fark vardır. Felsefe kâinattan, “kâinat hesabına,” Kur’an ise “Allah hesabına” bahseder.
Bediüzzaman Hazretleri, “Kur’an’da anlatılan imana” dikkat çekerken, aynı zamanda her müminin kendisine hedef koyması gereken iman mertebelerini şöyle sıralar:
“İman yalnız icmalî ve taklidî bir tasdike münhasır değildir. Bir çekirdekten ta büyük hurma ağacına kadar ve eldeki ayinede görünen misalî güneşten ta deniz yüzündeki aksine, ta güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, imanın o derece kesretli hakikatleri var ki, bin bir esma-i ilahiyeye dair erkân-ı imaniyenin kâinat hakikatiyle alakadar çok hakikatleri var.
Hem iman-ı tahkikinin bir mertebesi de aynelyakin derecesidir ki, pek çok mertebeleri var; belki, esma-i ilahiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Bir mertebesi de hakkalyakindir; onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zatlara şübehat orduları hücum da etse bir halt edemez.” (Asa-yı Musa)
İşte böyle bir iman kişiyi Kur’an’ın ifadesiyle “gerçek mümin” mertebesine çıkarır. İşte “gerçek mümin”in Kur’an’ca tarifi:
“Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğunda imanları artar ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.” (Enfal: 2-4)

Yazarı : Cemil Tokpınar