Deprem Flaketlerini kuran nasıl Anlatıyor-Kuranı kerimin dilinde deprelerin nedenleri

Bismillahirrahmanirrahim

"Yer şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı zaman,

Ve yer ağırlıklarını (dışa) çıkardığı zaman,
İnsan da: "Buna ne oluyor?" dediği zaman..." (Zilzal, 99/1-3)

Son deprem felaketinde birçoklarının ilk akıllarına gelen ayetler bu ayetler oldu. Bu ayetlerde kıyamet sarsıntısından söz edilmektedir. Biz kıyamet sarsıntısının belki milyonda bir şiddetinde bile olmayan bir sarsıntı yaşadık, ama dehşetli bir şekilde sarsıldık. Bu olayın oluşturduğu o dehşet manzaraları bizi kıyamet sahnelerinin oluşturacağı dehşet manzaraları üzerinde daha derin bir şekilde düşündürmelidir. Bir fay kırılmasıyla izah edilen ve Richter ölçeğiyle ölçülebilen kıyamet öncesi sarsıntılara karşı alınacak tedbirler üzerinde uzun uzun tartışmalar yapılıyor. Zemin araştırması, binaların depreme dayanıklılığı, yapı sigortası vs. vs. Peki şiddetinin Richter ölçeğiyle ölçülmesine imkan olmayan ve zikrettiğimiz fiziki tedbirlerin hiç bir işe yaramayacağı kıyamet sarsıntısı karşısında ne yapabiliriz? Yapabileceğimiz tek şey var: Kainatı yaratan ve onun üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahip olan Yüce Allah'ın emrettiği şekilde manevi hazırlık ve tedbir. Çünkü o dehşetli sarsıntının yaşanacağı günde ve onu takip edecek hesap gününde başka hiçbir şey işe yaramayacaktır.
Yine kıyamet sarsıntısıyla ilgili olarak, hepimizin bildiği Karia suresinde, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Dehşetle sarsacak olan!
Nedir o dehşetle sarsacak olan?
Sen o dehşetle sarsacak olanın ne olduğunu bilir misin?
O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olurlar.
Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.
Artık kimin tartıları ağır gelirse,
İşte o hoşnut edici bir hayat içindedir.
Kimin de tartıları hafif gelirse,
Onun anası Haviye'dir.
Sen onun ne olduğunu bilir misin?
Kızgın bir ateştir. " (Karia, 101/1-11)
Kıyamet sarsıntısının çok basit ve bölgesel bir provası olan 7,4 şiddetindeki depremin o sekiz - on katlı binaları nasıl hamburgere çevirdiğini görünce bu ayeti kerimelerde anlatılan dehşet manzaraları adeta daha net bir şekilde gözlerimizin önünde canlanmaya başladı. İnsan gerçeği yaşamadığı veya görmediği zaman o gerçeğin yazılı veya sözlü olarak dile getirilmesi ona adeta bir masal gibi geliyor. Karia suresinde bize aktarılan bu manzaralar da bir gün mutlaka yaşanacak manzaralardır. O günde ise zemin araştırması, oturulan binaların dayanıklılık şartlarına göre yapılmış olması, yapı sigortası vs. bir işe yaramayacak. İşe yarayacak olan sadece insanın kendi tartısı yani Allah'ın rızasına uygun bir şekilde yaptığı hayırlı amelleri olacaktır.
Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, sizin ellerinizin kazandıklarından dolayıdır. Çoğunu da affeder." (Şura, 42/30)
Şüphesiz kainatın tek yaratıcısı ve mutlak hakimi olan Allah yarattıkları üzerinde mutlak tasarruf gücüne ve hakkına sahiptir. Kendine kulluk görevini yerine getirmeleri üzere yarattığı insanları da zaman zaman çeşitli musibetlerle imtihan eder. Bu imtihan için mutlaka insanların günahkar olmaları da şart değildir. Fakat yine de insanların başlarına gelen musibetler genellikle onların elleriyle kazandıklarındandır. Üstelik Allah insanların yaptıklarının hepsini de cezalandırmaz, birçoğunu affeder. Allahu Teala bu tür musibetlerle insanlara hem ibretlerini gösterir, hem de onlardan inkâr edenlere yaptıklarının cezasını kısmen bu dünyada tattırır, iman edenleri de bu tür musibetlere çarptırarak onları, günahlarının bir kısmına keffaret kılar. Allah'ın bu tür musibetleri iman edenlerin günahlarına keffaret kılması ise onlara merhamet ve lütfundandır.
Bir ayeti kerimede de şöyle buyurulmaktadır:
"Allah'ın izni olmadan hiçbir musibet gelip çatmaz." (Tegabun, 64/11)
Şüphesiz Allah, yarattığı kainatta bizim "sünneti ilahiye" dediğimiz birtakım kanunlar koymuştur. Bunların konulması Allah'ın ilahi kudretinin sınırlılığından dolayı değil, insanların hayatlarına şekil verirken neye göre hareket edeceklerini bilmelerinin sağlanması amacı içindir. İnsanlar bu kanunları bilince ona göre birtakım tedbirler alabilmektedirler. Ancak Allah kendi koyduğu kanunu yine kendi kaldırabilir. Buna da olağanüstü gelişme deniyor. İster sünneti ilahiyeye uygun şekilde, isterse olağanüstü bir şekilde gelsin hiçbir musibet Allah'ın izni ve bilgisi dışında gelip çatmaz. Her şey O'nun ilahi iradesi, izni ve bilgi dahilinde hareket eder. Musibetler de onun izniyle ve bilgisi dahilinde gelip çatar.
"Yerde ve sizin nefislerinizde hiçbir musibet olmaz ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır." (Hadid, 57/22)
Bu ayeti kerime de yukarıdaki ayeti kerimeyi teyit etmektedir. Bu ayeti kerime yukarıdakine ek olarak aynı zamanda musibetlerin önceden Yüce Allah tarafından bilindiğini ortaya koymaktadır ki, buna inanmak kadere inanmanın bir gereğidir. Kader de zaten Allah'ın ilminin olmuş ve olacak bütün her şeyi kuşatmasıdır. Ancak bu insanın iradesinin ve tercihinin devre dışı bırakılması anlamına gelmez. Bu konunun ayrıntıları ise akaid kitaplarında yer almaktadır.
Yine bir ayeti kerimede şöyle buyurulur:
"Aranızdan yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan fitneden sakının ve bilin ki Allah, cezası çok çetin olandır." (Enfal, 8/25)
Allah'ın dinine doğrudan cephe almış, Yüce Kur'an'ı aşağılayan ve insanlar arasında kötülükleri yaymaya çalışan zalim ve taşkınlarla bir arada yaşamak zorunda kalmak büyük bir şanssızlıktır. Çünkü Allah'ın cezası bazen umumi gelir. Ahirette herkes inancına ve ameline göre ayıklanır ama bu dünyada öyle bir ayıklama yapılmaz. Fakat bu birliktelikte, kötülüklere bulaşmayanlar da emri bi'l-ma'ruf ve nehyi ani'l-münker görevini en azından iyiliği kabul kötülüğü red görevini yerine getirmemekle suça ortak olmaktadırlar.
Buraya kadar verdiğimiz ayeti kerimelerin ışığında, kıyamet öncesi musibetlerin kıyameti hatırlatması ve musibetlere itikadi açıdan nasıl bakmamız gerektiği konuları üzerinde durduk. Bu konuda daha pek çok ayeti kerime zikretmek mümkündür. Ancak biz konuyu çok ayrıntılı bir şekilde ele alma imkanına sahip olmadığımızdan şimdilik bu hususlara parmak basmakla yetinmek ve biraz da musibetlerin gelmesinden sonra takınılması gereken tavırlarla ilgili ayeti kerimeler üzerinde durmak istiyoruz.
Yüce Allah, birçoklarımızın bildiği ve çok sık okunan bir aşırda da geçen bir ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
"Onlar başlarına bir musibet geldiğinde: "Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz" derler." (Bakara, 2/156)
Yukarıda da verdiğimiz ayeti kerimede ifade edildiği üzere musibetler çoğunlukla insanların kendi elleriyle kazandıklarından dolayı gelir. Mümin bir kişinin başına geleni Allah'a isyan ve serzeniş vesilesi kılması asla söz konusu olamaz. Çünkü ya bu musibet onun günahlarına keffaret olacaktır, ya da bir ibret vesilesi olacak böylece hatalarından dönmesini Allah'ın huzuruna tevbe etmiş, günahlarından arınmış bir kul olarak çıkmasını sağlayacaktır. Kıyamet ve sonrasının musibetleriyle kıyaslandığı zaman da dünya musibetleri çok küçük kalmaktadır. Onun için yukarıdaki ayeti kerimede kendilerinden övgüyle söz edilen Müslümanlardan olmaya çalışmak ve: "Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz" demek gerekir.
Bir ayeti kerimede de şöyle buyurulmaktadır:
"Yoksa siz, sizden önce geçenlerin başlarına gelenin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine darlık ve sıkıntı içerisine düştüler ki, peygamber ile yanındakiler "Allah'ın yardımı acaba ne zaman?" diyecek kadar sarsıldılar. Bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır." (Bakara, 2/214)
Demek ki musibetler, darlıklar, sıkıntılar, zorluklar sadece bize has değil. Bizden öncekiler de benzer sıkıntıları hatta daha fazlasını yaşadılar. Ama eğer Allah'a tevekkül eder, O'na yönelirsek Allah'ın yardımı yakındır.
Aslında bu konuda Kur'an-ı Kerim bizi birçok yönden aydınlatmaktadır. Fakat biz şimdilik iki sayfaya ancak bu bilgileri sığdırabildik, Yeniden afetzede kardeşlerimize dua ediyor, yaralarının en kısa zamanda sarılmasını temenni ediyoruz.