+ Cevap Ver
8 sonuçtan 1 ile 8 arası
Like Tree5Beğeniler
  • 2 Post By EhLiSuNNeT
  • 1 Post By EhLiSuNNeT
  • 1 Post By EhLiSuNNeT
  • 1 Post By EhLiSuNNeT

Birinci Mektup

 Risale-i Nur - Said Nursi Katagorisinde ve  Mektubat Forumunda Bulunan  Birinci Mektup Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Birinci Mektup Dört Suâlin Muhtasar CevabıdırBİRİNCİ SUÂL: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin ba’zı mühim ulemâ hayatını kabûl etmiyorlar? Elcevab: Hayattadır, fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten ba’zı ulemâ hayatında şübhe etmişler. Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir. İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i ...

  1. #1
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart Birinci Mektup

    Birinci Mektup

    Dört Suâlin Muhtasar CevabıdırBİRİNCİ SUÂL: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin ba’zı mühim ulemâ hayatını kabûl etmiyorlar?
    Elcevab: Hayattadır, fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten ba’zı ulemâ hayatında şübhe etmişler.
    Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.
    İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm’ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yâni bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levâzımatiyle dâimî mukayyed değillerdir. Ba’zan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbûr değillerdir.

  2. #2
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart

    Tevatür derecesinde ehl-i şuhûd ve keşif olan evliyânın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hatta makâmât-ı velâyette bir makam vardır ki, “Makâm-ı Hızır” ta’bir edilir. O makâma gelen bir velî, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat ba’zan o makam sâhibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.
    Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsâ Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levâzımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nurânî bir letâfet kesbeder. Âdetâ beden-i misalî letâfetinde ve cesed-i necmî nurânîyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, Şerîat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı İsevîlik dîni tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâb edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı ma’nevîsi, vahy-i semâvî kılınciyle o müthiş dinsizliğin şahs-ı ma’nevîsini öldürür; öyle de: Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı ma’nevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı ma’nevîsini temsil eden deccalı öldürür.. yâni inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.
    Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur’ân’la, şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemâl-i saâdetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki iki adam bir rü’yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü’yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. “Ben uyansam şu lezzet kaçacak” diye düşünür. Diğeri rü’yada olduğunu bilmiyor. Hakîki lezzet ile hakîki saâdete mazhar olur.
    İşte Âlem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat’idir. Hatta Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hatta -ben kendim- Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı.

  3. #3
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart

    Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü’ya-yı sâdıkada, taht-el Arz bir menzil sûretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat, Rus’un istilâsından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz’î rü’ya, ba’zı şerâit ve emârâtla, geçen hakîkata, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.
    Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhânîleridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlâk-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vâkıatla ervah-ı evliyânın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri.. ve sâir ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vâkıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Zaten beka-i ruha dair “Yirmi Dokuzuncu Söz” bu tabaka-i hayatı delâil-i kat’iyye ile isbat etmiştir.
    İKİNCİ SUÂL: Furkan-ı Hakîm’de

    gibi âyetlerde: “Mevt dahi, hayat gibi mahlûktur, hem bir ni’mettir.” diye ifham ediliyor. Halbuki zâhiren mevt; inhilâldir, ademdir, tefessühdür, hayatın sönmesidir, hâdimüllezzattır.. nasıl mahlûk ve ni’met olabilir?
    Elcevab: “Birinci Suâl”in cevabının âhirinde denildiği gibi: Mevt; vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücûddur, hayat-ı bâkiyeye bir dâvettir, bir mebde’dir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünkü, en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san’at olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizâcât-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatiyle tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahlûk ve muntazamdır.

  4. #4
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart

    Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mîde-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe’ olduğundan; “o mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahlûk” denilir.
    İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahlûk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, Âlem-i Berzahta, elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir.
    Amma mevt, ni’met olduğunun ciheti ise, çok vücuhundan “dört vech”ine işâret ederiz.
    Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip, yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için, Âlem-i Berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir ni’mettir.
    İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs’atli, sürurlu, ızdırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle.. Mahbûb-u Bâkinin dâire-i rahmetine girmektir.
    Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, şerâit-i hayatiyeyi ağırlaştıran bir çok esbab vardır ki; mevti, hayatın pek fevkinde ni’met olarak gösterir. Meselâ: Sana ızdırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve vâliden ile beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı; hayat ne kadar nıkmet, mevt ne kadar ni’met olduğunu bilecektin. Hem meselâ: Güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedaidi içinde hayatları ne kadar zahmet.. ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.
    Dördüncüsü: Nevm, nasılki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için.. öyle de: Nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevkeden belâlarla mübtelâ olanlar için ayn-ı ni’met ve rahmettir. Amma ehl-i dalâlet için müteaddid Sözlerde kat’i isbat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nıkmet içinde nıkmet, azab içinde azabdır. O, bahisten hariçtir.
    ÜÇÜNCÜ SUÂL: Cehennem nerededir?
    Elcevab:
    Cehennemin yeri, ba’zı rivayatla “Taht-el Arz” denilmiştir. Başka yerlerde beyân ettiğimiz gibi; Küre-i Arz, hareket-i seneviyesiyle ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrafında bir dâire çiziyor.

  5. #5
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart

    Cehennem ise, Arzın o medâr-ı senevîsi altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i Arzın seyahat ettiği mesafe-i azîmede pek çok mahlûkat var ki, nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücûdunu kaybettiği gibi, nursuz çok küreler, mahlûklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.
    Cehennem ikidir: Biri suğrâ, biri kübrâdır. İleride suğrâ, kübrâya inkılâb edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğrâ yerin altında, yâni merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i Tabakat-ül Arzca ma’lûmdur ki: Ekseriya her otuz üç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u Arz, altı bin küsur kilometre olduğundan, iki yüz bin derece-i harareti câmi’, yâni iki yüz def’a ateş-i dünyevîden şedid ve rivayet-i hadîse muvafık bir ateş bulunuyor. Şu Cehennem-i Suğrâ, Cehennem-i Kübrâ’ya âid çok vezaifi, dünyada ve Âlem-i Berzahta görmüş ve ehâdislerle işâret edilmiştir. Âlem-i Âhiret’te, Küre-i Arz nasılki sekenesini medâr-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker; öyle de: İçindeki Cehennem-i Suğrâ’yı dahi Cehennem-i Kübrâ’ya, emr-i İlâhî ile teslim eder. Ehl-i İ’tizâlin ba’zı imamları: “Cehennem sonradan halkedilecektir” demeleri, hâl-i hazırda tamamiyle inbisat etmediğinden ve sekenelerine tam münâsip bir tarzda inkişaf etmediğinden, galattır ve gabavettir. Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete âid menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilâyet derecesine getirmeli veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tâyin edelim.

    Âhiret Âlemi’ne âid menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat ba’zı rivâyâtın işârâtiyle, âhiretteki Cehennem, bu dünyamızla münasebetdardır. Yaz’ın şiddet-i hararetine

    denilmiştir. Demek bu dünyevî küçücük ve sönük akıl gözüyle, o büyük Cehennem görülmez. Fakat ism-i Hakîm’in nuriyle bakabiliriz. Şöyle ki:
    Arzın medâr-ı senevîsi altında bulunan Cehennem-i Kübrâ; yerin merkezindeki Cehennem-i Suğrâ’yı güya tevkil ederek ba’zı vezaifini gördürmüş. Kadîr-i Zülcelâl’in mülkü pek çok geniştir, hikmet-i İlâhîyye nereyi göstermiş ise Cehennem-i Kübrâ oraya yerleşir. Evet, bir Kadîr-i Zülcelâl ve emr-i
    e
    mâlik bir Hakîm-i Zülkemâl,gözümüzün önünde kemâl-i hikmet ve intizam ile Kamer’i

  6. #6
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart

    Arz’a bağlamış; azamet-i kudret ve intizam ile Arz’ı Güneş’e rabtetmiş ve Güneş’i seyyârâtiyle beraber Arz’ın sür’at-i seneviyesine yakın bir sür’at ile ve haşmet-i rubûbiyetiyle, bir ihtimale göre Şemsüşşümûs tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik lambaları gibi yıldızları, saltanat-ı rubûbiyetine nurânî şâhidler yapmış; onunla saltanat-ı rubûbiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı Zülcelâl’in kemâl-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rubûbiyetinden uzak değildir ki, Cehennem-i Kübrâ’yı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semânın yıldızlarını onunla iş’al etsin; hararet ve kuvvet versin. Yâni, âlem-i nur olan Cennet’ten yıldızlara nur verip, Cehennem’den nâr ve hararet göndersin. Aynı halde o Cehennem’in bir kısmını ehl-i azâba mesken ve mahbes yapsın. Hem bir Fâtır-ı Hakîm ki: Dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o Zât-ı Zülcelâl’in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki; Küre-i Arz’ın kalbindeki Cehennem-i Suğrâ çekirdeğinde Cehennem-i Kübrâ’yı saklasın.
    Elhâsıl: Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakili aşağı tarafında; nurânîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuunatın ve mahsûlât-ı ma’nevîye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsûlâtın nev’ine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcûdât-ı seyyalenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu’ ettiği yerdedir. Yâni habîsatı ve müzahrefâtı esfelde, tayyibâtı ve safiyâtı âlâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecellîgâhıdır. Tecellîgâhın yeri ise, heryerde olabilir. Rahmân-ı Zülcemâl ve Kahhar-ı Zülcelâl nerede isterse tecelligâhını açar.
    Amma Cennet ve Cehennem’in vücûdları ise, Onuncu ve Yirmi sekizinci ve Yirmi Dokuzuncu Sözler’de gayet kat’i bir sûrette isbat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücûdu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsulât kadar ve havzın ırmak kadar ve tecelligâhın, rahmet ve kahrın vücûdları kadar kat’i ve yakîndir.
    DÖRDÜNCÜ SUÂL: Mahbublara olan aşk-ı mecâzî aşk-ı hakîkiye inkılâb ettiği gibi, acaba ekser nâsda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecâzî dahi bir aşk-ı hakîkiye inkılâb edebilir mi?

  7. #7
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart

    Elcevab: Evet, dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecâzî, eğer âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fenâ çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâkî bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i Esma-i İlâhîye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-i meşrû’ mecâzî aşk, o vakit, aşk-ı hakîkiye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatiyle bağlı kararsız dünyasını, hâricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup âfâka dalıp, umûmî dünyayı husûsi dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakîkatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:
    Şu güzel zînetli odanın dört duvarında, dördümüze âid dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakîki ve umûmî, dördü misâlî ve husûsi... Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasiyle, husûsi odamızın şeklini, hey’etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkezâ.. âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umûmî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Husûsi oda ile umûmî oda hakîkatta birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harab edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.
    İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o husûsi dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem.. onunla sahife-i a’malimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona âid muhabbetimiz, o husûsi dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukûş-u Esma-i İlâhîyeye döner; ondan, cilve-i esmâya intikal eder. Hem o husûsi dünyamız, âhiret ve Cennetin muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedid hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecâzî aşk, hakîki aşka inkılâb eder. Yoksa

    sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevalini düşünmeyerek, husûsi kararsız dünyasını, aynı umûmî dünya gibi sâbit bilip, kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedid hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz belâ ve azaptır.

  8. #8
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart

    Çünkü o muhabbetten yetîmane bir şefkat, me’yusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır; hattâ güzel ve zevâle ma’rûz bütün mahlûkata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye’s-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedid şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâkî’nin bâkî esmasının dâimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâkî görür; şefkati, bir sürûra inkılâb eder. Hem zeval ve fenâya ma’rûz bütün güzel mahlûkatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakş ve tahsin ve san’at ve tezyîn ve ihsan ve tenvir-i dâimîyi görür. O zeval ve fenâyı, tezyîd-i hüsn ve tecdîd-i lezzet ve teşhîr-i san’at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyâdeleştirir.


    Said Nursi

+ Cevap Ver

Benzer Konular

  1. Lemalar-Birinci Lem'a
    By EBaZeR in forum Risale-i Nur Lemalar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-02-2009, 05:24 PM
  2. Sultan Birinci Ahmed
    By LeBBeyK in forum Tarih Ödevleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09-25-2009, 03:48 AM
  3. Sultan Birinci Mustafa
    By LeBBeyK in forum Tarih Ödevleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09-25-2009, 03:48 AM
  4. Birinci Lem'a
    By EhLiSuNNeT in forum Risale-i Nur Külliyat
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 08-24-2009, 12:49 AM
  5. Sultan Birinci Mahmud
    By EhLiSuNNeT in forum Osmanlı Tarihi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 08-23-2009, 08:02 PM

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
^

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379