Mekke'den Kudüs'e GidişŞimdi bu gece Mi'rac kandili olduğu için, bu gün size bu Mi'rac kandili ile ilgili bilgiler vermeyi düşündüm, eski planladığım şeyleri bırakarak. Bir tanesi, elimdeki şu anda mevcut kitaplardan seçerek bulduğum hadisi şeriflerden bir tanesi Sahîh-i Müslim'de mevcut olan uzun bir hadisi şeriftir. Üç sayfa süren sahih bir hadisi şeriftir. Sahih demek sıhhatli demek, yâni hastalıklı değil, kusurlu değil. Sıhhatli olması çok önemlidir, sıhhatli olmayan sözleri söylemek vebaldir İslâm'da... Doğruyu söylemek lâzım, sıhhatli sözü söylemek lâzım; sıhhatsiz, hasta, yamuk, bozuk söz söylememek lâzım! Rivayet yoluyla da olsa, sözün doğrusunu söylemek lâzım!..
Onun için, bu kitapları bu yağmurlu havada severek taşıdım. Çünkü, Peygamber Efendimiz'in hadisi şerifleridir. Bu Râmûzül-Ehâdîs bizim Tekkemizin hadis kitabı, Gümüşhaneli Efendimiz'in, iki cilt; orada üç tane hadis var, bir tane de burda hadis var. Şimdi bu kısalardan önce başlayalım, ondan sonra uzunları anlatmağa geçeriz.
Biliyorsunuz bu Mi'rac hadisesi aslında İsrâ ve Mi'rac hadisesidir. Kur'an-ı Kerim'den bu işin delili İsrâ Sûresi'nde vardır, Necm Sûresi'nde vardır.
İsrâ Sûresi'nde tarfetül-ayn'de, bir göz yumup açıncaya kadarki kısa bir zamanda, ikrâm-ı ilâhî olarak, mucize-i nebeviye olarak Mekke'den Kuds-ü Şerif'e gitmesi vardır. Ayet-i kerimede buyuruyor ki Rabbimiz, bismillâhir-rahmânir-rahîm:
(Sübhànellezî)
"O Allah ki her türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlâtın, kudretin, güzelliğin sahibidir. (esrâ bi-abdihî leylen) Geceleyin kulunu götürdü. Nerden? (minel-mescidil-harâm) Mescid-i Haram'dan götürdü."
Mescid-i Haram neresidir? El-Mescidil-Haram, Kâbe'nin etrafındaki mesciddir. Ortasında Kâbe olan o büyük mesciddir, mübarek mesciddir. Hacıların, umrecilerin gittikleri mesciddir.
"Mescid-i Haram'dan, (ilel-mescidil-aksâ) Mescid-i Aksâ'ya..." Bir gecede Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya kulunu götüren Allah, her türlü noksandan münezzeh, her türlü kemâlâta sahiptir. Yaptığı, gösterdiği bu büyük hadise de, şâyân-ı taaccüb, hayret edilecek bir hadisedir. Çünkü, sübhan sözü hayret edilecek olaylarda söylenilir. Sübhânallah, şaştım yâhu mânâsına gelir.
(Ellezî bâreknâ havlehû) "Etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya..." Evet, Kudüs mübarektir, adı da Kudüs'tür, kutsal şehirdir, peygamberler diyarıdır. (li-nüriyehû min âyâtinâ) "O Muhammed-i Mustafâ SAS'e olağanüstü birtakım müşahedeleri, birtakım şeyleri ona göstermek için, biz ona gösterelim diye... O muazzam, enteresan görülecek, müşahede edilecek şeylerin bir kısmını göstermek için..."
Tabii görülecek şeyler bitmez, sonsuzdur. Min âyâtinâ, ayetlerinden bir miktarı demek. Tabii hepsi değil, çünkü Allah'ın ayetlerinin hepsi zaten bitmez, tükenmez, sonsuz ama; Mi'rac gecesinde Peygamber Efendimiz pek çok olağanüstü haller görmüştür. Demek ki o gördüğü ayetler, olağanüstü olaylar Mi'racdır ama; bir gecede Mekke'den Kudüs'e gitmek o da, çok olağan üstü bir mucizedir.
Şimdi bu, ayet-i kerimeyle böylece anlatıldığı için, inanmak farzdır, inkâr eden kâfir olur. Bunun böyle olduğuna, başta dine ve Peygamber Efendimiz'e en çok itiraz eden müşrikler şahittir. Allah Allah, müşrik nasıl şahit oluyor bu işe?.. Kendilerine anlatıldığı zaman itiraz ettiklerinden şahit oluyorlar, istemeyerek şahid oluyorlar. Gelmişler, Ebubekr-i Sıddîk Efendimiz'e:
"--Gördün mü senin arkadaşının bu sefer dediğini?.."
"--Ne demiş?"
"--Güya bu geceleyin yâni geçtiğimiz gece Mescidi Haram'dan Kudüs'e gitmiş, ordan da göklere çıkmış; gördün mü söylediği saçma şeyi şimdi?.." diye söylediler.
Ebubekr-i Sıddık ciddîleşti, kaşlarını çattı kendini toparladı. Sıddîkıyyet makamında büyük zat... Yâni bir hatalı söz insanı cehennemin çukurlarına uçurur götürür; bir söz de insanı cennete sokar. Cehenneme sokan söz nedir?.. Herhangi bir küfür sözünü söylediği zaman cehenneme gider. Edebe aykırı bir söz söylediği zaman, uçar gider uçuruma; "Cuvvvv..." diye yetmiş sene, seksen sene aşağı doğru gider.
Bir gün Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
"--Yetmiş senedir cehennemin dibine doğru uçmakta olan taş, şimdi dibine değdi, pat diye..."
Biraz sonra haber geldi, müşriklerden bir tanesi yetmiş yaşında gebermiş. Haa, hayatı boyunca demek ki cehenneme uçmaktaydı o, küt dibini buldu ölür ölmez.
Şimdi, itiraz ettiler. Ebubekr-i Sıddîk Efendimiz ciddîleşti... Akıllı insanın hali başkadır. Muhterem kardeşlerim, şunu her yerde söylüyorum: İyi dindarlık akıllı insanların işidir, aptal insanların iyi dindarlığı olmaz. Akıl işidir, gözünü açmak işidir, dikkat etmek işidir, ne yapacağını bilmek işidir. Ne yapacağını bilmeyen günaha düşer ve derecesi kaybolur. Akıllı olmak lâzım, aptal olmamak lâzım, şaşkın olmamak lâzım, gözünü açmak lâzım!..
Onun için, bizim Nakşî Tarikatımızda birinci prensip, huş der dem prensibidir. Farsça bir tabirdir bu. Ne demek: Her anda şuurlu olmak demek, hiç uyumamak demek. Dikkat et yahu, uyuma deriz. Hani arabayı kullanıyorsa arkadaşımız, ne yapıyorsun yahu deriz, çarpacaksın deriz, dikkat et deriz. Bir an gaflete gelmez, her an şuurlu olmak...
Şimdi, hoşuma gidiyor Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'in davranışı, ilk önce sordu:
"--Yâhu bu sözleri Muhammed-i Mustafa SAS hakîkaten söyledi mi, siz gene bir oyun mu çeviriyorsunuz? Böyle bir şey söyledi mi hakîkaten?.."
"--Vallah söyledi."
Haa, bak, demek ki şahid oluyorlar. Demek ki, Peygamber Efendimiz'in böyle bir şeyi onlara anlattığına ister istemez, farkına varmadan şahit oluyorlar, yakalandılar, şahitlik ediyorlar. Ebu Bekri Sıddık Efendimiz gayet sakin dedi ki:
"--O söyledi mi gerçekten?"
"--Söyledi." dediler.
"--O söylediyse doğrudur." dedi.
Yâni, siz yalan kıvırtmıyorsanız, bir oyun yapmıyorsanız ey müşrikler, kâfirler, hakikaten söylemişse, öyledir. "Çünkü, biz ondan zaten her zaman nice öyle olağanüstü olaylar görüyoruz. Sadece sizin bu söylediğiniz değil ki, Rasûlüllah Efendimiz'in her hali mucize." dedi.
Parmağını su tasının içine koyuyor, ordunun içindeki herkes su tasından su alıyor, su bitmiyor; abdest alıyorlar, hayvanlarını suluyorlar, içiyorlar... Bir tastan bir orduyu suluyor, bir on kişilik yemekten şu kadar yüz insanı doyuruyor. Allah ona bu kabiliyeti vermiş.
Gelenler kızdırdılar bir keresinde Peygamber Efendimiz'i... Falanca kabileden grup halinde gelmişler, edebe aykırı tavırlar içinde karşısına geldiler Peygamber Efendimiz'in... Onların edepsizliğine sinirlendi, "İsterseniz size yolda neler konuştuğunuzu bir bir söyleyeyim?" dedi. "Sen şuna söyle dedin, sen ona öyle dedin, sen ona böyle dedin, sen ona öyle dedin..." dedi. Hadi, apışıp kaldılar, şaşırıp kaldılar. Yolda daha, Mekke'ye gelmeden konuştuklarını bir bir söyledi. Neden?.. Rasûlüllah Efendimiz olduğundan, Allah'ın elçisi olduğundan.
Namaza durduğu zaman, arkasını da görürdü. Uyuduğu zaman, uykusu uyku gibi değildi. Bu tarafa baktığı zaman, arkasında olanı da görürdü. Başka insanlarda olan durum değil, başka bir durum yâni...
Peygamber SAS'in etrafına toplandılar. Yâni inkâr tabiatlarında var, ama bunda da hikmet var, onların inkârları bize iman oluyor. Bizim yanımıza geliyor, bizim imanımızı kuvvetlendiriyor elhamdü lillâh. Onların inkârlarından bizim imanımız besleniyor.
"--Sen yâni burdan Kudüs'e mi gittin? Söyle bakalım Mescid-i Aksâ'nın kaç tane kapısı var, kaç tane penceresi var?.." diye başladılar sıkıştırmağa...
E Rasûlüllah Efendimiz, düşünün ki bir gecede Mekke'den kaldırılmış, Kuds-ü Şerif'e götürülmüş; o insanın duygularını biraz anlamağa çalışın. Yâni kapıya, pencereye mi bakar, kapı pencere mi sayar öyle bir insan?.. İnsanın gözü bir şeyi görmez yahu, etrafı görmez; heyecandan, sevincinden uçar, ne yapacağını şaşırır.
Tabii üzüldü. Soru sordular, şimdi cevap da veremiyor, yalan sanacaklar. Allah-u Teâlâ Hazretleri gözünün önüne Mescid-i Aksâ'yı getirdi; "Şu kadar kapısı var, bu kadar penceresi var..." diye başladı söylemeğe.
Gözünün önüne getirdi Allah-u Teâlâ Hazretleri. Neden?.. Çünkü Allah bir kulu sevdi mi, o kul Allah'la görür. Hadis-i kudsîde böyle bildiriliyor, "Benimle görür." diyor. Allah'la görmek işte öyle olur, Mekke'den Kudüs'ün pencerelerini sayar.
Sonra, "Başka delilin var mı?" dediler. "Var..." dedi Peygamber Efendimiz... Kuds-ü Şerif'e giderken, aşağıda bir kervan gidiyormuş; kimin kervanı olduğunu görüyor Peygamber Efendimiz. Kervan gidiyor, kervandan develerin bir tanesi ayrılmış, onu arıyorlar. Rasûlüllah Efendimiz yukardan devenin nerde olduğunu kuş bakışı görüyor. Aşağıdakiler görmüyorlar; inişler çıkışlar, kumlar, vadiler, çöl veya dağlık arazi... "Şu tarafa gidin, şu tarafta!" diye onlara devenin yerini göstertti.
Allah işte çıkartıyor bu olayları karşısına. Yâni, kimse inkâr edemesin diye. "Delilin var mı başka?" deyince, dediki Efendimiz:
"--Tamam, var delilim: Filancanın kervanı geliyor Mekke'ye doğru, develeri kaybolmuştu. Ben yukarıdan devenin nerde olduğunu gördüğümden, onlara şurasıdır, şurasıdır diye devenin yerini gösterdim, buldular develerini."
"--Tamam, gelsin kervan sorarız." dediler.
Kaydettiler öyle. Kervan kaç gün sonra geldi Mekke-i Mükerreme'ye. Dediler ki:
"--Yolda deveniz kayboldu mu?"
"--Kayboldu."
"--Nasıl buldunuz?"
"--Vallah bir ses duyduk, şuradadır dediler; gittik, orada deveyi bulduk." dediler.
Bunları niçin anlatıyorum?.. Müşriklerin sorgu suali, bizim bu hadiseyi başka türlü yorumlamamıza meydan bırakmıyor. Acaba rüya mı gördü, acaba hayal mi?.. Rüyayı herkes görüyor, bunun bir olağanüstü tarafı yok. Rasûlüllah Efendimiz'i görenler var, cenneti görenler var, cehennemi görenler var, mahşeri görenler var... Rüyada herkes bir şeyler görüyor, kan ter içinde kalkıyor.
--Hayrola geçmiş olsun ne oldu, hasta mısın?
--Yoo, mahşer gününü gördüm, hesaba çekiliyormuşum, kan ter içinde kaldım.
Kalırsın ya... Rüyasından kan ter içinde kalırsan, hakikisinde kimbilir ne olacak? Allah hesabı kolay olanlardan, bigayri hisab cennete girenlerden eylesin...
Görüverdi ama, Peygamber SAS Efendimiz'in Mekke'den Kudüs'e gittiği ayetle sabit, Allah şahid kâfi...
(Ve kefâ billâhi şehîdâ) Allah söyledikten sonra biz başka şahid aramayız ama; kâfirler her şeyi inkâr ettiğinden, Allah başka deliller de koyuyor ortaya.
Eskiden inkârcılara dehriyyun derlerdi. Dehrî, yâni ateist, inkârcı demek bizim eski kitaplarda. Bizim acemi mollalardan birisiyle kapışmışlar, dehriyundan böyle her şeyi inkâr eden ayyaş sarhoş birisi... Var böyle filozof tipli inkâr eden insanlar; her devirde var, inkâr ediyorlar. O da diyormuş ki:
--(Kàlellahu teâlâ fî kitâbihil-kerîm) "Allah şöyle buyuruyor kitabında..."
Ötekisi de şöyle bir nefes almış demiş ki:
--Yâhu, men özünü inkâr edirem, sen bana sözünü dirsen.
Yâni, "Ben Allah'ın kendisini inkâr ediyorum, sen bana ikide birde sözünü söylüyorsun." demiş. Tabii bu gibi insanlara başka delillerle cevap vermek lâzım, inkâr ediyor çünkü. Onun için, Allah başka delillerle gösteriyor, iş aşikâre oluyor.
c. Cennetteki Köşkler
Hadis-i şerifler var... Tabii ben hadisi şeriflerin sahihlerini, Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim kıymetli hadis kitapları; onları onun için getirdim. Fakat önce bu bizim tekkemizin hadis kitabından, okuyayım. Teberrüken okuyorum, yâni meclisimiz Rasûlüllah Efendimiz'in sözüyle şenlensin, mübarek olsun, meclisimize rahmet yağsın diye okuyorum. Yoksa dümdüz kendim başka şeylerle buldozer gibi kırıp, geçirip, döküp giderim ama; Efendimiz SAS, Enes RA'den, Deylemî'nin ve diğer kaynakların rivayet ettiğine göre diyor ki:
(Raeytü) gördüm. (leylete üsriye) benim İsrâ mucizesiyle Mekke'den Kuds-ü Şerif'e bir gecede gönderildiğim, o olağanüstü gecede gördüm. (kusran müsteviyeten alel-cenneti) Cennette şöyle bir seviyede yüksek yapılmış köşkler gördüm, sıra sıra dizilmiş köşkler gördüm. Yâni cennetin üstünde şöyle yüksek bir yerde sırayla yapılmış köşkler gördüm."
(Kultü yâ cibrîl) Yanında Cebrâil AS var; kılavuzu, mihmandarı Cebrâil AS. "Yâ Cebrâil kardeşim!" Kardeşim diye hitab ediyor Peygamber Efendimiz Cebrâil'e; biz de AS diyoruz. Melek, Allah'ın büyük meleği; ona selâm olsun...
"--Ey Cebrâil, (Limen hâzâ) kimin bu köşkler? Böyle yükseklere, manzaralı yere dizilmiş mutesâviyen, eşit birbirine, aynı tipte ama çok güzel köşkler kimin?"
Başka hadis-i şeriflerden biliyoruz bunu okuduk, mücevheratla süslü duvarları, mücevherattan yapılmış yâni. Kimin bunlar, bu köşkler diye merak etmiş Peygamber Efendimiz. Çok güzel, hani bazen bir yerden geçiyoruz; "Aman ne güzel bahçe, ne kadar orjinal bitkiler var... Ne güzel çiçekler yetiştirilmiş, ne kadar kocaman bir bina; acaba kaç dönüm arazisi var, acaba bunun fiyatı ne kadar, satılık mı?.." diyoruz. Bazan biz böyle büyük yerlerden geçerken gözümüz takılıyor, bakıyoruz. Yâni kimin bunlar?
(Fekàle lil-kâzımînel gayz) "Bunlar, bu köşkler gayzını kızgınlığını yutanlarındır. Kızmış, gayzı var, kızgınlığı var, tepeleyecek karşısındakini ama; Allah rızası için kendine hakim oluyor tutuyor kendisini, sakinleşiyor.
(vel-âfîne anin-nâs) "Ve insanları affedenlerindir." Yâni kendisine karşı hata, günah işlemiş, kusur işlemiş haksızlık yapmış müslüman; işte tavuğunu kışalamış, bilmem çocuğuna höt demiş, efendim tarlasına şöyle yapmış, bahçesine böyle yapmış... Onu affediyor.
İnsanlar birbirine düşman, haşin; hayret ediyorsun. Bakıyorsun aynı camide namaz kılıyorlar, aynı imamın arkasında namaza duruyorlar, aynı dergâha yöneliyorlar, aynı peygambere bağlılar, aynı Kur'an'ı okuyorlar, aynı Allah'ın kulları, aynı yolun yolcusu...
--E bu ne hal?..
--Hocam sorma, affedemiyorum bunu! Öyle bir şeyler yaptı ki, işte sildim onu defterden, sevmiyorum, saymıyorum.
Haa o köşkler, insanları afveden, gayzını yutan, yâni kızgınlığına hakim olup, kızgınlığının gereğini yapmayıp kendisini tutan ve kendisine karşı kabahat işlemiş, gerçekten kusurlu kimseleri afvedenler içindir.
(Vallàhu yuhibbül muhsinîn) "Allah muhsin kulları sever." Sabahleyin de söylemiştim, hani sabahın evvelinde dört rekat namaz kılanlar muhsinler zümresinden olurmuş. Makam-ı ihsâna ulaşmış, ihsân ile hareket eden, yaptığı şeyi güzel yapan kullar mânâsına... Onları sever. Sevdiği için, bunlar affedici kullar diye, bunlar kızgınlığını yutan kullar diye Allah onlara o köşkleri verecek.
Biliyorsunuz burada din görevlisi birisi vardı senelerce önce, ben tanımam, hiç de yüzünü görmedim. Ben gelmeden bizim arkadaşlar demişler ki:
--Hocamız gelecek, Broadmeadows Camisi'nde Hocamız konuşma yapsın!
--Yok olmaz.
--Niye olmaz?
--Olmaz...
Beyin elinde selahiyet var ya, saltanat var ya; olmaz. E, niye olmaz yahu? Olmaz. Beni tanımaz, ben onu tanımam ama, olmaz.
Tabii bizim arkadaşlar üzülmüşler, ben de üzüldüm. Ben iki kat üzüldüm, dedim ki: "Yâhu sanki yalvaran bir insanmış durumuna düşürdünüz beni! Sanki ben ona Allah rızası için ne olur bana müsade edin de bir konuşma yapayım mı diyorum? Yalvaran bir insan mıyım ben?.. Yeni Cami'nin önünde dilencilik mi yapıyoruz? Yalvaran bir insan değilim elhamdü lillâh... Muhtaç değiliz, mecbur değiliz, ona da üzüldüm. Neyse, tabii imtihan hepsi.
Arkadaşlar ne yapmışlar? Tam o camiye yakın bir yerde, spor salonunu tutmuşlar. Kocaman bir salon, cami kadar, camiden büyük; işte orda bir konuşma yaptık. Orda bir hadis-i şerif geçti o konuşmada, hatırlıyorum; Allah denk düşürdü o hadis-i şerifi:
İki kul mahkemei kübrâda, diz çökmüşler Allah'ın divanında, başları yerde... Hadi bakalım kaldır başını da göreyim seni? Allah'ın divanı burası, böyle etrafa bak bakalım?
Şimdi İSKİ'nin müdürü bilmem ne Göknel, televizyonda görüyorsun; sanık sandalyesinde oturuyor, bir oraya bakıyor gülüyor, bir bu tarafa bakıyor gülüyor; karşısına işaret ediyor, bilmem ne yapıyor... Hadi bakalım Allah'ın divanında başını kaldır da göreyim seni?
Hadis-i şerif, Ömer RA'den rivayet edilmişti. İki kişi diz çökmüş, tir tir titriyor, muhakeme oluyor. Başları da yerde, etrafı göremiyor. Birisi ötekisinden hak istiyor diyor ki:
"--Yâ Rabbi, bu bana dünyada haksızlık etmişti, zulmetmişti, benim bunun üzerinde hakkım var, hakkımı istiyorum!" diyor.
Hazret-i Ömer bunu söylerken ağlamış. Her hak sahibi hakkını isteyecek haksızdan, kolay değil, alacak çatır çatır, ağlamış.
"--Ee, ver buna hakkını!" diyor Allah-u Teâlâ Hazretleri.
Zaten vere vere kalmamış, iflâs durumuna düşmüş; hakkını buna verince, cennete girecek hiç sermayesi kalmıyor, cehenneme gidecek. Yâni zulüm görmüş olan şahıs bu hakkı alınca, terazisi ağır basıyor, kurtuluyor, cennete gitme durumuna geliyor. Yâni iş kritik noktada; birisinden hakkını alıp terazinin bu tarafına koyduğu zaman, bu kurtuluyor. Ama bu hak alınan insan batıyor, cehennemlik oluyor.
Şimdi hakkını isteyince, Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:
--Ey kulum, kaldır başını bak!
Başı böyle yere eğik muhakeme oluyor ya... Yâni işin dehşeti insanın gözünün önüne geliyor, bazı hadis-i şeriflerdeki kelimelerden... Başını bir kaldırıyor: Ooo, karşıda köşkler var... Nasıl köşkler?.. Mücevheratla duvarları örülmüş, inciler dizilmiş kenarlarına, şahâne köşkler var, tariflere sığmaz köşkler... Unutuyor mahkemeyi filan, o köşklerin güzelliğinden... Bu bizimki, hak isteyen diyorki:
--Yâ Rabbi, bu köşkler kimin böyle?
Allah-u Teâlâ Hazretleri birden cevap vermiyor:
--Bedelini verenin! Kim parasını verirse, onun bu köşkler.
Diyor ki:
--Yâ Rabbi, bunlar hangi peygamberin? Cennetteki hangi şehidin köşkü?..
--Hayır; peygamberin değil, şehidin değil, kim parasını verirse onun!
Diyor ki:
--Yâ Rabbi, kim bunun parasına güç yetirebilir?
Cennet köşkü bu, Melbourn'da deniz kenarında bir şey almıyorsun ki, bina almıyorsun ki, cennetin köşkü... Böyle mücevherle yapılmış, bilmem kaç bin odası olan, kaç bin burcu olan, her burcunda kaç bin tane şusu olan, busu olan cennet köşkü bu, oyuncak mı?.. Kim buna güç yetirebilir, kim alabilir bu köşkü?..
Diyor ki:
--Sen alabilirsin!
--Nasıl alabilirim ya Rabbi?..
--Bu köşkler kardeşlerini affedenler için hazırlanmıştır. Müslüman kardeşlerinin kusurlarını, kendisine karşı işlemiş olduğu suçu, zulmü, kusuru afvetmiş olanlar içindir bu köşk...
Diyor ki:
--Yâni ben bu kardeşimi affetsem ben de alacak mıyım?
--Alabilirsin...
--Affettim yâ Rabbi, diyor.
Köşkün güzelliğinden, kardeşinden hak istemekten vaz geçiyor; tamam, köşk onun... Cennetlik oluyor, köşkün sahibi olduğu için cennete hızlı hızlı koşmağa başlıyor. Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:
--Dur, nereye gidiyorsun?
--Ya Rabbi, köşküme... Köşk benim ya hani, aldım ya, köşküme gidiyorum.
Diyor ki:
--Dön geriye, sen hakkını istemediğin için, kardeşin de cehenneme düşmekten kurtuldu. Tut elinden, onu da cennete götür!..
Elinden tutuyor, dost oluyorlar, beraber cennete giriyorlar.
Bu hadis-i şerifi anlattıktan sonra, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"--Ey müslümanlar, Allah'tan korkun, aranızı islah eylesin, aranızdaki kırgınlıkları izâle eyleyin, düzeltin! Boş verin bu fâni dünyanın ufak tefek kırgınlıklarını, çekişmelerini... Çünkü bak, Allah bile iki kulunun arasını düzeltmek için neler yapıyor: Köşkü gösteriyor, onu sevdirtiyor, onun aşkına affettirtiyor; onu da kurtarıyor, cennete sokuyor."
Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim, gayzını yutmak, kızgınlığını yutmak, insanları affetmek, bu güzel köşklere sahip olmanın vasıtasıdır. Bu köşkleri Peygamber Efendimiz Mi'rac yolculuğunda görmüş.
(Linüriyehû min âyâtinâ) dediği, "Ayetlerimizden göstermek için onu bir İsrâ ve Mi'raca tabi tuttuk." diyor ya ayet-i kerimede; işte gördüğü şeylerden bir tanesini, meselâ bu hadis-i şerifte buluyoruz.
Şimdi bu hadisi şeriflerin hepsini toplasak, kocaman bir Mi'rac kitabı olur; neler gördü vs. hepsi teferruatı ile çıkar karşımıza... Tamam