Mi'rac'da Görülenler(Ve reeytü îsâ racülen merbûal-halk) "İsâ AS'ı gördüm, şöyle orta boylu, orta yapıda bir adam şeklinde; (ilel-humrati vel-beyaz) kırmızı beyaz tenli, (sebetır-re's) saçı düz..." İsâ AS'ı da saçı uzunca düz, kırmızı beyaz tenli, orta boylu bir kimse olarak görmüş.
(Ve reeytü mâliken hàzinin-nâri ved-deccâl) Cehennemin bekçisi Malik isimli meleği de gördüm, ve Deccal'i de gördüm." diyor.
Demek ki, ayet-i kerimede;
(Li-nüriyehû min âyâtinâ) "O peygambere ayetlerimizi gösterelim" dediği, demek ki neler neler görmüş. Gördüğü şeylerden iki tanesini hadis kitaplarından okuduk.
Bir de bu cildi alalım, burada da akşam şöyle sayfaları kıvırdım. Bir hadis-i şerif de burda olacak. Evet, bu da İbn-i Abbas'tan. Buharî'de var, Taberânî'de var ve diğer ravilerde var...
(Urice bî hattâ zahartu bimüsteven sümia fîhi sarîfel aklâm.) "Mi'rac'da yükseltildim, bir düz yere ulaştım ki, bir mertebeye ulaştım ki, orada kaderin kalemlerinin yazışının cızırtısını işittim."
Bir başka hadisi şerif:
(Urice bî iles-semâ') "Mi'rac'da göge yükseltildim. (femâ memerertü bi-semâin) Hangi semâdan geçersem, (illâ vecedtü fîhâ ismî) ismimi orda yazılmış gördüm. (mektûben muhammedün rasûlüllah, ve ebû bekrinis-sıddîk halefî) Ebûbekr-i Sıddîk da benden sonra halife olacak diye yazılı gördüm." diyor bu hadis-i şerifte.
f. Burak
İmam Müslim (Rh.A), sahih kitabında buyuruyor, Enes ibn-i Mâlik RA Peygamber Efendimiz'den bu hadis-i şerifi rivayet etmiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:
(Ütîtü bil-burâk) Bana Burak getirildi. (ve hüve dâbbetün ebyadu tavîlün) Bu böyle beyaz renkli uzun bir binektir. (fevkal-hımâri ve dûnel-bağli) Merkepten daha büyükçe, katırdan biraz daha küçükçe böyle bir uzunca binektir. (Yadau hàfirahû inde müntehâ tarfihî) Gözün gördüğü yere ayağının tırnağını basıyor, trak oraya gidiyor. Öbür tarafa basıyor, trak oraya gidiyor. Yâni göz görme mesafesine trak trak öyle gidiyor. Böyle bir şey.
(Kàle: Ferakibtühû) "Bu Burağa bindim, (hattâ eteytü beytel-makdîs) nihâyet Beyt-i Makdis'e, yâni Kuds-ü Şerife vardım." diye başlıyor bu hadis-i şerif.
Şimdi muhterem kardeşlerim, biliyorsunuz Peygamber SAS Efendimiz İsrâ mucizesinde Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerif'e Burak ile gitti. Burak'ı kendisi böyle tarif ediyor. Tabii Burak niçin böyle diye isimlendirilmiş, hangi kelimeden geliyor Burak?.. Berk Arapçada şimşek demek; Burak ordan geliyor, kök olarak aynı kökten geliyor. Şimşek gibi gittiği için bu ismi almış, şimşek gibi gidiyor. Yâni gözün gördüğü yere adımını atıyor, fırt oraya varıyor fırt oraya varıyor, öyle gidiyor. Şimdi burakla Kudüs'e gitti, Kuds-ü Şerif'e kadar seyahati Burak'la oldu.
Mi'rac, insanı yükselten alet demek. Nedir insanı yükselten alet? Asansör. Asansöre binersin alt kattan, ondan sonra düğmeyi basarsın, "Vuuuuup..." yükselirsin; Mi'rac bu mânâya geliyor, yâni kelime mânâsı olarak böyle.
g. Cebrâil AS
Demek ki Burak'la Kuds-ü Şerif'e kadar geldi, Mi'racla göklere yükseldi. Sonra, nereye kadar geldiler? Cebrâil AS refakatinde işte bu hadislerde okuduğumuz müşahadeleri gördü. Her semada neler gördüğünü burda göreceğiz şimdi bu uzun hadisi şerifte. Nihayet Sidret'ül Müntehâ'ya kadar vardılar, Cebrâil AS'la. Sidret'ül Münteha'da, bakın ne buyuruyor burda bir hadisi şerifi atlamıştık, o aklıma geldi, onu buldum şimdi:
(Lemmâ kâne leyletu üsriye bî) "Benim İsrâ mucizesiyle o götürüldüğüm gecede; (merartü bil-meleil-a'lâ) Mele-i A'lâ'ya uğradım. (ve cibrilü kelhilsül-bâlî min haşyetillâhu azze ve celle) Cebrâil AS Allah'ın haşyetinden, havfından, Allah korkusundan eski bir kilim gibi titriyordu. Allah'ın heybetinden, hasyetinden, Allah'ın en yakın, en büyük meleği Cebrâil AS'ı Mele-i A'lâ'da böyle tir tir titrerken gördüm." diyor.
Aziz ve muhterem kardeşlerim, bunları hafızanızda canlandırın. Cebrâil AS'ın günahı var mı?.. Yok. Melekler günah işlemezler, Allah'ın ne emretmişse onu yaparlar. Günah işleme durumları yok meleklerin, şeytana uyma durumları yok...
(Yef'alûne mâ yü'merûn) "Ne emrolunduysa onu yaparlar." Cebrâil'in günahı var mı? Yok. Cebrâil nasıl bir melek? Allah'ın dört büyük meleği var: Cebrâil, İsrâfil, Mikâil, Azrâil... En meşhur dört meleğinden birisi, Cebrâil AS çok yüksek makamlı, çok yüksek rütbeli bir melek.
Bu Cebrâil Mele-i A'lâ'da, Sidre-i Müntehâ'nın yanında bir buruşuk kilim gibi Allah korkusundan tir tir titrerse; biz ne oluyoruz be kardeşlerim?.. Biz günahlara batmış, âsî, mücrim insanlar, biz ne oluyoruz?.. Neye güveniyoruz, nasıl gülüyoruz, nasıl yaşıyoruz, ne biçim müslümanız?.. Niye titremiyoruz, niye tam müslüman olmak için gayrete gelmiyoruz, niye silkinmiyoruz?.. Nedir bizim bu kasvetimiz, katılığımız, laf anlamazlığımız, söz dinlemezliğimiz, akıbet düşünmezliğimiz; nedir yâni?..
Sidre-i Müntehâ'ya kadar Cebrâil Aleyhisselâm'la geldi de, neler gördü neler... Cebrâil AS'la beraber yolculuğunda, sordu:
--Yâ Cebrâil bu nedir, yâ Cebrâil bu kim, bu köşkler ne?..
Bir çok şeyleri görerek gidiyor tabii, Cebrâil Aleyhisselâm da bilgi veriyor.
Sidre bir çeşit ağaçtır, sidre ağacı derler. Bizim sedir ağacı dediğimiz, çamın en kaliteli cinsinden büyük bir ağaçtır. Sidre-i Müntehâ, işin en sonu demek. Müntehâ sonu demek, nihayeti demek. Sidre-i Müntehâ ahirette öyle bir mânevî ağaç ki, melekler oraya kadar gidebiliyor, hudut orası... Oraya geldiler, Cebrâil AS durdu, Peygamber Efendimiz de durdu. Cebrâil AS dedi ki:
"--Yâ Muhammed Mustafa, bu kadar benden. Benim yaradılışım müsait değil, burası son, tehlike. Sidre-i Müntehâ'dan ötesi melekler için gidilecek bir yer değil!" dedi, daha öteye Cebrâil AS gidemedi.
Peygamber-i Zişanımız SAS mahzun oldu. Şimdi ben bu bilmediğim yerlerde, Cebrâil AS da gelmezse benim halim nice olur diye mahzun oldu.
h. Huzur-u Rabbül-Alemîn'e Varış
Ondan sonra, işi şiire döküyorum. Sizin kitap satış bölümünden mevlüd kitapları aldım, ordan okuyalım:
Söyleşirken Cebrâil ile kelâm,
Geldi Refref önüne verdi selâm.

Cebrâil AS:
"--Ben burdan öteye gidemem, gidersem yanarım yâ Muhammed-i Mustafâ! Burdan sonrasını sen gideceksin, bana gitmek yok!" dedi.
Böyle Cebrâil AS ile konuşurlarken, Refref önüne geldi Peygamber Efendimiz'in, Peygamber Efendimize selâm verdi.
Şimdi Refref nedir? O da bir çeşit vasıta ama; tabii görmeyen bilmez. Yâni köre kırmızı renkle yeşil rengin arasındaki farkı nasıl anlatacaksın?
--Aman kardeşim güllerin rengine bak kıp kırmızı, aman yeşil yaprakların arasında ne kadar güzel!
Yapışıyor eteğinden tutuyor:
--Kardeşim kırmızı ne demek, yeşil ne demek?
--E, kardeşim sen körsün, ben şimdi sana kırmızıyla yeşili nasıl anlatayım? Sen renkleri bilmiyorsun ki, mümkün değil sana anlatmam.
Peygamber Efendimi'ze Burak şöyle bir merkepten büyükçe bir şey halinde görünmüş; Refref de ayrı bir varlık, yeşil renkli bir varlık... Ona bindi.
Tabii Allah-u Teâlâ Hazretleri, insanların anlayamadığı şeyleri anlayacağı şekle sokuyor. Dün akşam söylemiştim, hani kabirde güzel yüzlü bir insan görüyor. Soruyor:
--Aman canım kardeşim seni çok sevdim, sen kimsin? Tam burda ben yalnızlıktan korkarken, titrerken seni gördüm sevindim, sen kimsin?
--Ben senin okumakta olduğun Tebâreke Sûresi'yim.
Tebâreke Suresi'ni Allah ona bir arkadaş olacak, insan oğlunun anlayacağı bir şekil verip öyle gönderiyor onun yanına; her şeye kàdir.
Yâni, biz mahlûk dediğimiz şeyler neyiz? Hücrelerden meydana gelmişiz. Hücreler nerden meydana gelmiş? Moleküllerden meydana gelmiş. Moleküller nerden meydana gelmiş? Atomlardan meydana gelmiş. Atomlar nerden meydana gelmiş? Elektronlardan, pozitronlardan, nötronlardan ve sâireden meydana gelmiş. Onlar nerden meydana gelmiş? (Quantum) enerji paketlerinden meydana gelmiş. Paket dediğimiz kocaman, kırmızı fiyonklu hediye paketi değil, küçücük... Yâni, onları bir araya getiriyor da, atom yapıyor Allah.
Atomları da görmek mümkün değil, çok küçük şeyler. Enerjiler yoğunlaşıyor, şekle giriyor, düzene giriyor, atom oluyor. Atomlar şekilleşiyor hizaya geliyor, molekül oluyor. Molekülden maddeyi meydana getiriyor. Maddeden canlı ve cansız varlıkları yaratıyor.
(Tebârekallàhu ahsenül-hàlikîn) [Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.] Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ neleri, nasıl yaratıyor?.. Bir tohumdan koca ağaç çıkıyor, bir küçücük şeyden koca bir mahluk çıkıyor karşına... Fetebârekallàhu ahsenül hàlikîn... Öyle güzel yaratmış.
(Ve hüve bi-külli halkın alîm) "Her çeşit yaratmayı bilir, en iyi bilir." Yaratmanın tek şekli yok ki, kàdir-i mutlak, her şeye kàdir Allah-u Teâlâ Hazretleri...
Şimdi muhterem kardeşlerim:
Bir feza oldu o demde rû-nümâ,
Ne mekân var anda ne arz u semâ.

Öyle bir yazmış ki Süleyman Çelebi bu Mevlid'i, vallahi böyle insanı mum gibi eritir hayran eder, hasta eder bayıltır yâni. İçi gidiyor insanın... Öyle edepli yazmış, öyle güzel kelimeler kullanmış, öyle yerli yerinde anlatmışki; Mevlid-i Şerif'i ezberlemek lâzım, ama böyle çay içer gibi, güzel bir meşrubat içer gibi, yudum yudum... Böyle balla, kaymakla bir şey yer gibi, tadını çıkarta çıkarta...
Bir fezâ oldu o demde rû-nümâ,
Ne mekân var anda, ne arz u semâ...

Rû-nümâ ne demek? Bilmez bizim ahali, çünkü Farsça... Rû-nümâ olmak, görünmek, yüz göstermek demek. Rû, yüz demek; nümâ göstermek kökünden geliyor. Bir alan, feza, bir boşluk göründü o zaman Rasûlüllah'ın gözüne ama; ne mekân var orda, ne arz var, ne yeryüzü, ne de semâ var... Ne yer var, ne gök var, ne mekân var. Nasıl isimlendiriyor?
Kim ne hàlîdir ne mâlî ol mahâl,
Akl ü fikr etmez o hâli fehm ü hâl.

Bu mahaller, bu fezâya, Rasûlüllah'ın geldiği o fezâya ne diyeceğiz? Bir şey denmez. Ne hàlîdir, ne boştur; ne mâlîdir, ne doludur. Tarifine bak: Ne bomboştur, ne de doludur ol mahal. Akıl ve fikir bu meseleyi çözemez, anlayamaz, fehmedemez, halledemez bu işin esrarını... Öyle bir yer, öyle bir şey ki; ne mekân var, ne arz var, ne semâ var... Ne dolu, ne boş...
Ref' olup ol Şâh'a yetmişbin hicâb,
Nûr-u tevhid açtı vechinden nikàb.

Rasûlüllah SAS'e yetmişer binlik zulmetten nurdan hicapların hepsi kaldırıldı. Hicab ne demek? Perde... Perdeler kaldırıldı Rasûlüllah SAS'in önünden; yetmişbin nurdan hicaplar, yetmişbin zulmetten perdeler hepsi kaldırıldı. Görünsün diye, görünmesi gereken şey görünsün diye, tevhid nuru yüzünden peçeyi kaldırdı.
Tarife bak, tüyleri diken diken oluyor insanın! Tevhid, lâ ilâhe illallah... Yetmişbin hicap gitti, tevhidin nuru yüzünden peçeyi kaldırdı. Peçeyi taktımı, kadının yüzünü göremiyorsun. Onları hatırlatıyor, öyle anlatıyor ama, öyle usta anlatıyor ki Süleyman Çelebi; yâni elini bırakıp ayağını öpeceksin mübareğin... Öyle üstad... Söz işte böyle söylenir.
Her birinden geçer iken ileru,
Emr olurdu, yâ Muhammed gel beru!

Her bir perdeden ileriye doğru geçerken, her seferinde tekrar, "Daha yakına gel ey Muhammed, gel beriye, beriye gel!" diye emr olurdu taraf-ı İlâhîden.
Çün kamusun görüben geçti öte,
Vardı erişti ol ulu hazrete...

Bütün bu perdeleri bekleye bekleye edeble yürüyor. Ne yapayım diye duruyor, "Beri gel!" deniyor. Duruyor, "Beri gel!" deniyor; duruyor, "Beri gel!" deniyor. Edeple geçti ötelere, ötelere... Vardı erişti ol ulu hazrete.
Burdaki hazret, huzur demektir. Lisan bilmek çok önemli. Siz İngilizce biliyorsunuz, ben bilmiyorum. Böyle konuşanlara bakıyorum, ne dedi diyorum, anlamıyorum. Lisan bilmemek zor, lisan bilmek de çok güzel bir şey... "Ol ulu hazrete vardı." ne demek? O huzur-u İlâhîye, azametli ulu dergâha vardı demek.
Burda hazret'i büyük yazmış neşreden, bunu bilmiyor; hazret Allah sanıyor, ondan büyük yazmış. Hazret, huzur demek... O ulu huzura vardı, huzur-u İlâhiye vardı demek.
Şeş cihetten Ol münezzeh Zül-Celâl,
Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemâl.

İşte burda Ol'u büyük yaz bakalım, Zül-Celâlı büyük yaz; işte burda Allah kasdediliyor. "Altı cihetten münezzeh olan o Zül-Celâl Mevlâ."
Altı cihet nedir? Kabaca insanın altı ciheti var: Önü var, ardı var, sağı var, solu var, yukarısı var, aşağısı var... Şeş, altı demek. Şeşi beş görmek deniliyor ya... İşte ordan biliyorsunuz.
O altı cihetten münezzeh Zül-Celâl ne demek yâni? Mekân izafe edilemez Allah'a; Allah-u Teâlâ Hazretleri mekandan da munezzehtir, zamandan da munezzehtir. Zamanı, mekânı o yaratmıştır.
Bî-kem u keyf ne demek? Çok önemli bu iki kelime. Keyfiyetsiz ve kem'iyetsiz, niceliksiz, niteliksiz. Yâni, vasfını söylemek mümkün değil, miktarı söylemek mümkün değil. Vasıf miktar söyleyemeyeceğin bir şekilde, tarife sığmaz bir şekilde ona cemâlini gösterdi Mevlâ...
Nasıl?.. Nasılın cevabı şöyledir denilemez, vasıf söylenemez. Ne kadar?.. Miktar söylenemez. Bî kem ü keyf, keyfiyetsiz, kemiyetsiz... Edebini gösteriyor, yâni bilmediğini böyle tarif eder insan. Yâni keyfiyetsiz, kemiyetsiz Allah-u Teâlâ Hazretleri cemâlini Rasûlüne gösterdi. Nasıl? Kelimeler yetmez, sıfatlar yetmez kullanılmaz.
Zâten ol Sultan-ı mâ zâgal basar,
Eylemişti Hakk'a tahsîs-i nazar.

Bak şimdi, sözlerin büyüklüğüne bak. "Mâ zâgal basar" ayetiyle övülen o Rasûlüllah SAS var ya; zâten o sultan, o Rasûlüllah hep Hakk'a nazar ediyordu, ömrü boyunca Cenab-ı Hakk'ın müşahedesindeydi. Zaten ömrü boyunca hep Rasûlüllah nazarını, bakışını Allah'a tahsis etmişti, yâni hep ona bakıyordu."
Yeni bir meyva getirseler önüne, işte bu yeni hurma, yeni mevsimin hurması; ilk defa ağaçtan kopardık sana getirdik; öpüp gözlerine sürerdi. Rabbim bunu yeni yaratmış, kudret-i İlâhinin fabrikasından yeni çıkmış diye gözüne sürerdi. Nereye baksa Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin kudretini görürdü, kudretini söylerdi.
Ne işi yapsa dua ederek yapardı. Yemeğe dua ile otururdu, yemekten dua ile kalkardı. Elbisesini dua ile giyerdi, dua ile çıkartırdı. Yatağa dua ile yatardı, yataktan dua ile kalkardı. Yüz numaraya dua ile girerdi, yüz numaradan dua ile çıkardı. Abdest alırken dua ederdi, oruç tutarken dua ederdi, namazda dua ederdi... Yâni her anı Allah ile beraber idi zâten...
Aşikâre gördü Rabbül-İzzeti,
Ahirette öyle görür ümmeti.

Hep ömrü Allah'ın kudretini müşahade etmekle, ona nazar etmekle geçiyordu amma; o izzet sahibi Mevlâ'yı o zaman aşikâre gördü. Sözün kuvvetine bak!.. Ahirette öyle görür ümmeti.. "Göster cemâlin şem'ini, /Yansın od'a pervaneler." Yâ Rabbi bize de cemâlini göster, bizi mahrum eyleme!
Sözlerin güzelliğine bak! Keseceğim bir yerde ama kesilmiyor, o kadar güzel akıyor:
Bî-huruf u lafz u savt ol Pâdişâh,
Mustafâ'ya söyledi bî-iştibâh.

"Harfler olmadan, kelimeler olmadan, ses olmadan, ol alemlerin padişahı Allah-u Teâlâ, Rabbül-àlemîn, Mustafa'ya söyledi. Şeksiz şüphesiz konuşma oldu aralarında, şek şüphe yok ama; harfsiz, kelimesiz... Ses ile değil, başka bir şekilde Allah-u Teâlâ Hazretleri Mustafa'yla konuştu."
Ne kadar güzel anlatıyor olayları, mübareğin seçtiği kelimelere bakın, anlatışındaki edebine bakın: (Bî-huruf u lafz u savt ol Pâdişâh, Mustafâ'ya söyledi bî-iştibâh.) Bî-iştibâh, şüphesiz demek. Şüphe yok Mustafa'ya söyledi.
Neler dediğini aşağıda anlatıyor:
Dedi kim matlûb u maksûdun benem.
Sevdiğin can ile ma'bûdun benem.

Ya Muhammed, senin matlubun, maksudun işte karşında, benim. Candan sevdiğin ma'budun benim. Şimdi biz de elhamdü lillâh,
(İlâhî ente maksdî ve ridàke matlûbî.) diyoruz. "Yâ Rabbi, maksdum sensin, hedefim sensin, seni istiyorum; senin rızanı kazanmak amacım!" demiş oluyoruz.
Gece gündüz durmayıp istediğin,
N'ola kim görsem cemâlin dediğin.

Hani dünyadayken gece gündüz istiyordun ya ey Resulüm, "Cemâlini bir görsem Rabbimin!" diyordun ya...
Gel Habîbim sana aşık olmuşam,
Cümle halkı sana bende kılmışam.

Gel, ben de seni sevdim, seni habîbullah ettim. Allah'ın habibi Peygamber Efendimiz ya... Habîbullah, Allah'ın sevgilisi demek.
Ne murâdın var ise idem revâ,
Eyleyem bir derde bin türlü devâ.

"İşte ne istiyorsan, muradını sana vereyim!" Revâ, ifa etmek, yerinde yürütmek yapmak demek... Yâni, "Bir derdin varsa söyle, bin türlü deva vereyim! Dile benden ey Rasûlüm, iste!" diyor.
Mustafâ dedi eyâ Rabb-i Rahîm,
Ey hatâ-pûş u atâsı çok kerîm.

Ol zaif ümmetlerin hali n'ola?
Hazretine nice anlar yol bula?
Muhammed-i Mustafâ --sallallàhu aleyhi ve âlihî ve selleme teslîmen kesîrâ-- dedi ki: "Ey benim merhameti çok Rabbim, ey rahmeti geniş Rabbim!" Hatâ-pûş, hataları örten, gaffar-ı zünûb demek. Atâsı çok, ikramı çok olan, yâni ekremül-ekremîn demek.
"Ey settâr-ı uyûb olan, gaffâr-ı zünûb olan, ekremül-ekremîn olan Mevlâm! Şu benim zayıf ümmetlerimin hali ne olacak? Bu huzur-u ilâhiye ermeğe yolu nerden bulacaklar, bilecekler, sana nasıl gelecekler onlar?"
Gece gündüz işleri isyan kamu,
Korkaram ki yerleri ola tamu.

"Hepsinin işleri gece gündüz âsi olmak, günah işlemek... Korkuyorum ki bu ümmetim bu gidişle, bu hatalarla cehenneme düşerler."
Tamu, cehennem demek eski Türkçede. Uçmak, cennet demek; tamu, cehennem demek. Bu benim zayıf ümmetlerim gece gündüz isyan işliyorlar, korkarım ki yerleri cehennem olur.
Yâ İlâhi hazretinden hacetim,
Bu durur kim ola makbul ümmetim.

"Yâ Rabbi, benden muradımı sordun, söyleyeyim: Senden hacetim, isteğim, muradım şudur ki, ümmetimi kabul et yâ Rabbi, ümmetim makbul ümmet olsun, ümmetime rahmeyle!"
Hak Teâlâ'dan erişti bir nidâ,
Yâ Muhammed, ben sana kıldım atâ.

Allah-u Teâlâ Hazretleri'nden bir nida erişti ve buyurdu ki Mevlamız: "Ey Muhammed, ben sana istediğini ihsân eyledim." Atâ etmek, ihsan etmek, vermek demek.
Ümmetini sana verdim ey Habîb,
Cennetimi anlara kıldım nasîb.

"Ümmetini sana bağışladım, cennetimi de onlara ihsan eyledim." diyor.
Şimdi burdan sayfaları geriye doğru götüreceğim, şurda doğum bölümünde bir şey vardı; Rasûlüllah SAS doğmuş, orada Süleyman Çelebi bir söz söylüyor ki, yenilir yutulur bir söz değil. Peygamberimizin doğumunu anlattığı bölümde bir söz söylüyor ki, çok önemli muhterem kardeşlerim. Diyor ki: Peygamberi Zişanımız doğduğu zaman böyle parmağını kaldırmış tevhid ediyor. Daha doğum halinde bebek, parmağını kaldırmış "Lâ ilâhe illallah" diyor. Annesi Amine Hatun'un rivayetine göre, "Ümmetim, ümmetim..." diyormuş.
Kulağım ağzına verdim dinledim,
Söylediği sözü ol dem anladım,

Hakka bağlayıp gönülden himmeti,
Der idi kim ümmeti vâ ümmeti.
Böyle anlatıyor. Yâni daha bebekken: "Ey benim ümmetim, ne olacak benim ümmetim?" diyormuş. Şimdi bunu anlatıyor da aşağıdaki beyit:
Tıfl iken ol diler idi ümmetin,
Sen kocaldın terk edersin sünnetin.

"O çocukken seni düşünüp ümmetim diyor, sen kocaldın ihtiyarladın; aklı başında insansın; sen onun sünnetini terk ediyorsun."
Allah-u Teâlâ Hazretleri sünnetine sarılmayı nasib etsin, yolunda yürümeyi nasib etsin, sevdiği ümmet olmayı nasib etsin... Firdevs-i A'lâ'da Habib-i edibine bizi komşu eylesin, köşkünün yanında ihsân eylesin... Havz-ı Kevserinden doya doya içmeyi nasib eylesin, cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin. Allah cümlenizden razı olsun...
Muhterem kardeşlerim, bizim suçlarımız kusurlarımız çok; yâni biz kendimizi namaz kılıyoruz diye adam sanıyoruz, efe gibi dolaşıyoruz ortada... İnsan ariflerin sözlerini okuyunca, onların laflarını anlayınca, biraz anlayacak duruma gelince; ne kadar kusurlu olduğunu anlıyor.
Allah bizi afv u mağfiret eylesin...