Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksà'yaNasıl götürülür?.. Eski insanlar kitaplarda çok uzun sözler söylemişler, ben tebessümle okuyorum. Bugünün insanları kardeşlerimin hiç tereddüt ettiğini zannetmiyorum. Hiç tereddüt etmezler. Yâni Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin kudretinin karşısında bir şey mi bu?.. Allah-u Teàlâ Hazretleri kulunu alıp Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerif'e getirmekten aciz mi?..
Şimdi televizyonda uzay yolu filân diye filmler oluyor. Işınlıyorlar, ordan o tarafa gidiyor şahıs. Herkesin de aklı yatıyor bu işe... Yâni, "Bu nasıl ışınlanıyor da, bu cisim öbür tarafa nasıl gidiyor?" demiyor artık liseli gençler. Hepsi bunu normal karşılıyor.
Onun için, bu işin nasıl olduğuna dair uzun boylu, akla göre söz söylemeye lüzum yok... Aziz Mahmud-u Hüdâî KS, zamanının kutbu, demiş ki bir şiirinde:
Akla kalma er tecellî nûruna,
Şem'a hâcet kalmaz erdikte sabah...

"Ey kardeşim, sen böyle bazı şeyleri aklınla ölçmeye kalkma, akıl terazisine kalma; çünkü sabah olduğu zaman muma ihtiyaç kalmaz ki! Tecelli nuruna er!"
O zaman akıl bir mum gibidir, aydınlatıyor karanlıkları. Her tarafı da aydınlatamıyor. Hasta oluyorsun, doktorlara gidiyorsun; o kadar ihtisas dalları var, hastalığını bilemiyorlar insanın, tedavi edemiyorlar. Bir mesele zihnine takılıyor, gidiyorsun, alimlere soruyorsun; çaresini bulamıyorlar. Bir çok esrârı var kâinâtın, çözmek mümkün değil...
Onun için tecellî nuruna ererse insan, orda her türlü şey olur. Akıl çok kuvvetli bir alet değil, bir alet ama çok kuvvetli değil...
İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zîrâ o terâzi bu kadar sıkleti çekmez.

Yüksek meseleler bu terazide tartılamaz. Bu terazinin bir kapasitesi var. Çok uzun boylu şeyler bunun üstünde tartılamaz. Bakkal terazisinin kapasitesi 25 kilo kadardır. Ona getirip birbuçuk tonluk bir şeyi koyacak olursan, terazi devrilir. Devrilmezse, ezilir, yamyassı olur. Terâzinin bir tâkati var. Akıl da öyle...
Eğer insan nûr-u tecellîye ererse, Allah-u Teàlâ Hazretleri o zaman gösterir, anlatır, anlar.
Bir gecede Mescid-i Haram'dan, bizim Kâbe dediğimiz mübarek binanın bulunduğu yerden, bugün bizim Kudüs dediğimiz, Mescid-i Aksà'nın bulunduğu şehre, Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz'i götürdü.
--Rüya ile götürmüştür, rüyasında görmüştür...
Rüyasında olsa, o kadar öğünülecek bir şey yok ki; herkes rüya görür, neler görür, nereleri gezer. Rüya ile değil... Ayet-i kerime'de buyruluyor ki:
(Mâ zâğal-basaru vemâ tağà) "Göz kaymadı ve edepsizlik etmedi." Demek ki, gözle görülecek hadiseler cereyan etmiş. Basîretle değil de basarla olan hadiseler cereyan etmiş. Hocanın yatsı namazının ilk rekâtında okuduğu ayet-i kerime İsrâ Sûresi'nin ilk ayetidir. Peygamber Efendimiz'in böyle bir gecede Beytullah'tan Kuds-ü Şerife gittiğini ayet-i kerime isbat ediyor, ifade ediyor. Hiçbir mü'min kimsenin tereddüdü kalmayacak şekilde açıkça beyan eylemiş.
Buyurmuş ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamberimizin bu seyahati hakkında, bismillâhir-rahmânir-rahîm:
(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksallezî bâreknâ havlehû linüriyehû min âyâtinâ, innehû hüves-semîul-basîr.)
Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin her türlü noksandan münezzeh olduğunu, her türlü kemal sıfatı ile muttasıf olduğunu; bir şeyi oldurmak istediği zaman, (Kün) "Ol!" dediğini ve o şeyin olduğunu belirtmek için, "Sübhânellezî" diye başlıyor. "Şânı her türlü noksandan münezzehtir o zât-ı celîlin, o Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin..." diye, her türlü noksandan onu tenzih eden sübhan sözüyle başlıyor ayet-i kerime...
Yapar mı?.. Her şeye gücü yeter, ne dilerse öyle yapar. Ölüden diri çıkartır, diriden ölü çıkartır.
Ol dedi bir kerre var oldu cihân,
Olma derse, mahvolur ol dem hemân.

Kâinat nasıl oldu?.. Ol dedi, oldu; oldurmuş... "Olma!" derse, "Yok ol!" derse, bir anda mahvolur. Her şeye kàdir... Yâni bizim zâten nasıl oluyor da, gökyüzünde bu kadar dolaşıp duran yıldızların ortasında, bu vakte kadar sağ salim kalabilmiş olduğumuza şaşmak lâzım!.. Bu mahzâ Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin kudretinin isbatıdır. İnsanın elini kalbine koyup "İnandım sana yâ Rabbi!" demesi için bir sebeptir.
Şu gökyüzünde gördüğünüz yıldızların hepsi dolaşıp duruyor. Birbirlerine çarpmazlar mı, küçücük dünyayı ezip geçmezler mi?.. Bu dünyayı yutmazlar mı, bu dünyayı yakmazlar mı?.. Dünyanın yanında Güneş'in büyüklüğü; Güneş kocaman bir büyük küre, dünya onun yanında toplu iğne başı kadar... Bu kadar azamet karşısında, bu kadar dolaşan varlıkların arasında bir çarpışma olmadan bu dünyamızın böyle durması zâten bir hârikulâde hadise...
Allah-u Teàlâ Hazretleri her türlü noksandan münezzehtir. Bu kâinatın sahibidir. Bu esrarı koyan zât-ı celildir. Ne dilerse öyle yapar. Hem her şeyi bilir, her şeyi istediği şekilde tanzim eder.
Kulunu bir gecede götürdü. Esrâ - yüsrî - isrâen; geceleyin seyahat etmek demek. Araplar geceleyin seyahat ederler. Acaba neden?.. Gündüz 60 derece sıcağın altında gidilmez ki! çatır çatır sıcak, kum var, güneş var, su yok, gölge yok... Ne yaparlar?.. Geceleyin çıktı mı,
Arap geceyi çok sever. Onun için "Arabın yâ leyl'i" derler ya... "Ey gece!" diye onlar geceye medhiyeler yazmışlar, ilâhiler okumuşlar, şiirler yazmışlar.
Geceleyin seyahat ederler, gece seyahati çok bilinen bir şeydir. Bu gece seyahat etmeye esrâ derler. (Esrâ biabdihî) "Kulunu geceleyin götürdü." demek. "Bir gecede, geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksà'ya götüren Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin şânı her türlü noksandan münezzehtir."