Ehline Namazı Emret! Sen de Ona Sabret

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de: “Kendinizi ve ehlinizi ateşten (cehennem azabından) koruyun!” buyuruyor.

Bu âyet, kendimizi ihmal etmeden, sorumlu olduğumuz herkesi hayra, güzelliğe, ibâdet ve güzel ahlâka teşvik etmemizi emrediyor. Anne ve babalar evlatlarından, ağabey ve ablalar küçük kardeşlerinden, işverenler işçilerinden, idareciler idare ettikleri kimselerden… Bu sorumluluk silsilesi, kademe kademe toplumun her kesimini birbirine rabtediyor.

Zaten Müslümanlar olarak, kardeşlerimize “iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak” gibi bir mesûliyetimiz de var. Herkes bilgisi, tecrübesi ve imkânı nisbetinde derece derece bu emrin muhatabı…

Bu, aslında insanlığın da bir gereği… Gözümüzün önünde bile bile kendisini ateşe atan veya uçuruma atlayıp intihar etmeye meyletmiş birisine karşı nasıl kayıtsız kalınamaz ve yardım eli uzatılırsa, bu durum da onunla aynı… Mânen kendisine kıyan, geri dönülmez hatalar yapmak üzere olan birisini görmezden gelmek bir müslümana, hatta bir insana yakışmaz. İslâm’ın koyduğu esaslar da tam bu istikamette…

Gelelim, namaz ile ilgili bir âyet-i kerîmeye…

“Âilene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.” (Tâhâ, 132)

Tâhâ Sûresi’ndeki bu âyet çok ibretli… Girişte zikrettiğimiz, kendimizi ve ehlimizi ateşten korumakla direkt alâkalı… Çünkü namaz ibâdeti, hadîs-i şerifte de buyrulduğu üzere, “dinin direği”… Namazı ihmal eden, dinini ayakta tutmakta zorlanır. İmanla küfür arasındaki en büyük perde de namaz… O hâlde, cennetin yolu, namazı hakkıyla ikame etmekten geçiyor. ALLAH korusun, cehenneme giden yol da namazı ihmal veya terk etmekten…

Cenâb-ı Hak, münâfıkların namaza çağrıldıklarındaki gevşekliklerini şöyle anlatıyor:

“…Onlar (münâfıklar), namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allâh’ı da pek az hatıra getirirler.” (en-Nisa, 142; ayrıca bkz: Tevbe, 54)

Başka bir âyet-i kerîmede ise, helâk edilen toplumların başına gelen felâketin sebebi kendi lisanlarıyla şöyle itirafa dönüşüyor:

“Günahkârlara: «Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?» diye uzaktan uzağa sorarız. Onlar şöyle cevap verirler: «Biz, namaz kılanlardan değildik, yoksulu doyurmuyorduk, (bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk. Cezâ gününü de yalan sayıyorduk, sonunda bize ölüm gelip çattı.” (el-Müddessir, 41-47)

Meryem Sûresi’ndeki bir âyet-i kerîmede de, namaz gibi mühim bir ibâdeti ihmal eden bir kavim hakkında şöyle bir ilâhî tehdid var:

“Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzusuna uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler!..” (Meryem, 59)

Âyette vurgulanan husus çok ibretli…

Namazı bırakmak ile nefsânî arzuların peşinden koşmak, âdeta sebep-sonuç ilişkisi ile birbirine bağlı… Namazı terk eden nefsânî arzularına dalıyor, nefsânî arzularına dalan, namazı terk etmeye başlıyor.

Namaz, Cenâb-ı Hak katında öyle mühim bir ibâdet ki, Rabbimiz, namaza çağıranların alay ve eğlence konusu yapılmasını hoş görmüyor. (el-Mâide, 57-58)

En zor zamanda, düşmanla karşı karşıya kalındığında, ölüm-kalım harbi esnasında bile namazı terk etmek yok… Kur’ân-ı Kerîm’de düşmanın taarruzunun beklendiği sırada nasıl namaz kılınacağı uzun uzun târif ediliyor. (Bkz: Nisâ Sûresi, 101-102) Müteâkib âyet ise şöyle:

“Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allâh’ı zikredin. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz, mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” (en-Nisâ, 103)

O hâlde, namazı önemsemek, hakkını vermek, yaşadığımız müddetçe her türlü menfî şartlar altında bile bütün erkânı ile îfâ ve ikame etmeye çalışmak gerekiyor. Yani ona sabırla, huşûyla devam etmek… Aslında namaz da, sabır gibi önemli ve zor bir ibâdet… Bilhassa îmânın kalbine tam yerleşmediği, Allâh’ı yakînen hissedemeyen kimseler için… Bu durum, âyet-i kerîme ile de tesbit edilmiş:

“Sabır ve namaz ile ALLAH’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allâh’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir vazifedir.” (Bakara, 45)

Demek ki, kalben namazı özleyerek hasretle bekleyecek duruma gelene kadar, namaz, insana zor gelebiliyor. Ama buna sabretmek ve namaza devam etmek lâzım… İnsanın Allâh’a kulluk ederken de sabretmesi (Bkz: Meryem 65), nefsin, şeytanın ve çevrenin tesirlerine karşı direnmesi şart…

Çünkü sabrı da, namazı da ALLAH istiyor. Bizden hiçbir rızık istemeyen, aksine bütün rızkımızı bize fazlasıyla ihsan eden Rabbimiz, bizim namaz ile kendisini yâd etmemizi istiyor. Bizim kıldığımız namaza, onun ihtiyacı mı var? Hâşâ… Namazı, bildiğimiz, bilmediğimiz bütün hikmetleriyle bizim için, bizim fayda ve saadetimiz için istiyor. Çünkü namaz, insanı, bütün kötülüklerden muhafaza ediyor:

“(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar…” (el-Ankebût, 45)

Bu kadar büyük faziletleri ve değeri olan bir ibâdeti, kendi kurtuluşumuz için gerekli gördüğümüz kadar, derece derece sorumlu olduğumuz herkes için de gerekli görmeliyiz. Onun için uygun şartları oluşturmalı, namaz kılınacak zaman ve mekânı hazırlamalı ve “ehlimizi” namaza teşvik etmeliyiz. Cenâb-ı Hak, Hazret-i İsmâil’i yâd ederken:

“…Gerçekten o, sözüne sâdıktı, rasûl ve nebî idi. Ehline (halkına) namazı ve zekâtı emrederdi; Rabbi nezdinde de râzı olunmuş bir kimse idi.” (Meryem, 54-55) buyurmaktadır.

Yani Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına giden yol, aynı zamanda ehline namazı emretmekten geçiyor.

O hâlde, kendimiz için, âilemiz için, Allâh’a yakınlık, günahlardan uzaklaşmak için haydi namaza, haydi felâha…

Melike Şahin