Gece Namazı

“Ey örtünüp bürünen!

Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kuran oku. Doğrusu Biz, sana, taşıması ağır bir söz vahy edeceğiz.
Şüphesiz, gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir. Çünkü gündüz, seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır. Rabbinin adını an; her şeyi bırakıp yalnız O'na yönel.”Müzemmil 1-8


İlk neslin hayatında gece namazı o kadar önemlidir ki bir süre sonra farz olmaktan çıkmasına rağmen birçok sahabe bu ibadete tüm hayatları boyunca devam etmişlerdir.

“Allah rasulü Abdullah İbni Ömer için “Abdullah ne güzeldir keşke birde gece namazı kılsa” der. İbn-i Ömer bu söz üzerine ömrü boyunca hep geceleri az uyuyarak gece namazı kılar.” Buhari ve Müslim.

Gece naşiesi diyor kitabımız gece namazı için (Naşietül leyl). Gece kalkışı…

Teheccüd yani… Gecenin neşesi... Gece okuyuşu, gece zikri ve gece ibadeti...

Nefsi arınışın, iradeyi güçlendirmenin, günün yaralarını sarmanın başlıca yolu…

Geceleri neşelenemediğimizden, namazla ve zikirle dirilemediğimizdendir ki gündüzlerde gönüllerimiz yalın, soğuk ve katı bir hale dönüşmüştür.


Yüreğimizden kopmaya çalışan feryadımızı işitebilmemizin, işittikçe gözyaşlarına boğulmamızın, akıbetimizin endişesi ve sancısıyla kıvranışımızın başlıca yolu teheccüddür. Çoktandır tasavvuf ehline terk ettiğimiz bu neşemizi kazanmalıyız yeniden. Tıpkı ilk nesil gibi…


Aslında, gecenin son namazı olan Vitr namazını gece kılmak sünnetini ihya ederek teheccüde kalkma zorluğunu aşabilir ve bunu alışkanlık edinebiliriz.
Gece namazına başladığımız ilk günlerde elbette bir heyecan olacaktır.

Beklentilerimiz artacak, namazın bizi sihirli bir şekilde değiştirmesini bekleyeceğiz. Ancak bunu hemen göremeyeceğiz elbette. Bir süre sonra bıkkınlık başlayacak hemen birçok şeyde olduğu gibi…

Sabırla yola devam ettiğimizde belki biz farkında olmasak bile bir süre sonra davranışlarımızın değişmeye başladığını, kalbimizin yumuşadığını fark edeceğiz. Kalbimizin üzerindeki küllerin savrulduğunu, közün yeniden alevlendiğini göreceğiz.

1990'ların başında Lübnan’ı ziyaret eden birisi “Hizbullah'ın gençlerini gördüm. Müthişlerdi. Gündüzleri askeri eğitim alıyorlardı. Geceleri ise şevkle, huşuyla gözyaşları içinde ibadet ediyorlardı. Bunu görünce kendi kendime “bu insanlar gerçekten sahabe gibiler ve mutlaka başaracaklar.” dedim” diyor.

İşte başarının, ilahi yardıma mazhar olabilmenin arkasındaki sır.

Niçin böylesi bir değişim ve dönüşümü başlatmak için seferber olmayalım?