Sen Olmasaydın ...




Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım!

Âşıktan mâşuka bir hitaptı bu... En vefâlı âşıktan, âlemleri hürmetine yarattığı habîbine bir hitap... Doğumuyla kâinatı şereflendiren, bereketlendiren, aydınlatan güzele, güzeller güzelinden bir sesleniş...
O kadar ki, Âdem aleyhisselâm dahi, “Muhammed hürmetine ya İlâhî!” diyerek niyazda bulundu da, Rahmân olan Allah, bu ismi nereden bildiğini sorduğunda ona, o cevâben...
“Sen yâ Rabbî! Sen beni yarattığında, arş-ı âlâ'da ikinizin ismini bir arada gördüm. Sen, sevmediğin birinin adını, kendi adınla birlikte bulundurmazsın...” dedi.
Allah, sevmediği birinin ismini, kendi ismiyle birlikte bulundurmazdı evet... O, Muhammed'i sevdi ve ona hitapların en içlisi ile seslendi Kur'ânında: Habîbim...
Sevgi, mayasıydı yaratılışın... Aşk, ateşiydi... Kullarını her biri birbirinden başka biçimlerde şekillendiren Hak, bir hamur misâli farklı şekiller almaya müsâit kıldığı insanı, aşk ile pişirdi.
“Hamdım, piştim, yandım!” diyen âşıklar, O'nun bu ateşinden nasibini alan bahtiyarlardı.
Allah, Habîbi hürmetine yarattığı her kulunu sevdi. Sevdi de, her birinin kalbine, ismini nakşeyledi. Sevmese, emanet eder miydi lâfzını gönüllerimize? Allah, bizi sevdi... Ve aslında, Habîbullah'ın gönlünde, bambaşka bir tecellîyle hayat bulan sevda, her bir kulda da ayrı tecellîlerle yaşamaya devam etti.
Sevenler bildiler ki, rehber Rasûlullah'tır. Zira Allah, aşkının bir ifşâsı niteliğinde, herkesi, Sevgilisini sevmeye, O'na uymaya davet ediyordu. Böylece, bir olmanın, sevgilide fâni olmanın ilk dersini de veriyordu tüm insanlığa... Vakit gelip de rûhunu teslim alacağı zaman Azrâîl, Allah'ın emri ile soracaktı Habîbullâh'a: Dünyayı mı, yoksa Rahmân'ın katındakini mi istersin? Bir kuldu ama, işte, Allah, hayatla ölüm arasındaki tercihi O'na bırakıyor, dilerse al, dilerse orada kalsın diyordu... Dilerse al getir yanıma sevgiliyi... Dilemezse zorlama...
Seven, sevdiğine karşı gelir mi? Âşık diler de sanki, mâşuk dilemez mi vuslatı? Bir âşık ki, bir elime ay, bir elime de güneş verseniz, yine de dâvamdan dönücü değilim diyecek kadar bağlı... Öyle bir Âşık ki, nefsi için zerre kadar hiddetlenmediği halde, Allah'a ve O'nun hükmüne düşman olanlarla savaşacak kadar celâlli...
Bir yanda, çocuklarımızı öpmeyiz diyen bir bedevîye, “Allah, senin kalbinden merhameti söküp almışsa, ben ne yapabilirim?” diye soracak kadar yumuşak; diğer yanda, “Gözümün nûru Fâtıma! Sakın babana güvenip de sapmaya kalkma!
Hırsızlık yapmış olsan, senin de elini Allah'ın emriyle keserim!” diyecek kadar âdil...
Hira'da, Cebrâil ile ilk karşılaşmasının ardından, koşar adımlarla ve titreyerek Hatîce'nin sinesine sığınan ve “Beni örtün! Beni örtün!” nidâsıyla bir rahatlamaya ihtiyaç duyan da O...
Durulmuş ve sükûnete kavuşmuş gönlü ile Kâbe'de namaz kılarken, sırtından aşağı kilolarca işkembe boşaltan zavallıya, hiçbir tepki vermeden, secdesini uzatan da...
Sen, Rabbimin Habîbi!
Sen, Rahmet peygamberi!
Sen, hürmetine güllerin ve dikenin yaratıldığı güzel!
Sen, gönlü buruk yetim!
Sen, masum ve öksüz!
Sen, gittiği her yere bereket götüren!
Sen, altı ciğer pâresini de yitirdiği halde, yine de Allah! diyecek kadar râzı!
Sen, gönlünün gülü Hatice'yi, ömrü boyunca unutmayacak kadar hayırlı!
Sen, Zeyd'in ana- babasına tercih edeceği kadar merhametli!
Sen, Ebû-Bekir'in gönlündeki güzel!
Sen, Ömerin kılıcını gül ile parçalayan...
Sen, gidişiyle Fâtımâ'nın yüreğini dağlayan!
Sen, ilk zamanların şaşkınlığını ve ağırlığını atlattıktan sonra, alabildiğine hafiflemiş ve inanmış bir gönülle, Allah için her zorluğa katlanan yüce insan!
Aşkın ilk demlerinde şaşkın ve korku dolu bir halde durulmayı beklemiş olanlar, Seni seviyorlar.
Bu da nedir? Bu hâl neyin nesidir? diye sorup da, aklın sınırlarını Rahmân'ın lûtfuyla zorlayıp aşmış olanlar, Sana hayranlar.
Onlar biliyorlar ki, sıkıntıları yüklenişin, her türlü hakaret, aşağılama ve küfür karşısında, yine de dimdik, onurlu ve sâdık oluşun, Allah'ın aşkındandır. Onlar hissediyorlar ki, sırf Seni ve yüceler yücesi Allah'ı sevdikleri için, nice sıkıntı, kapılarındadır. Lakin Sen arkamızdasın yâ Rasûlallah! Sen, bizimlesin değil mi?
Bana salât edenin selâmını alırım. Sırf bunun için görevlendirilmiş melekler vardır ve ben, selâmı gönderenin isminden, hâlinden haberdâr olurum buyuruyorsun ey güzel! Işte sana selâm ediyorum... Allah'ın rahmeti, selâmı ve bereketi, Senin ve ehl-i beytinin üzerine olsun. Allah'ın selâmı ashâbının üzerine olsun.
Yâ Rasûlallah, Âişe'nin sana selâmı var. Gönlü mahzun Senin ayrılığınla...
Davetini bekliyor...
Yâ Rasûlallah, Ahmed sana selâm ediyor. Eli- kolu bağlı geçim derdiyle, bereket için dua diliyor.
Fâtıma hasretinle buruk...
Mustafa'nın içi yanıyor...
Aynur, dertlere derman olan ismini söylüyor...
Sümeyye duyurmak için şânını, duymamış gönüllere, çırpınıyor...
Zeynepler, Fatihler, Mehmetler Senden ayrı ama Seninle...
Gönlü mahzun, gönlü kırık ümmetin, seni özlüyor yâ Rasûlallah!
Biz, açlıktan karnımıza taş bağlamadık henüz... Biz, anamızı, babamızı, eşimizi, evlâdımızı,amcamızı, dedemizi kaybetmedik. Biz, savaşlarda yaralanmadık... Biz, askere gönderirken bile oğlumuzu, ağladık... Biz, sevdiğimizi askere uğurlarken bile dayanamadık... Halbuki sadece bir seferdi ömürde. Seni sevenler defalarca uğurladılar Seni... Defalarca beklediler dönmeni... Biz, ne Sana, ne de ashâbına lâyık olamadık.
Beni seven, sıkıntıyı kendine örtü edinsin diyordun ya... Bizi yürekli olmaya, fedâ etmeye, belki de bu yolda canını vermeye davet ediyordun hani... Oysa biz, Sana lâyık bir yürek taşımadık hiç... Sadırlarımız sıkışmıştı... Biz, sıkıntısızlığın derdiyle dertlendik sadece. Biz, şükretmemiz gerekirken, nankörlük ettik.
Sen, geceler boyunca namaz kılarken huzurda, biz, gündüzleri de ziyan ettik. Sen, bir ikazda bulunuyordun... Bundan böyle şeytan, sizin üzerinizde hakimiyet kuramayacaktır. Fakat siz, küçük gördüğünüz işlerde şeytana uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Onlardan da sakınınız diyordun. Sakınmadık...
Bugün çalsan da kapıyı, şeref vermek dilesen, bilmem ne yapar ümmetin?
Âniden çıkagelsen, ne olur tavrımız? Senin gibi şerefli bir misafiri kim istemez? Allah'ın Habîbini ağırlamak, kimin hoşuna gitmez? Fakat Sen, sırf işlemeli bir perde için, “benim dünya ile ne işim var?” diyerek geri dönmüşken Fâtıma'nın kapısından, acep bizim evlerimize girer misin?
En güzel yemekleri Senin için hazırlamış olsak, en güzel ikramı Sana yapsak, daha ne isteriz ki? Fakat Sen, haramlardan arındıramadığımız lokmalarımıza o güzel ellerini sürer misin?
Bir gün, evimize doğru gelirken görünüversen uzaktan, ah ne şeref! Ama biz, Senin gelişinden telâşa kapılıp da, bazı gazete ve dergileri toplamaktan, raflarda tozlandırdığımız Kuran'ın tozunu almaktan, televizyonu nereye saklayabileceğimizi, ya da nasıl bir kılıf bulup da savunabileceğimizi düşünmekten, Senin gelişini seyredebilir miyiz?
Kimbilir, belki de mırıldandığımız şarkıların, sarfettiğimiz kelimelerin, okuduğumuz kitapların, oturduğumuz arkadaşların hepsinden utanacağız.Ve belki, kalmaya karar verirsen, bir haftalık programımızı değiştirmek zorunda kalacağız. Gideceğimiz yerlere Seni götürmekten hayâ edeceğiz belki. Ve belki gidişinle, rahat bir nefes alacağız.
Biz, Senin hiç arzulamadığın yaşam biçimlerini böylesine benimsemişken, yine de ümmetliğe kabul eder misin? Sefilliğimizi yüzümüze vurur musun yâ Rasûlallah? Ümmetiz deyip de, Sana hakkıyla uyamayışımızı yüzümüze vurur musun?
Ey rahmet peygamberi! Onları özlüyorum... Kardeşlerimi özlüyorum... Onlar ki, beni hiç görmedikleri halde, yine de severler ve bana itaat ederler buyuruyorsun. Bizi kardeşliğe kabul ediyor musun?
Sen ki, her bir hâlimiz Sana âyandır... Sen ki, güller ve bülbüller Sana hayrandır...
Gitme ey güzel! Muradımız kalmandır gitme! Arzumuz yanımızda olmandır. Gel ki anlam kazansın hayatımız... Gel ki, yolda kaldı hasret yüklü bakışlarımız...
Sen ey güzel! Sensiz yaşamak ne zor... Senden uzaklarda sevmek Seni... Hiç görmeden tutulmak cemâline ve hiç duymadan vurulmak o şefkat dolu sesine...
Biz, teselliyi yine Senin sözlerinde bulduk...


Sen, Yaratanın aşkı için, bedenini kurban etmiş şehîd!
Sen, vefânın hası ile ümmetin dostu olan!
Sen, ümmetî ümmetî feryadıyla vefanın doruklarında bulunan!
Sen, garipler babası!
Sen, ömründe bir kere bile olsun, kahkahayla gülmemiş olan mahzun!
Sen, fakirlerin yoldaşı, dertlilerin arkadaşı!
Sen, asırlardır ölmeyen ve kıyamete dek de yaşayacak olan!
Sen, cennet ve cehennem ehlinin ümidi!
Sen, kainatın yaratılış sebebi!
Sen, güllerin hayat veren şebnemi...
Davetine icâbet ediyoruz yâ Rasûlallah!
Sen, arkamızdasın!
... Ve sen, ey yalan dünya! Sen bizim aşkımıza set olamayacaksın!
Aşk yolunda, yârdan ki geçmişiz, elbet serden de geçeceğiz. Anayı, babayı, evlâdı, akrabayı, sevgiliyi unutmuş, Seni özlemişsek eğer yine Senin hürmetine... Gösterdiğin yolda, her kim çıkarsa çıksın karşımıza, yine de Senden ayrılacak değiliz.
Tüm zayıflığımıza ve tüm kusurumuza rağmen...
Biraz garip, biraz eksik, biraz yaralı...
Hep seni seveceğiz...
Dua ve muhabbetle...