Yüce Allah, risâlet vazifesinin kimlere verileceğini kendisinin belirlediğini bildirerek Allah peygamberliği kime vereceğini pek iyi bilir.” (En’âm 6/124), bu hususta insanların müdahalesinin söz konusu olamayacağını belirtmiştir. O, insanlara elçi olarak melekleri gönderebilirdi.[1] Ancak böyle yapmayıp, onlar gibi yiyen, onlar gibi içen, onlar gibi ihtiyaçları olan kimselerden elçiler gönderdi. O’nun böyle yapması, bir hikmete mebnîdir. Çünkü, içlerinden bir beşer olan o kimse, onların hissettiklerini hisseder, zevk aldıkları şeyden zevk alır, tecrübelerini değerlendirir, elem ve emellerini anlar, duygularını ve isteklerini bilir, ihtiyaçlarını farkeder... Bu yüzden onlara zayıf düştükleri vakit şefkat eder, eksikliklerini gördüğü zaman tamamlar, güçlenip kalkınmalarını ister, kendileriyle beraber merhale merhale ilerler, hakîki ihtiyaçlarına tesir ve teessürlerini ve bunlara nasıl karşılık verdiklerini bilir. Zîra nihayet o da kendilerinden birisidir. Hem onlar, kendilerinden bir beşer olan peygamberi kolayca taklit ederek peşinden gidebilirler. Buna yavaş yavaş kendilerini alıştırırlar. Cenâb-ı Hakk’ın farz kıldığı ve irade ettiği hükümleri tebliğ ettiği zaman o, bu hükümlerin yaşayan tercümanı, müşahhas bir kişisi olarak onlara anlatır ve onların da ahlâk ve hareketlerle ilgili bu mükellefiyetleri yerine getirmeleri imkanını vermiş olur. Peygamberin, aralarındaki yaşantısını müşâhede ederler ve bir insan olarak onu taklit etmeğe çalışırlar. Ancak bir melek olmuş olsaydı, ne onun yaptıklarını taklit etmeyi düşünürler, ne de bu konuda bir gayret sarfederlerdi. Zîra başından beri bilirlerdi ki, onun tabiatı kendi tabiatlarından çok farklıdır. Dolayısıyla hareketleri de farklı olacaktır. Bunun için de taklit edilmesi düşünülemez. Onun yaşadığı hayatı tahakkuk ettirme arzusu ve şevki bulunmazdı.[2]


Dünyanın 1 numaralı islami forum sitesi