Ebu Süfyan Hadisi


Ebu Nuaym, Muhammed bin Kab el-Kurazi'den rivayet eder. O şöyle der: "Peygamber (s.a.v.) Dıhyetü'l-Kelbî'yi Rum kralına elçi ve davetçi olarak göndermişti. Dıhye, Kayser denilen Rumların kralına bir mektup götürüyordu. O sırada Kayser, Humus'ta bulunuyordu. Orada mektubu Kayser'e verdi. Kayser tercümanını çağırıp mektubu okuttu. Mektupta: "Allah'ın rasülü Muhammed'den Rumların sahibi Kayser'e" diye yazılmış olmasına kızan Kayser'in kardeşi, şunları söyledi: "Evvela kendi adını yazan, sana ramların hükümdarı diyeceği yerde sahibi diyen, bir adamın mektubunu okumaya nasıl da değer görebiliyorsun?" Kayser kardeşine: "Vallahi sen, küçükken ahmak idin. Büyüdün mecnun oldun! Sen benim, bana gönderilen bir mektubu okumadan yırtmamı istiyorsun. Bu asla olmaz. Eğer bize mektup gönderen bu zat, kendisinin söylediği gibi hakikaten bir peygamber ise; mektubuna kendi adını zikrederek başlamaya da layık demektir. Sonra bana "Kumun meliki" değil de "sahibi" diye hitab etmiş olmasına gelince, bunda dahi şaşılacak ve kızılacak bir taraf yoktur. Ben hakikatte de; idaremde bulunan rumlann gerecek maliki değil, bir sahibi (arkadaşı) bulunmaktayım. Onları benim idarem altına veren hiç şüphesiz Allah'tır. Eğer Allah dileseydi, beni onların idaresi altına alabilirdi. Böyle bir insan, insanların maliki nasıl olabilir?" Kardeşinin sözlerini bu şekilde cevapladıktan sonra Kayser, mektubu okutmaya devam etti.
Mektup okunduktan sonra huzurundakilere hitab ederek: "Ey Rum topluluğu, mektuptan anladığıma göre bu adam Peygamberimiz İsa'nın bize müjdelediği son peygamber olsa gerektir. Şahsen ben böyle olduğunu zannetmekteyim. Kesin olarak böyle olduğunu bilsem, derhal onun yanma kadar gider, kendisine bizzat hizmet ederim, o abdestini alırken de ona havlu tutar, dökülen abdest sularını elimle tutar, yüzüme sürerek teberrük ederim" dedi. Etrafındaki devlet ve din adamları itiraz ettiler ve dediler ki: "Allah son peygamberini, böyle cahil araplardan mı gönderecek? Bizim gibi kitab ehli olanlar ne güne duruyor. Bu asla olmaz!" Kayser onlara şu karşılığı verdi: "Sizinle benim aramda hakemlik yapacak şey, benim yanımdadır! Kitabımız İncil'dir! O bu davayı halleder! Üzerindeki mühürleri açar, Onun ne dediğine bakarız. İncil'in haber verip müjdelediği peygamber, bu mudur, değil midir, anlarız. Sonra mühürleri yine yerine koruz."
(Not: O sırada incil'in üzerinde oniki mühür bulunuyordu. Her hükümdar onun üzerine altından bir mühür vurarak, açılıp okunmamasını tembihle bir sonraki hükümdara teslim etmiş; bu da bir mühür vurarak kendisinden sonrakine teslim etmiş böylece, Kaysere gelinceye kadar 12 mühür vurulmuştu. Yani İncil'in açılması ve okunması kesinlikle yasaktı. Kesinlikle haramdı. Eğer açıp okuyacak olurlarsa, dinlerinin elden gideceğine, devletlerinin de temelinden yıkılacağına inanıyorlardı.) Buna rağmen Kayser (Heraliyus) Inci'lin getirilmesini emretti, üzerindeki mühürlerin onbir tanesini açtırdı. Son mührün açılmasına sıra gelince papazlar ve patrikler müthiş bir feryat koparıp elbiselerini parçaladılar. Yüzlerini yumruklayıp saçlarını yoldular. Kayser: "Size ne oluyor?" diye bağırdı. Onlar da: "Şu anda senin hükümdarlığın milletinin de dini mahvoluyor!" dediler. Kayser: "Aramızda hakem İncil'dir, mahvolup mahv olmayacağın a bakacağız!" dedi. Onlar dediler ki: "Bunu yapmanızın doğru olup olmadığını iyi düşünmeniz ve bir yetkiliye sorup danışmanız lazımdır!" Kayser: "Kimdir yetkili, kime soracağız?" dedi. Onlar: "Bu hususta yetkili zatlar Şam'da pek çoktur. Şam'a elçiler gönder, onlar sizin namınıza gidip sorsunlar, aldıkları cevabı size getirip ulaştırsınlar" dediler. Kayser: "Peki şu misafirleri huzuruma getirin de kendilerine Muhammed hakkında soralım" dedi. Bunun üzerine Ebu Süfyan ve arkadaşları Kayser'in huzura getirildiler. Kral: "Ey Ebu Süfyan, içinizden peygamber olarak gönderilen bu adam hakkında bize bilgi ver. Bu basite alınacak bir iş değildir. Gücüm yettiği kadar bu hususta bilgi edinmek istiyorum" dedi. Ebu Süfyan şu cevabı verdi:
"Ey Melik, Muhatnmed hakkında sana bilgi verdiğimizde, O'nun önemine inanmayacaksınız. Biz ona sihirbaz deriz, şair deriz, kâhin deriz." Kayser:
"Vallahi, ondan önceki peygamberlere de hep böyle denilmiştir. Sen onun sizin aranızdaki mevkiinden haber ver!" dedi. Ebu Süfyan:
"iyilik ve hayırlılık bakımından, o bizim en hayırlımız dır" dedi. Kayser:
"Zaten yüce Allah, hep kavminin en hayırlı olan zatları onlara peygamber olarak göndermiştir" dedi, ashabının nasıl olduğunu sordu. Ebu Süfyan:
"Kavmimizin yaşları küçük olanları, bazı gençler ve hizmetçiler onun peşine düştüler. Büyüklerimizden, kabile reislerimizden hiç biri O'na tabi olmuş değildir" dedi. Kayser:
"Peygamberlerin ashabı, hep böyledir, zaten. Büyükler ve başkanlara gelince, onlar büyüklük ve reislik gururu ile, tabi olmaktan kaçınmışlardır! Sen şimdi bana, ashabının onu terk edip etmediğini haber ver" dedi. Ebu Süfyan:
"Hayır, onun ashabından bir teki bile onu terk etmiş, onun dinine girdikten sonra, dininden ayrılmış değildir" dedi. Kayser:
"O'nun dinine girenlerin sayısı gittikçe artıyor mu?" dedi. Ebu Süfyan:
"Evet artıyor" dedi. Kayser:
"O'nun hakkında verdiğiniz bilgiler, gerçekten beni onun hakkında iyi ve isabetli düşünmeye sevkediyor. Öyle zannediyorum ki O zat, az zaman sonra benim tahtıma ve ülkeme de hakim olsa gerektir. Ey Rum cemaatı! Geliniz, bilerek ve isteyerek O'na tabi olalım! Mektubuna müsbet cevap verelim. Ayrıca güzel Şam'ımızı işgal etmiyeceğine dair kendisinden söz alalım. Zira hiç bir peygamber kendisinden söz alman hususta, hilafına hareket etmemiştir. Yeter ki biz onun, bizleri Allah'a olan davetine icabet edelim, yeter ki kendisine itaat edelim. Haydi sizler bu hususta bana itaat ediniz!" dedi.
Etrafındaki din ve devlet adamları Kayser'e hep bir ağızdan: "Asla bu hususta sana itaat ve teslimiyet göstermeyiz!" diye bağırdılar.
Ebu Süfyan der ki: "Vallahi ben bu sırada, Muhammed hakkında bir söz söylemek istedim; eğer o sözü söylese idim Muhammed'i Kayser'in gözünde küçük düşüreceğime inanıyordum. Fakat benim bu yalanıma Kayser'in inanmayacağı ve beni yalancı sayacağı korkusu ile, söylemekten vazgeçtim. Sonra Muhammed'in Miracı hakkındaki sözlerim hatırlayarak, bunları Kayser'e aktarmak ve bu belki yolla Kayser'in O'nu küçük görmesini sağlamak sevdasına kapıldım ve dedim ki: "Ey Kayser, sana Muhammed'den bir haber ileteyim, onun nasıl bir
yalancı olduğunu belki bundan anlarsınız." Kayser: "Neymiş o haber?" dedi. Ben de dedim ki:
"O bir gecede Mescid-i Haram'dan kalkıp sizin şu Mescid-i Aksa'nıza geldiğini, sonra aynı gecede yine sabah olmadan Mekke'ye döndüğünü iddia eder. Sen bu hususta ona inanır mısın?"
Bu sırada Kayser'in yanında bulunanlardan Kudüs patriğinin söze karıştığı ve izin alarak şunları söylediği duyulur: "Ey hükümdar, ben Muhammed'in Mescidimizi ziyaret ettiği geceyi biliyorum. Zira ben her gece Mescidin bütün kapılarını kapattırdıktan sonra giderdim. O gece de yine Mescid'in bütün kapılarını teker teker kapattırdım. Fakat hizmetçiler kapılardan birini kapatmaya muvaffak olamadılar. Orada hazır bulunan ne kadar hizmetçi ve işçi varsa hepsini toparlayıp bu kapının kapatılmasını istedim. Yine de mümkün olmadı. Asla kapı yerinden kıpırdamıyordu. Sanki bizler bir dağı yerinden oynatmaya çalışıyormuşuz gibi. Marangozları çağırmaya mecbur kaldık. Onlarda geldiler: "Bu kapının ya üzeri çökmüş, ya da binada oturma olmuş. Ne olduğunu ancak yarın sabah anlar, gereken tedbiri alırız" dediler.
Mecburen bu kapıyı açık bırakıp gittik. Sabahleyin geldiğimizde kapının zaviyesinde bulunan bir taşın delindiğini, geceleyin bir binitin ona bağlanmış olduğunu anladım. Oradaki arkadaşlarıma dedim ki: "Kapının bir türlü kapanmamasının sırrı çözülmüştür! Bu gece muhakkak bir peygamberin olağanüstü bir olayı vukua gelmiştir ve bu peygamber bizim mescidimize bu kapıdan girerek içerde namaz kılmıştır."
Bunun üzerine Kayser: "Ey Rum cemaatı! Sizler bilmektesiniz ki, îsa (a.s.) kendisinden sonra ve kıyametten önce bir peygamberin geleceğini müjdelemiştir, işte Peygamberimiz isa'nın müjdelediği peygamber bu zattır. Geliniz bu zatın mektubuna müsbet cevap verelim! Bizleri davet ettiği yeni dini kabul edelim!" diyerek etrafında­kilere seslendi. Onların kesinlikle böyle bir şeye yanaşmadığını görünce: "Ey Cemaat! Hükümdarınız sizleri sırf imtihan için böyle bir şeye davet etti, ne derece dininize bağlı olduğunuzu ölçmek istedi. Sizler de alenen hükümdarınıza sövüp saydınız, asla dininizi değiştirmeyece­ğinizi gösterdiniz" demek zorunda kaldı. Bunun üzerine oradaki din ve devlet büyükleri derhal Kayser'e secde ettiler. Bağlılık ve itaatlarım izhar edip ortaya koydular." [38]

Ebu Hureyre Hadisi


Miraç konusunda en mühim ve en uzun hadislerden biri, Ebu Hureyre hadisidir. Birtakım sünen ve tefsir sahiplerinin Ebu Ali'ye tarikiyle Ebu Hureyre'den naklettikleri bu hadisi de olduğu gibi veriyoruz. Bu tesbite göre Ebu Hureyre demiştir ki:
"Cebrail (a.s.) geldiğinde yanında Mikail (a.s.) da vardı. Cebrail Mikail'e emrederek bir leğen dolusu zemzem getirtip bununla efendimi­zin göğsünü yarıp kalbini temizlemiştir, içini üç defa yıkamıştır. Her defasında Mikail, bir leğen dolusu zemzem getirmiştir. Yıkama işi bittikten sonra içini hilim (yumuşak huy, güzel ahlak), ilim, iman, yakın ve teslimiyetle doldurmuş- tur ve iki omuzu arasını peygamberlik mührü ile mühürlemiştir. Sonra Burak'ı getirip peygamber efendimizi ona bindirmiş süratle ilerlemişlerdir. Giderken bir kavme rastlamışlar; bunlar bir gün akşama kadar ekimle uğraşıyor, ertesi günü de ektiklerini biçiyorlannış. Biçtikten sonra ektikleri şeyleri, derhal yerine geliyormuş. Bunların kimler olduğunu sorduğunda, Cebrail: "Bunlar,. Allah yolunda cihat edenlerdir. Haseneleri bire yediyüz olarak değerlendirilmektedir" dedi.
Sonra bir kavme uğradılar, bunlar ellerinde taşlarla başlarını kırıyor, sonra başları eski haline geliyor, sonra kırmaya devam ediyorlardı. Bunların kimler olduğunu sorduğunda Cebraiî: "Bunlar, farz namaza kalkmağa başları ağır davranan kimselerdir!" dedi.
Sonra, deve ve koyun sürüleri gibi başı boş' bırakılmış bir topluluğa rastladılar. Bunların Sadece ön ve arkaları kapalı idi ve bunlar, diken, zakkum ağacı yiyerek otlanıyorlardı. Bunların kimler olduğunu sorduğunda Cebrail: "Bunlar, farz olan zekatlarını vermeyenlerdir. Yüce Allah kullarından hiç birine zulmeder değildir!" dedi.
Sonra bir topluluğa rastladılar. Bunların önünde bir kap içinde taze et, diğer kap içinde de kokmuş et vardı, taze ve temiz eti terkedip çiğ ve kokmuş eti yiyorlardı. Bunların kimler olduğunu sorduğu zaman Cebrail: "Bunlar, senin ümmetinden zina edenlerdir" dedi. Derken yol üzerinde bir ağaca rastladı bu ağaç gelip geçenlerin elbiselerini yırtıp parçalıyordu. Bu da; yol üzerine oturup da gelip geçenleri haraca kesenlerin temsiliydi- Sonra bir adam gördü, adamın önünde büyük bir yığın vardı, onu yüklenip kaldırmak istiyor, kaldıramıyordu. Bu da; insanların emanetlerini kabul edip de eda edemeyen kimselerin temsiliydi. Daha sonra; demir makaslarla dudaklarını kesen, sonra dudakları eski haline gelen, böylece kesmeğe devam eden bir topluluğa rastladı. Bunları sorduğunda Cebrail: "Bunlar, senin ümmetinden fitneci hatiplerdir" karşılığını verdi. Sonra, küçük bir taştan büyük bir öküzün çıkmakta olduğunu gördü. Öküz, dönüp çıktığı yere girmeğe çalışıyor, giremiyordu. Cebrail'e sordu, o da: "Bu vebalı büyük bir sözü sarfeden, sonra da buna pişman olan adamın halidir" dedi.
Sonra bir vadiye geldiler. Burada çok hoş, misk gibi kokan serin rüzgarlar esmekte idi. Ayrıca bir ses duyulmakta idi. Cebrail'e sordu, o da: "Burası cennettir, duyduğun ses de, cennetin: "Ya Rabbi bana vadettiğini ver! Onlar için hazırladığın nimetler de ne çoktur! Ne mutlu bunca nimetler, kendilerini bekleyen o bahtiyarlara" diyerek Allah'a niyaz etmektedir. Cenab-ı Hakk da kendisine: "Her müslüman kadın ve erkek, her mü'min kadın ve erkek senindir! Bu nimetler içinde saadete erecektir!" buyurmakta, cennet de: "Razı oldum ya rabbi" demektedir, diye açıklamada bulunmuştur. Az sonra bir başka vadiye geldiler ve ürpertici bir ses, iğrendirici bir koku duydular. "Ey Cebrail, bu nedir?" diye sordu. Cebrail de: "Bu da cehennemdir, o da: "Ya Rabbi, bana vadettiğini ver! Ben her nevi azab ile doluyum" diye niyazını yapmaktadır" dedi ve Cenab-ı Hakin kendisine şirk ve küfür ehli olan kadın ve erkekleri vadettiğini söyledi. Bütün habis ve zalimlerin bunlar meyamnda cehenneme vadedilen kimselerden olduğunu haber verdi. Nihayet Beytü'l-Makdis'e geldiler. Peygamberimiz Burak'tan indi ve onu orada taşa bağladı. Mescid'e girip meleklerle beraber namaz kıldı. Namazdan sonra melekler Cebrail'e: "Bu zat kimdir?" diye sordular, o da: "Muhammed'dir" diye cevap verdi. "Demek onun peygamberlik zamanı geldi mi?" dediler. O da: "Evet" dedi. Onlar da: "Böyle bir kardeşe böyle bir halifeye, mutluluklar olsun, Allah mübarek kılsın! Doğrusu, ne güzel kardeş, ne güzel bir halife ve misafir!" diyerek onu tebrik ettiler.
Sonra orada peygamberlerin ruhları ile karşılaştı. Onlar da büyük bir sevinçle karşılayıp Allah'a hamd ü senalarda bulundular. İbrahim (a.s.) dedi ki: "Beni kendisine halil seçen, bana büyük bir mülk veren, beni tek başıma bir ümmet kılan, beni ateşten koruyup onu bana serin ve selametli kılan Aîlaha hamd ü senalar olsun!"
Sonra Musa (a.s.) Allah'a hamd ü senada bulunup şöyle dedi: "Bana gerçekten konuşan, fir'avun soyunun helakini benim elimde kılan, ümmetim İsrail oğullarına kurtuluş veren, ümmetimden hakka hidayet eden ve hakk ile amel eden kimseler bahşeden Allah'a hamdolsun!"
Sonra Davud (a.s.) Rabbine senada bulunup şöyle dedi: "Bana büyük bir mülk veren, bana Zebur'u öğreten, elimde demiri mum gibi eriten, dağları ve kuşları bana müsehhar kılan, benimle beraber teşbih ettiren; bana hikmeti ve davalarda hakemliği bahşeden Allah'a hamd ü senalar olsun!"
Sonra Süleyman (a.s.) senada bulundu ve dedi ki: "Bana rüzgarları ve cinleri müsehhar kılıp emrimde çalıştıran, kuş lisanını bana öğreten, her nevi faziletten bana bir nasib ayıran, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan nice orduları bana itaat ettiren, mü'min kullarından nicelerine beni üstün kılan ve bana büyük bir mülk ihsan eden Allah'a hamd ü senalar olsun!"
Sonra îsa (a.s.) Rabbine karşı senada bulunup dedi ki: "Beni kendisinin kelimesi kılan ve beni kün emriyle topraktan yarattığı Adem meseli kılan, bana kitabı ve hikmeti, Tevrat'ı ve incil'i Öğreten, kendisinin izniyle çamurdan kuş yaratmama imkan veren, körleri ve babanları iyi etmeme yardm eden, ölüleri diriltmeme izin.veren, beni yükselten ve temizleyen, şeytanlardan ve su-i kastçılardan koruyan, hana ve anama şeytanın musallat olmasına izin vermeyen, Allah'a hamd ü senalar olsun!"
Sıra peygamberimiz Muhammed (a.s.)'a gelince, o da rabbine karşı hamd ü senada bulunup şunları söyledi: "Ey peygamber kardeşler! Hepiniz gerçekten Allah'a pek güzel hamd ü senalarda bulundunuz. Ben dahi Rabbime hamd ü senada bulunucuyum. Derim ki: "hamd olsun Allah'a ki beni alemlere rahmet olarak gönderdi, bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı bir elçi olarak seçip gönderdi, bana Kur'an'ı indirdi, ümmetimi en hayırlı ümmet kıldı, göğsümü şerh edip vizrimi (ağır yükümü) üzerimden aldı. Şanımı yükseltti, beni son peygamber ve fatih peygamber kıldı."
Peygamberimiz bu şekilde Allah'a hamd ü senada bulununca, ibrahim (a.s.) şöyle dedi: "Ey peygamberler, işte bununla Muhammed sizlerden üstün olmuştur."
Sonra peygamberimize üzeri örtülmüş üç kadeh getirildi, bunlardan su kadehini alıp pek az içti, sonra kendisine süt kadehi verildi, bundan iyice kanmcaya kadar içti, sonra içinde içki bulunan kadeh verildi, o da: "Ben bundan içmek istemem, benim susuzluğum gitmiştir" dedi. Cebrail kendisine dedi ki: "içki, senin ümmetine haram kılınacaktır, sen eğer bundan içseydin, ümmetinden sana pek az kimse uyacaktı."
Sonra semalara çıkarıldı. Her semanın kapısına vardıklarında, içeri girmek için izin istenildi, kapıcı tarafından "kimsiniz?" diye soruldu. Cebrail tarafından cevap verildi. "Yanındaki kimdir?" denildi, "Muhammed'dir" diye cevap verildi. "Demek onun peygamberlik zamanı geldi mi?" denildi. "Evet" diye cevap verildi. Kapı açılıp içeri girdiler. Herbir semada bazı peygamberler ile karşılaştı. Onlarla selamlaşıp tanıştı. Altıncı kat semada Musa ile karşılaştığı zaman onun ağlamakta olduğunu gördü. Sebebini sorduğunda; Cebrail'den şu karşılığı aldı: "Musa ağlıyor ve diyor ki: israil oğulları, benim Adem oğullarından Allah indinde en keremli ve şerefli kimse olduğumu iddia eder. Halbuki Muhammed de Ademoğullarındandır, bana halef olmuştur, kendisi yalnız da değildir, onun ümmeti dahi diğer ümmetlere halef olmuşlardır."
Yedinci kat semaya çıktığında da ibrahim (a.s.)'ı, saçlarının siyahı beyazına karışmış bir vaziyette ve yanında büyük bir kalabalık görmüştür. Bu kalabalığın bir kısmının yüzleri, beyaz kağıt gibi parlak ve nurlu idi. Diğerlerinin renklerinde ise biraz karışıklık vardı. Cebrail bu hususdaki açıklamasında: "Ey Muhammed, şu yüzleri beyaz olanlar; imanlarına asla şirk şaibesi karıştırmamış olanlardır. Renklerinde bazı karışıklıklar olanlar ise; hem amel-i salih işlemiş; hem de amel-i seyyie işleyip amellerini karıştırmış olanlardır. Bunlar, sonunda Allah'a tevbe etmişler, Allah da onların tevbelerini kabul etmiştir."
Sonra, Sidre-i Münteha'ya vardı. Burada kendisine denildi ki: "tşte bu Sidre-i Müntehadır. Ümmetinden senin, sünnetin (yolun) üzere bulunanlardan her biri de, buraya müntehi olur. Bu Sidre-i Münteha'nm dibinde bozulmayan su nehri, tadı değişmeyen süt nehri, içenlere tad verip sarhoşluk vermeden hanar nehri, süzülmüş bal nehri akmakta idi. Sidre-i Münteha, öylesine bir ulu ağaçtır ki, onun gölgesinde yürümekte olan bir atlı, yetmiş ser*1 at üzerinde yol alsa, yine onu kat edemez. Yapraklarının her birinin Jtmda bir ümmet barınmaktadır. Üzerini öylesine ilahi nurlar kaplanır tır ki, anlatılması mümkün değildir ve her tarafını sayısız melekler kuşatmıştır. îşte burada aziz ve celil olan Allah habibi Muhammed Mustafa iie konuş­muş, ona hitaben: "Habibim, benden ne dilersen iste!" buyurmuştur. Peygamberimiz de demiştir ki: "Ey rabbim İbrahim'i halil edindin, ona büyük bir mülk verdin; Musa ile konuşup onu kelîm kıldın, Davud'a da büyük bir mülk verdin ve demiri onun elinde hamur gibi erittin, dağları kendisine müsehhar kıldın; Süleyman'a da büyük bir mülk verip cinleri, insanları, şeytanları ve rüzgarları kendisine müsehhar kıldm, kendisin­den sonra kimseye layık olmayacak şekilde mülkünü azim eyledin; İsa'ya Tevrat'ı ve İncil'i öğrettin, onu hastalan iyi eden, izninle ölüleri dirilten bir peygamber kıldın, kendisini ve anasını, kovulmuş şeytanın şerrinden koruyup emir kıldın."
Efendimizin bunları söylemesi üzerine, yüce Allah kendisine şöyle hitab etmiştir: "Ya Muhammedi Ben seni, gerçekten halil ve habib edinmişimdir. Tevrat'ta dahi senin "habibür-rahman" oluşun yazılıdır ve ben seni, bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişimdir! Göğsünü şerh edip yükünü sırtından indirmiş, şanını da yükseltmiş bulunuyorum! Ben anıldığım zaman sen de anılırsın. İnananlar: 'La ilahe illallah" deyince, "Muhammed'ür Rasulüllah" derle». Ve ezanında, benim varlığıma ve birliğime şehadet eden müe?duler, e de risaletine şahadette bulunurlar ve ben, senin ümmetini, ümmetlerin en hayırlısı kılmışımdır. Bu hayHı ümmet, her hutb okuyuşta da; senin kulum ve rasulüm oluşuna şehadette bulunur,
Habibim, sana ayrıca Kur'an'm esası ve özeti mahiyetindeki yedi ayeti (yani Fatiha suresini) verdim; arşın altındaki hazineden olan Bakara suresinin sonundaki ayetleri verdim. Bunları senden önceki peygamberlerden herhangi birine vermiş değilim. Sana bir de Kevser'i verdim, islam hidayetinin büyük nasipleri olan şu sekiz şeyi verdim: Allah'a tam bir tevekkül ve teslimiyet, Allah yolunda hicret, Allah yolunda cihad, namaz, Sadaka (farz Sadaka olan zekat), Ramazan orucu, maruf olanı emr, münker olanı nehyetmek ve seni, fatih peygamber, son peygamber kıldım."
Peygamberimiz'de (s.a.v.) buyurdu: "Rabbim bana pek büyük faziletler verdi, beni alemlere rahmet olarak gönderdi, bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı kıldı, bir aylık yoldan düşmanımın kalbine korku salar eyledi, savaş ganimetlerini bana helal eyledi, bütün yeryüzünü bana mescid ve temiz kıldı. Sözlerin en hikmetli ve cemiyetli olanlarını söylemeyi lütfetti."
"Ümmetim bana arz edilip gösterildi. Ümmetimin başına kimler geçecek, başlarına neler gelecek, ne gibi milletler ve nasıl musibetlerle karşılaşacaklar, bütün bunlar gösterildi."
"Ve bana bu miraç gecesinde, elli vakit namaz farz kılındı. Sonra kardeşim Musa'nın tavsiyesine uyarak rabbime döndüm ve hafifletilmesini istedim. Rabbim de hafifletti ve: "O, hem beştir, hem ellidir" buyurdu. Beş vakit olarak kararlaştı. "Beş vakit namaza sabr ve razı olup, onu sıdk ve ihlas ile eda edenlere; elli vakit namazın ecir ve sevabı olduğu müjde edildi. Ben buna hakkıyle razı oldum."
"Bu sırada Musa (a.s.), Peygamberimiz için, şahsi tecrübelerine dayanarak pek büyük bir himmet ve hayırhahhk göstermiştir. Halbuki miraca çıkarken, ona karşı şiddetli davranmıştı."
Müslim'in Ebu Seleme tarikiyle Ebu Hureyre'den olan rivayetinde ise şöyle denilmektedir: "Peygamberimiz buyurdu: "Kureyş bana Isra hakkında ve Beytü'l-Makdis konusunda durmadan soruyordu. Zor durumda kalıp görülmemiş şekilde üzüldüm. Bir de ne göreyim; Allah Beytü'l-Makdis'i önümde tecelli ettirdi. Bana ne sorarlarsa ona bakıp cevaplandırıyordum. Ben, kendimi orada peygamberler cemaatı arasında bulmuştum. Musa'yı Şenualı adamlar gibi saçları biraz kıvırcık olarak ve namaza durmuş bir halde gördüm, isa'yı da namaz kılarken gördüm. Tanıdığınız insanlardan en çok Urve bin Mesud'a benziyordu. İbrahim de namaz kılmakta idi. içinizden en çok bana benziyordu. Namaz vakti gelince, kendilerine imamlık eden ben olmuştum. Namazdan sonra birisi bana: "Ey Muhammed, işte şu cehennem hazini olan Malik'tir" dedi. Kendisine dönüp baktım, o da bana selam verdi."
Ebu Hureyre'den bir de îbn-i Mace'nin rivayeti var; şöyle ki: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: îsra gecesi yedinci kat semaya çıktığımda yukarıya baktım, gök gürüldüyor, şimşekler çakıp, yıldırımlar düşüyor­du. Bir kavmin yanma götürüldüğümde de, onların karınlarının ev kadar büyük olduğunu ve içlerinin yılanlarla dolu bulunduğunu, dışarıdan bu yılanlarır görüldüğünü müşahade ettim. "Ya Cebrail, bunlar kimlerdir?" diye sordum. O da: "Bunlar, riba yiyenlerdir" dedi. Dönüşte birinci kat semaya geldiğimde de aşağıya baktım, büyük bir toz duman gördüm. Şiddetli sesler işittim. "Bu nedir, ya Cebrail?" diye sordum. Cebrail de: "Bunlar şeytanların çıkardığı sesler ve dumanlardır, insanların gözlerini boyayıp göklerin ve yeryüzünün Allah'ın varlığına ve birliğine delalet eden nice ayetlerini, onlara göstermemek için böyle yapıyorlar. Eğer onların bu hileleri ve göz boyamaları olmasaydı, hiç şüphesiz insanlar, pek çok ayetler ve tecellileri müşahede ederlerdi."
Ebu Hureyre'den bir de Said bin Mansur'un rivayeti var. O da şöyledir: "Resulullah (s.a.v.) Miraçtan dönerken, Zi Tuva denilen yere geldiğinde: "Ey Cebrail, kavmim beni bu hususta yalanlayıp tasdik etmeyecektir" demiş. Cebrail de kendisine: "Ebubekir, seni tasdik eder, o sıddıktır" karşılığını vermiştir."[39]

Ümmü Hani Hadisi


îbn-i İshak ve îbn-i Cerir, el-Kelbi tarikiyle Ebu Talib'in kızı Ümmü Hani'den rivayet ederler. O demiş ki: "Resulullah efendimiz Isra gecesi benim evimde idi. Gece yolculuğuna buradan başladı. Yatsı namazını kıldıktan sonra uyumuştu. Biz de uyumuştuk. Şafak sökmeden az önce bizi uyardı. Kendisiyle birlikte sabah namazını kıldıktan sonra dedi ki: "Ey Ümmü Hani, sizin de gördüğünüz gibi, yatsı namazını ben burada kıldım, sonra Beytül-Makdis'e gidip geldim. Sizin de gördüğünüz gibi sabah namazını da burada kılmış bulunuyorum." [40]

Aişe (Ra.) Hadisi


Sahihtir kaydiyle Hakim, îbn-i Merduye ve Beyhakî, Zühri tarikiyle Urve'den, o da Aişe'den rivayet eder, O şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.) geceleyin Mescid-i Aksa'ya götürüldüğü zaman, aynı gecenin sabahında Mekke'de insanlara bunu anlatıyordu. Müminlerden bir kısmı, bu haber karşısında şaşkınlık geçirip irtidad etmiş, dinlerinden dönmüştü. Bunlar Ebubekir'e koşarak: "Ya Ebubekir, duydun mu, Muhammed bir gecede Beytül-Makdis'e gidip geldiğini iddia ediyor!?" dediler. Ebubekir de onlara: "Eğer bunu o söylüyor ise, muhakkak doğru söylüyordur" dedi. Onlar yine şaşkınlık içinde: "Yani sen buna inanıyor musun?" dediler. Ebubekir de kendilerine: "Evet, ben bunu tasdik ediyorum! Ben, bundan çok daha ileri olan hususta da onu tasdik etmiş bulunuyorum. Bilmez misiniz ki, her gün o bize, göklerden haber (vahiy) getirip tebliğ eder de ben bütün bunlarda kendisini tereddütsüz tasdik ederim" karşılığım verdi ve bu yüzden de kendisine "Ebubekir El-Sıddık denildi."
Ebû Yâlâ ve îbn-i Asâkîr'in Yahya bin Ebû Amr'den sevkettikleri Ümmü Hâni Hadisi de şöyledir: "Ben yatağımda iken, sabahın alaca karanlığında peygamberimiz teşrif ettiler ve şöyle buyurdular: Mescid-i Haram'da uzanıp biraz uyumuştum. Cebrail gelip beni Mescid'in kapısına götürdü, bir de baktım ki orada Burak var. Buna bindirdi ve birlikte ilerledik., Beytü'l-Makdis'e geldik. Ben burada Burak'ı kendi elimle halkaya bağladım. Daha önce de peygamberler, bineklerini bu halkaya bağlarlar idi. Burada enbiyânın bir kısmı gösterildi, ibrahim, Mûsâ ve Isa da bunlar arasında idiler. Ben onlara namaz kıldırdım, onlarla konuştum. Bu sırada bana, biri kırmızı, diğeri beyaz iki kadeh sunuldu. Beyaz olanı içtim. Cebrail: "Sütü içtin, şarabı bıraktın! Eğer şarabı içmiş olsaydın, ümmetin dininden dönerdi" dedi. Sonra Burak'a bindim, yine Cebrail ile birlikte Mescid-i Haram'a geldim sabah namazını burada kıldım.
"Ben, peygamberimizin elbisesinden tutarak: "Ey amcamın oğlu, Allah aşkına, bundan Kureyş'e bahsetme! Onlar seni yalanlar. Hattâ sana inanmış olanlardan bâzılarının bile yalanlamasından korkarım!" diyerek yalvardım. Fakat o, elbisesini çekerek elimden kurtardı ve dışarı çıkarak gördüklerini Kureyş'e anlattı. Ben, cariyeme: "Koş, Pey­gamberimiz onlara neler anlatıyor, onlar peygamberimize neler söylü­yor, güzelce dinle ve gelip bana anlat" diye gönderdim. O da dönüşünde duyduklarını bana anlattı. Onun anlattığına göre: Peygamberimiz onlara; yatsı namazını kıldıktan sonra Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya gittiğini, orada bâzı peygamberler ile karşılaştığını ve bu peygamberlerin sıfatlarını anlatmış. Kureyş'ten Mut'im bin Adiyy, Amr bin Hişâm, Velid bin Mugîra da, bütün dinlediklerini inkar etmiş: "Biz oraya, gidişi bir ay, dönüşü de bir ay olmak üzere tam iki ayda gidip dönüyoruz, sen bir gecede nasıl gider gelirsin?" diyerek itiraz etmişler. Buna rağmen Beytü'l-Makdis'in binası ve şekli hakkında kendilerine bilgi vermesini söylemişler. Peygamberimiz önce: "Ben, Beytü'l-Mak­dis'e gece girip gece ayrıldım" demiş. Fakat Cebrail (a.s.) gelip Beytü'l-Makdis'i Peygamberimizin önünde tecelli ettirmiş, Peygamberi­miz de ona bakarak onların sorularını cevaplandırmıştır. Ebu Bekir de derhal tasdik edip: "Doğru söylüyorsun ya Rasulallah" demiştir, işte bu sıradadır ki Peygamberimiz: "Ey Eba BeJir, Allah seni Sıddîk olarak isimlendirmiştir" buyurdu.
Kureyş daha sonra kervana katılan develeri, develerin başındaki adamları sormuş, Peygamberimiz de bu hususlarda kendilerine bazı bilgi ve haberler vermiş, hattâ bazan ilgili devenin üzerindeki yükü, çuvallarının rengi hakkında bile haberler vermiştir. Sonunda Vcîiû bin Muğira: "Haydin arkadaşlar, bütün bunlar sihirdir, şu sihirbazıu etrafından dağıhnız" diyerek arkadaşlarını alıp, kervanı gözlemeye
başlamışlar. Kervanın gelişi dahi, peygamberin kendilerine haber verdiği gibi çıkınca, "Velid doğru söylemiş, bunlar hep sihirdir" diyerek dağılmışlar. Cenab-ı Hak da bu hususta şu ayetini indirmiştir:
"...Habibim, Biz sana gösterdiğimiz rüyayı, ancak insanlar için bir imtihan (vesilesi) kıldık." [41]

İsra Ve Miraçla İlgili Mürsel Haberler


Ebu Nuaym'nı Urve'den rivayeti. O demiştir ki: "Resulullah (s.a.v.), Isra Mucizesi hakkında Kureyş'e haber verdiği zaman, Kureyş dedi ki: "Dediklerinin doğru olduğunu gösteren bazı alametler söyleyebilir misin?" Resulullah da şöyle buyurdu: "Boz renkli bir deveniz kaybolmuş, adamlarınız onu arıyordu. Üzerinde de kumaş yüklü idi." Kureyş, kervanlarına ve Kudüs'e ait çok şey soruyor, Peygamberimiz de önünde tecelli ettirilene bakarak cevap veriyordu. Fakat bütün bunlar, onların Sadece şek (şüphe) ve yalanlamalarını artırdı/'
Îbnü'l-Münir, bu hususta gerçekten nefis bir kitap telif etmiştir. Burada Isra ve Miraç mucizesine ait bazı esrarı açıklamaya çalışmıştır. Onun açıklamaya çalıştığı bu sırlardan bazılarını, biz de buraya kaydedelim. O, bu nefis kitabında diyor ki:
"Harem-i Şeriften doğruca semalara çıkmayıp da, Beytül-Mak-dis'e uğraması, buradan da semalara çıkması; iki hicretin husulü demektir. Beytül-Makdis, Önceki pek çok peygamberin hicret yurdudur. Önce oraya rihlet etmiş olması; birçok faziletleri kendisinde toplaması; oranın bazı alametleri hakkında söylediklerinin doğru çıkması netice­sinde, diğer söylediklerinin dahi doğru olduğunun kolayca anlaşılması gibi hikmetler vardı bunda. Eğer doğrudan semaya çıkarılsaydı, Israda bu hikmetlerde bulunmamış olacaktı.
Peygamberimizin miracı ve o geceki Rabbine olan münacatı, ansızın olmuştur, daha önceden buna gün verilmemiştir. Halbuki Hz. Musa'nın münacatı için, daha önceden gün verilmiştir. Bunun hikmeti de (Allah'ü alem), gününü bekleme eleminden kurtarmak, böyle bir elemi çektirmemektir."
"Semaların kapılarının kapalı oluşuna, Cebrail'in "açınız!" demesi sonunda açılmasına gelince: Bunun hikmetini de şöyle açıklayabiliriz: Eğer semaların kapılarını açılmış bulsa idi, bu takdirde Peygamber efendimiz, semaların kapılarının her zaman böyle açık tutulduğunu zanneder, kendisinin gelişinin şerefine açıldığını düşünmeyebilirdi. Halbuki kendisinin gelişi ve kendisini getiren Cebrail'in açılmasını istemesi sonunda kapının açılmasında; onun şerefi daha iyi anlaşılmak­tadır. Bunda bir de kendisinin, gök ehli melekler yanında dahi tanınıyor
olmasına onu muttali kılınması hikmeti var. Zira Cebrail'e: "Yanında kim var?" denildiğinde Cebrail: "Muhammedi" demiş, kapının bekçisi olan melek de: "Ya, demek ona peygamberlik verildi mi?" diyerek karşılık vermiş; "Muhammed kimdir?" diye sormamıştır. Bundan dahi anlaşılıyor ki, Peygamber efendimizi ve ona peygamberlik verileceğini, gök ehli melekler tanıyorlarmış. Onların bunu bildiklerinden kendisinin haberdar edilmesi de, bu gecenin, güzel hikmetleri arasında anılabilir."[42]

İsra Ve Miraçla İlgili Bazı Sorular [43]


SORU:
Burada sunulan bunca hadis rivayetlerinin hiç birinde: "Mirac'ın göz açıp yumuncaya kadar olup bittiğine" dair bir kayıt geçmedi. Halbuki çoğu zaman böyle söylenir ve: "Asırlarca sürecek bir yolculuk, bir an içinde olmuş, Peygamberimiz Miracdan döndüğü zaman henüz yatağı soğumamıştı" denilir. Bu hususta ne dersiniz, acaba?
CEVAP:
Kitabımız Kur'an-ı Kerim; Isra (ve Miraç) mucizesinin "geceleyin" olduğunu bildirmiş, arap lisanının inceliklerine vakıf olan tefsir alimlerimiz de ilgili ayetteki "LEYLEN" lafzının, "gecenin bir bölümü içinde geçtiğine işaret ettiğini" beyan etmişlerdir. Yoksa: "Göz açıp yumuncaya kadar, bir an içinde olup bitti" dememişlerdir. Bazıları: "Gecenin az bir müddeti içinde" demiş, bazıları da: "Gecenin üç, veya dört saati içinde" cereyan ettiğini söylemişlerdir. [44]
Şüphesiz en iyisi ve en doğrusu, sevgili ve büyük Peygamberimi­zin bizzat kendilerinin dediği gibi demektir. Çünkü o: "Yatsı namazını sizin yanınızda kıldım, sonra Beytü'l-Makdİs'e gidip namaz kıldım. Sonra gördüğünüz gibi, sabah namazını da sizinle beraber Mekke'de kıldım" buyurmuştur.
SORU:
Allah'ın kayıt ve şart tanımayan kudreti karşısında, bir an ile birkaç anın veya saatin bir farkı olmayacağına göre, "Miraç bir anda olup bitmiştir" demenin bir sakıncası olabilir mi?
CEVAP:
Bir müslümanın; her konuda olduğu gibi, bu konuda da gayet ölçülü olması ve ölçülü konuşması gerekir. Hele hakkında ayet ve hadislerde bilgi verilmiş bir meselede, bu bilgilere hakkı ile rivayet ve itibar etmesi, buna göre amel edip, buna göre söz söylemesi lazımdır.

Sevgili ve şanlı Peygamberimizin çeşitli vesilelerle sakındınnaya özen gösterdiği ifrat ve tefritten (aşırılık ve gerilikten) çok sakınması icab eder. Binaenaleyh, herhangi bir müslüman: "Miraç, göz açıp yumuncaya kadar olup bitmiştir!" dememeli. "Üç-dört saat sürdü. Yatsı namazının kılınmasından bir müddet sonra başladı, sabah namazından önce bitti" demelidir.
SORU:
Miracın çok kısa bir zaman içinde olup bittiğine dair: "O gece, Resulüllahın mübarek cesedi (yanımdan) ayrılmadı" diye Hz. Aişe validemizden bir hadis rivayet ederler. Bunu nasıl açıklarsınız?
CEVAP:
Bir defa bu söz, hadis değildir. Sonra bu sözde ehl-i hadis'in açıkladığı gibi, bir desise (gizli bir hile) vardır. Gerçi bu sözü bazıları kabul etmiş ve sahih hadislere göre te'vil eylemiş ise de; aslında buna da ihtiyaç yoktur. Bazıları ise bu sözü ileri sürerek, "Mirac'm ruh ile olduğuna" delil saymak istemiştir. Sahih hadislere göre te'vil etmek isteyenler ise; "Yani, ruhu bedeninden ayrılmadı, ruh ve beden birlikte, Mirac'a gitti" gibi bir mana vermiştir. Aslında;
"Mirac'a gidip dönüşüm o kadar seri oldu ki, yatağında yatmakta ojan Hatice, henüz öbür tarafına dönmüş değildi" rivayetinin nasıl aslı yoksa, bu Aişe rivayetinin de aslı yoktur. Çünkü o zaman, Hz. Hatice hayatta olmadığı gibi, Hz. Aişe de henüz Peygamberimizle evlenmiş değildi. Nitekim ehl-i hadisten İbn-i Dıhye: "Bu rivayet, Hz. Aişe adına uydurulmuş bir yalandır" demiştir, imam Ebu'l-Abbas bin Süreye de: "Bu rivayet, sahih değildir. Aslında bu söz; bu konudaki sahih hadisleri red ve inkar etmek için yalandan uydurulmuştur" demiştir[45]. Evet, hadis kisvesi giydirilmiş öyle rivayet ve hikayeler vardır kî, bunlar sırf sahih hadisleri red ve inkar için uydurulmuştur. Bunlarda bir takım desiseler vardır. Ancak hangi rivayette ne gibi bir desise olup olmadığının hakemleri; özellikle ehl-i hadis olan alimlerdir. Zaten hadisin ve sünnet'in sahibi ve hafızı da onlardır. Onlar aslında, ehl-i sünnet'in de ta kendileridir. Fakat ne kadar acı ve fecidir ki, son zamanların ehl-i hadisten hoşlanmayan bazı müslümanları; onlar hakkında "Hadis Ezbercileri", onların mesleği ve saadetti yolu hakkında da "Hadis Ezberciliği" gibi tabirler kullanarak Ümmet-i Muhammed'in onlardan istifade etmesine gölge olmak isterler. Bazen de hiddetlene­rek: "Sen, Allah'ın kudretini inkar mı ediyorsun?" derler. Hatta daha da ileri giderek: "Sen, Allah'ın kudretini inkar ediyorsun, küfre düşüyor­sun!" diye, karşılarındaki gerçek alimi, küfür ve inkarcılıkla ithama kalkışırlar. Bir gün, böylelerinden biri, Yunus (a.s.)m balığın karnında ne kadar kaldığından söz eder ve "tam kırk gün kalmıştır" hükmünü verir. Orada bulunanlar arsındaki büyük alim ve imam el-Şa'bi, bu ifratı düzeltmek ister ve: "Yunus (a.s.), balığın karnında kırk gün değil bir gün kalmıştır. Hatta bir günden bile az kalmıştır. Şöyle ki: Kuşluk vaktinde balık onu yuttu, ertesi gün ikindi sonrası güneş batmak üzere iken, balık esneyerek ağzını açtı. Bu sırada Yunus Peygamber dışardaki güneşin ışığını görünce: "La ilahe illa ente sübhaneke" diyerek Allah'ı tevhid ve teşbih etti. Balık da onu Allah'ın izni ve ilhamı ile dışarı attı. Yunus (a.s.) ana karnındaki, doğacak çocuğun dışarı çıkması gibi, balığın karnından dışarı çıktı" diye güzel ve kıymetli bilgiler verdi. Karşısındaki cahil, hışımla imama haykırdı: "Sen, Allah'ın kudretini inkar mı ediyorsun?" İmam, büyük bir anlayış ve güzel bir anlatışla buyurdu ki:
"Ben asla Allah'ın kudretini inkar etmiyorum, edemem! Eğer yüce Allah dilerse, balığın karnında bir çarşı yaratır, dilediği kullarını da burada dilediği kadar barındırır. Fakat ben sizlere, Yunus Peygamberin balığın karnında ne kadar kaldığına dair sıhhatli bir bilgi vermek istemiştim. [46]
Unutulmasın ki, herhangi bir rivayet veya hikayedeki bir desise, bazen tefrit tarafından yanaşıp eksiltici, bazan da ifrat tarafından gelip artırıcı mahiyette olabilir. Fakat her iki halde de güdülen maksat aynıdır: "Yani sahih bir hadisin veya islami bir hakikatin red ve inkarıdır."
Nitekim Hz. İbrahim'in ateşe atılması mucizesinde de buna şahit oluyoruz. Şöyle ki: Müdekkık ve muhakkik âlimlerimizden allâme Kadızade, okuyucularım uyarıyor ve diyor ki: "...Ve bir hikaye-i acibe dahi şöyle nakl olunur: "Nemrut, Hz. İbrahim'i (a.s.) ateşe bıraktıkta Allah'ü Teala ateşi gülistan eyledi. Bağlar bahçeler peyda olup ağaçlar hasıl oldu ve bu ağaçlarda kuşlar, bülbüller öttü ve su havuzları peyda olup, bu havuzlarda balıklar hasıl oldu." Bu naklolunan hikaye-i garibede desise vardır. Eğer ateş yok olup, ortalık güllük gülistanlık oldu ise, "ibrahim'i ateş yakmadı" demek, bir yalan olur. Halbuki işin doğrusu şudur: "Allah'ü Teala ateşte yakmayı yaratmadığı için ateş ibrahim'i yakmadı." Yani kafirler Hz. İbrahim'i ateşin içine attılar. Hak Teala ise ateşte yakmayı yaratmadı, ateş (ilgili ayette de açıkça bildirildiği gibi) gayet serin ve selamet oldu. İbrahim (a.s.) ateşin üzerine atıldığı zaman, ateşin üzerine düştü, ateşin üzerinde durdu, ateşin üzerinde epey yürüdü. Ateş ise onu yakmadı. Çünkü Allah'ü Teala ateşin yakıcılığım yaratmadı.
Nitekim Kuran-ı Kerim'de buyurur: "Biz dedik ki: Ey ateş, serin ve selamet ol! ibrahim'i yakma ve üşütme."
Yoksa ateşi yok ettik, orayı güllük gülistanlık eyledik demek değildir." [47]
SORU:
Miraç denilince muhakkak Sidre-i Münteha'yı, Ka'be Kavseyn makamını, Arş-ı A'lâyı hatırlıyoruz. Bu gece Peygamberimiz, Arş-ı A'lâya kadar ve hatta ondan da Ötelere gitti mi? Gitti ise, o makamın adı nedir?
CEVAP:
Hiç bir sahih hadiste Miracın göz açıp yumuncaya kadar olup-bittiğine dair bir ifade bulunmadığı gibi; Miraç gecesinde Peygamber efendimizin Arş-ı A'lâya çıktığı veya ondan daha da ötelere gittiği dahi mevcud değildir. Ancak bazı zayıf ve münker rivayetler vardır ki, bunlara da itibar ve itimad edilemez. Bunun dışındakiler ise, şahsi yorumdan ibaret kalır.
SORU:
Bu hususta yeterli ve kıymetli bilgiler var mıdır? Eğer varsa kısaca bunları aktarır mısınız?
CEVAP:
Bu hususta, yeterli ve kıymetli bilgi verilmek üzere Mevahib Şerhi'nde denilmektedir ki:
"Miraçla ilgili sahih hadislerde, Peygamber'in (s.a.v.) Arş'a ayak bastığına dair hiç bir bilgi yoktur! Ibhi Münir'in (kendi şahsi fikri olarak) böyle söylemesi, kabul edilebilir bir şey değildir."
imam Radiyyüddin el-Kazvini'ye bu hususta sordular: "Ey imam, Peygamberimizin Miraçta Arş'a ayak bastığı, yüce Allah'ın da ona: "Ey Muhammed, Arş senin ona ayak basmanla şereflenmiş tir" buyurduğu şeklinde rivayetler var. Siz bu hususta ne dersiniz?" dediler, imam Radiyyüddin de şu cevabı verdi: "Bu rivayet, asla sahih ve sabit değildir. Peygamberimizin Mirac'da Arş'm üzerine çıktığına dair herhangi bir sahih ve sabit bir hadis olmadığı gibi; bu hususta hiç bir hasen hadis bile sabit değildir. Sahih haberler ile sabit olan odur ki: Peygamber efendimiz, Sidre-i Münteha'ya kadar gitmiştir. Ondan daha ötelere gittiğine dair rivayetler var ise de; bunlar münker ve zayıf haberlerden ibarettir. Bunlara itibar ve itimad edilemez..."
Bazı hadis alimleri de bu kabil çürük ve yalan haberleri uyduranları lanetlemiş; "cümle edeb ehlinin efendisi" bütün ariflerin serdarı Peygamberimize karşı gösterdikleri bu edeb dışı cüretlerinden dolayı onları şiddetle kınamışlardır, imam Radiyyüddin'in bu husustaki cevabını ise, gayet yerinde bulup tasvib etmişlerdir. Ayrıca bir bilgi verip: "Hiç bir sahih hadiste, yahut da zayıf haberde efendimizin Arş'a çıktığı ya da Arş'ı gördüğü varid olmamıştır" demişlerdir.
Evet tbni Ebu'd-Dünya'nın, Ebu'l-Meharık adlı birisinden naklettiği rivayette: "Arş'ın nuru içinde kaybolmuş bir adam gördüm" denilmiş ise de; "Arş'ı gördüm" veya "Arş'a çıktım" denilmemiştir. Kaldı ki, bu rivayette adı geçen Ebu'l-Meharık, kim olduğu bilinmeyen meçhul birisidir. Üstelik haber mürsel'dir. Bu konuda hüccet değildir." [48] Maalesef, ehli sünnetin göz bebeği olan ehli hadisin bu kıymetli tesbit ve tahkiklerine aldırış etmeyen bazı müfridler; şu veya bu yerde gördükleri bir yazıya aldanarak: "Peygamberimiz o gece, Arş-ı A'lâdan da ötelere gitmiştir" derler. Yine derler ki: "Peygamberimiz Arş'a vardığı zaman Arş onun eteklerine yapışmış ve: "Aman ya resülaüah, kulların benim hakkımdaki yalan ve iftiralarından bu gece beni beraat ettiriver!" diye yalvarmış. Peygamber efendimiz ise: "Çekil önümden ey arş! Bu gece benim meşgalem büyüktür, benim bu geceki safvet ve halvetimi bulandırma!" diyerek arş'ı azarlamış!" derler ve daha neler derler, neler... Böylesine çürük bir tahtaya basarak, yüksek maneviyatın zirvelerine tırmandıklarını, zannederler."
SORU:
Ayetle sabit olan Kabe-Kavseyn makamı hakkında biraz bilgi verir misiniz?
Hiç şüphesiz, îsra ve Miraç sevgili ve şanlı Peygamberimizin, en büyük mucizelerindendir. İlgili ayet ve hadislerin, yetkili alimlerimizin bildirdiği veçhile, bu gece sevgili Peygamberimiz Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya gitmiş, buradan semalara çıkmış, Hz. ibrahim'le buluşup görüştüğü yedinci kat semadan daha ötelere giderek nihayet Sidre-i Münteha'ya müntehi olmuştur. Burada ve buraya müntehi olmazdan önce, anlatılması imkansız nice ayetler ve tecelliler müşahede etmiş, cennete girmiş, cehennemi görmüştür. Burada (yani Sidre-i Müntehada) Cibril'i biraz geride bırakarak, kendisi için işaret edilen yere kadar gitmiş, bu makamda durup Rabbi ile söyleşmiş; ondan vasıtasız emirler ve hediyeler almış, onun cemal ve kemal nurunun tecellisinde kalmış, ona münacatta bulunup ümmeti için dua ve niyaz eylemiş, ondan rahmet, hidayet ve lütuflar dilemiştir. Burada hiç bir peygambere ve meleğe nasib olmayan ilahi bir yakınlığa ermiş; yüceler yücesi Allah'ın nurunu, belki de kendisini görmüştür. O derece ona yakınlaşmıştır ki, izzet ve ceberrut sahibi Allah ile kendisi arasında iki kavs (yay) arası kadar, hatta bundan daha az bir mesafe kalmıştır (yani: bu derece yaklaşmış, fakat çok az da olsa, arada yine de, bir mesafe, bir ayrılık kalmıştır). Böylesine bir yakınlıktan, böylesine bir müstesna ve münezzeh huzurdan ayrılırken de, ümmeti için üç büyük hediye almış, dönüşünde bunları da ümmetine tebliğ ve müjde etmiştir.
îşte; sevgili ve şanlı Peygamberimizin Mirac'da ve Sidre-i Münteha'nm bir yerinde, Rabbi ile buluşup görüştüğü, ondan vasıtasız emirler ve hediyeler aldığı, onun müstesna ve münezzeh huzuruna kafaul edildiği ve iki yay arası kadar ona yakın olduğu bu makama "Kabe-Kavseyn" yani "iki yay arası yakınlık" makamı denilmiştir.[49]
SORU:
Bazıları bunu, "varlıktaki bütün şeyler var oldukları günden beri, özden öze aktarılarak, eriyip süzülerek geldiler. Bu, tâ Miraç gecesine kadar devam etti. Nihayet Miraç gecesinde iki varlık kaldı. Muhammed'in varlığı, bir de hep var olan Hakk'ın^varlığı. Miraç gecesinde alemlerin efendisinin Mirac'a çıkışı ile bu ikilik de kalktı. Zira Peygamberimiz- Hakk'm huzurunda kendi varlığını--fani kılıp Hakk'm varlığında yok eyledi. Ortada Muhammed diye bir şey kalmadı. O O'nda eridi, hatta O oldu. Hulasa: Miraç da tek varlık kaldı: Allah" diyerek izah ediyorlar. Hatta bu gibi sözleri kaleme alıp neşrettikleri de oluyor. Bu hususta siz ne dersiniz acaba?
CEVAP:
Bunlar ve benzeri sözler; islamm kaynaklarındaki bilgilerin oradan alınıp, ihtiyacı olanlara aktarılması değildir. Sadece bazı kişilerin, kişisel sözleridir. Tabidir ki, islami bilgiler adına itibar ve itimaddan da uzaktır.
"Dilin kemiği olmadığı gibi sözünde ölçüsü ve durağı olmaz ve olmamalıdır" diye düşünenler her konuda her şeyi söyleyebilirler. Bunların, kendilerinin "aşk ehli" olduklarını söylemesi için de, herhangi bir engel yoktur. Aşk ehli veya cezbe ehli oldukları için, hiç bir mantık ve durak tanımayan, aşk adına, istedikleri gibi konuşurlar. Fakat dinini ve dininin temeli olan Kur'an'ını her şeyden üstün tutan ve de tutması gereken bir müslüman elbette ki gelişigüzel konuşamaz. Gelişigüzel konuşmalara da itibar ve itimad edemez. Bu gibi sözlerin; islam adia değil de Aşk, İttisal» Vahdet, Vahdet-i Vücut gibi meslekler acuna söylenmiş sözler olduğunu derhal farkedecek kadar, kitabından nur ve feyiz almış bulunur. Kur'an'm bu husustaki açık, ısrarlı, hikmetli ve eşsiz beyanını, hiç bir beyana değişmez!
Kur'an, bütün açıklığı ve ısrarı ile beyan eder ve der ki: "Böylece o ona, iki kavsın yarısı kadar, hatta daha da fazla yakın oldu." [50]
.JKur'an bütün açıklığı ile, 'ikisi arasındaki mesafeyi veriyor. Bu mesafe ne kadar âz olursa olsun, mutlaka bir mesafenin bulunduğunu, asla bir ittisal, yani birleşme, bir olma; "ikiliğin ortadan kalkması" diye bir şeyin bulunmadığını gösteriyor. Zaten en mükemmel ve en son ilahi din olan islam; başta temel kaynağı Kur'an olmak üzere, hiç bir kaynağında, hiç bir yerinde ittisal diye bir tabir veya düşünce getirmemiş; kendi müntesipleri bulunan müslümanlara böyle bir şeyden bahsetmemiştir. Kur'an'ın bu açık ve eşsiz beyanından da anlaşılacağı gibi, islam'a göre insanlık aleminin herhangi bir ferdinin, yükselebileceği en son ve en büyük makam, Mirac'taki bu Kab-e Kavseyn makamıdır. Bu makama ise ancak islamın peygamberi Hz. Muhammed (a.s.) yükselmiştir. O'nun bu yükselişi ise hem yükseldiği bu makamın ne kadar büyük ve yüce olduğunu gösterir, hem de bu derece yükselindiği halde, Allah ile ittisalin söz konusu olmadığını ve asla olmayacağını gösterir. Kur'an'ı bilenler, Kur'an'dan nur ve feyiz alanlar için bu, ne büyük bir hikmet, ne kadar yüce ve ulu bir hakikattir! [51]