+ Cevap Ver + Yeni Konu aç
4 sonuçtan 1 ile 4 arası

Kainatın efendisi ,Peygamber fendimizin 12 yaşında amcasıyla şama gidişi

 Peygemberimiz (s.a.v) Katagorisinde ve  Peygamber Efendimiz (S.A.V) Forumunda Bulunan  Kainatın efendisi ,Peygamber fendimizin 12 yaşında amcasıyla şama gidişi Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Kainatın efendisi ,Peygamber fendimizin 12 yaşında amcasıyla şama gidişi Kainatın efendisi ,Peygamber fendimizin 12 yaşında amcasıyla şama gidişi Kainatın Efendisi 12 yaşına girmişti. Akranları arasında artık farklı beden ve simaya sahipti. Siması etrafa pırıl pırıl nurlar saçıyordu. Gönlü huzur doluydu. Onu yanında barındıran Ebû Talib ise, o sırada büyük bir ...

  1. #1
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    2.374
    Tecrübe Puanı
    13

    Standart Kainatın efendisi ,Peygamber fendimizin 12 yaşında amcasıyla şama gidişi

    Kainatın efendisi ,Peygamber fendimizin 12 yaşında amcasıyla şama gidişi

    Kainatın Efendisi 12 yaşına girmişti.
    Akranları arasında artık farklı beden ve simaya sahipti. Siması etrafa pırıl pırıl nurlar saçıyordu. Gönlü huzur doluydu.
    Onu yanında barındıran Ebû Talib ise, o sırada büyük bir geçim sıkıntısı içinde idi. Bunun için, ticaretle uğraşmaya kendisini mecbur hissetmekteydi. Bu maksatla da Kureyş'in o sene tertiplediği ticaret kervanına katılarak Şam'a gitmeyi kararlaştırdı.
    Yol hazırlıkları yapılıyordu. Yapılan hazırlıklar Efendimizin gözleri önünde cereyan ediyordu. Haliyle, çok sevdiği amcası, kendisinden bir müddet ayrılacaktı. Ama o buna nasıl tahammül edebilirdi? Yıllar önce de hem muhterem babasını, hem de aziz annesini böyle iki seyahat sonunda kaybetmişti. Şimdi ise, hamisi Ebû Talib, böyle bir seyahate çıkacak ve günlerce kendisinden uzak bulunacaktı. Nazik ve latif ruhu bu ayrılığa nasıl dayanacaktı?
    Ebû Talib gibi, ev halkı da, Kainatın Efendisinin başına yolda bir şeylerin gelmesinden korktukları için bu seyahate katılmasını istemiyorlardı. Ancak o, amcasıyla gitmeyi candan arzu ediyordu. Günlerce üzgün durduktan sonra amcasına açılmak zorunda kaldı. Hasret ve hüzün dolu mübarek sesiyle ona şöyle hitab etmekten kendini alamadı:
    "Amcacığım!.. Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne de babam!.."
    Bu sözlerini gözyaşlarıyla bir çiçek gibi süsleyen Kainatın Efendisinin derin hüzün ve üzüntüsüne, değil kendisini canı gibi seven Ebû Talib, en katı yürekliler bile dayanamazdı. Şefkat duygusunu coşturan bu ifadeler karşısında Ebû Talib, derhal kararını değiştirdi. Artık Kainatın Efendisi de amcasıyla birlikte gidecekti.
    Efendimizin gönlü bu karardan sonra sevinçle doldu. Hazırlıklar tamamlandı ve o, amcasıyla birlikte ticaret kervanına katıldı.
    Kervan, çölleri aşa aşa Busra'ya vardı ve burada mola verdi. Busra, Şam ile Kudüs arasında suyu bol ve bahçelerle kaplı bir kasabaydı.
    RaHİB BAHiRA'NIN MÜŞAHEDE VE TESBİTİ
    Busra Panayırına yakın küçük bir manastırda o sırada bir rahib yaşıyordu: Bahira... Bu rahib, Hıristiyanların o zaman hatırı sayılır bir alimi idi. Çünkü, manastırda bir kitap vardı ki, orada ibadete kapanan her rahib o kitaptan okuyarak Hıristiyanların en bilgili kimsesi olurdu. O güne kadar gelip geçmiş bütün rahibler de o kitaptan istifade etmişlerdi.94
    Kureyş'in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de rahibin bu manastırına yakın bir yerde konakladı. Garibtir ki, daha önceki seneler gelen Kureyş kervanının hiçbiriyle ilgilenmeyen, konuşmayan Bahira, bu sefer kafileye beklenmedik bir sürprizle yakın alaka gösterdi, hatta kendileri için bir ziyafet tertipledi.
    Bu ilgi, bu ziyafet nedendi? Kafiledekileri düşündüren soru, bu idi!
    Bilgin rahib, kafilede o ana kadar gözlerini şahid olmadığı bazı garibliklere şahid olmuştu: Manastırda, Kureyş kafilesini
    Bahira'nın asıl adı, Circis veya Sercis'tir. Avrupalı tarihçiler, "Serciyus" derler. Kendisi bir Yahudi alimi iken, sonraları Hıristiyanlığı kabul etmiştir (İbni Hişam, Sire, c. 1, s. 191, dipnot 1). seyrederken, bir bulutun, Efendiler Efendisini gölgelediğini görmüştü! Kafile gelip bir ağacın altına konunca, aynı bulutun ağacı da gölgelediğini; ağacın dallarının ise, nur çocuğun üstüne adeta eğilip gölge ettiğini müşahede etmişti!
    Bu garibliği görmüş olan Rahib Bahira, manastırından çıkarak, Mekkeli ticaret kafilesini çağırdı ve şöyle dedi:
    "Ey Kureyşliler!.. Size yemek hazırladım. Bu ziyafetime, büyüğünüz küçüğünüz, hürünüz köleniz dahil hepinizin gelmesini istiyorum!"
    Bahira'nın bu garib tavrı, Kureyşli tüccarların dikkatinden kaçmadı. Sebebini merak ettiler ve sordular: "Ey Bahira!.. Vallahi, bugün sende bambaşka bir hal var. Biz sana her gelişimizde uğrarız. Şimdiye kadar bize böyle bir şey yaptığın vaki değil. Sendeki bu hal nedir?"
    Bahira, sırrını açıklamadı ve şu cevapla yetindi:
    "Evet, gerçekten doğru söylediniz! Ama, ne de olsa, sizler misafirimsiniz. Bunun için sizi misafir etmek, yemek yedirmek, istedim. Buyurun yeyiniz!"
    Davete icabet edildi ve sofraya oturuldu.
    Ancak, kafileden, sofrada tek bir kişi eksikti: Bahira'nın aradığı, Kainatın Efendisi! Yaş itibarıyla en küçükleri olduğundan, kafilenin eşyalarını beklemekle vazifeli olarak ağacın altında oturuyordu.
    Bahira, bütün dikkatiyle sofradakileri süzmekle meşguldü; ancak, aradığı nurlu sima yoktu aralarında... Sordu: "İçinizde yemeğe gelmeyen, geride kalan kimse var mı?"
    Cevap verdiler: "Hayır ey Bahira!.. Senin davetine icabet edip gelmeyen kimse yok. Sadece bir çocuk var: Eşyalarımızı beklemek üzere bırakılmış bir çocuk!.."
    Mukaddes kitapları dikkatle incelemiş olan ve onlardan Son Peygamber'in özellik ve alametlerini öğrenmiş bulunan Bahira, onun da gelmesini ısrarla istedi.
    Kureyşli tüccarlar, Bahira'nın bu ısrarlı isteğini reddetmediler ve Kainatın Efendisi Nur Çocuğu da alıp getirdiler.
    Efendiler Efendisi sofrada yemek yemekle meşgul iken, Bahira'nın gözleri bütün dikkat ve hayretiyle onun üzerinde dolaşıyordu. Her halini, her hareketini dikkatli bakışlarla süzmekteydi.
    Bahira, aradığını bulmuştu! Maksadına erişmişti; zira, bütün dikkatiyle süzmekte olduğu nur çocuğun her hali ve her hareketi, yanındaki kitapta yazılı sıfatlara tıpatıp uyuyordu!
    Yemek yendi. Sofradakiler dağılırken, Bahira, Kainatın Efendisi Peygamberimizin kulağına eğildi ve, "Bak delikanlı, Lat ve Uzza hakkı için sana soracağım şeylere cevap ver!"
    Nur gözlerde bir tiksinti, bir nefret belirtisi: "Lat ve Uzza adına benden bir şey isteme. Vallahi, onlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem!"
    Bahira, önceki teklifinden vazgeçti: "O halde, Allah hakkı için, sana soracaklarıma cevap ver!"
    Peygamber Efendimiz, "Sor," dedi, "istediğini sor!"
    Sorduğu her soruya aldığı cevap, Bahira'yı hayretler içinde bırakıyordu; çünkü, onun Son Peygamber hakkında bildiklerine aynen uyuyordu!
    Son olarak, Kainatın Efendisinin sırtına baktı ve Peygamberlik Mührünü gördü!
    Artık Bahira'da, seksiz şüphesiz kesin kanaat hasıl olmuştu: Bu genç, beklenen Son Peygamber idi!
    Rahib Bahira ile Ebû Talib Baş Başa
    Rahib Bahira, bu teşhisinden sonra, Efendimizin amcası Ebû Talib'in yanına vardı. Aralarında şu konuşma geçti:
    "Bu çocuk senin neyin olur?" "Oğlumdur!"
    "Hayır, o senin oğlun değil! Bu çocuğun babasının hayatta olmaması lazım!"
    "Evet, doğru söyledin; o benim öz oğlum değil, yeğenimdir."
    "Peki, babasına ne oldu?"
    "Annesi bu çocuğa hamile iken vefat etti."
    "Evet, doğru konuştun!"
    Bahira açısından artık her şey apaçık ve kesin idi.
    Sonunda, Peygamberimizin amcasına şu tavsiyede bulunarak hakperestliğini gösterdi:
    "Bu yeğenini hemen memleketine geri götür! Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi, Yahudiler, çocuğu görüp de, benim farkettiklerimi onlar da farkederlerse ona kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin, ileride büyük şan ve nam kazanacaktır. Durma, onu hemen geri götür!'"35
    Bu tavsiye üzerine Ebû Talib, mallarını orada satarak aziz yeğeniyle Mekke'ye geri döndü.96
    Rahib Bahira gibi, birçok Hıristiyan ve Yahudi alimi, Resûli Ekrem Efendimizin sıfatlarını kitaplarında görmüşler ve, "Evet, kitaplarımızda Muhammedi Arabi'nin (s.a.v.) sıfatları yazılıdır." diyerek, hak bir itirafta bulunmuşlardır. Bu itirafa rağmen, yine de birçoğu İslam'ın şerefiyle şereflenmekten mahrum kalmışlardır.
    Bu eşsiz bahtiyarlığa erenler arasında ise şunları sayabiliriz:
    Abdullah İbni Selam, Vehb İbni Münebbih, Ebi Yasir, Şamûl, Esid ve Sa'lebe b. Saye, İbni Bünyamin, Muhayrık, Kabû'lAhbar, Dağatır, İbni Nafur, Carud...97
    Kur'anı Kerim, Ehli Kitap'ın bu hakperest alimlerinden şu ayetleriyle bahseder:
    "Şüphe yok ki, onlar, hakkı itiraf etmek hususunda büyüklenmek istemezler. Peygamber'e indirilen Kur'an'ı dinledikleri zaman, hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar, 'Ey Rabbimiz!.. Biz, Senin indirdiğine iman ettik. Artık, Sen, bizi hakka şahid olanlarla beraber yaz.' derler."9


  2. #2
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    2.374
    Tecrübe Puanı
    13

    Standart Kainatın efendisi ,Peygamber fendimizin 12 yaşında amcasıyla şama gidişi

    PEYGAMBERİMİZİN, CaHİLİYYE DEVRİ KÖTÜLÜKLERİNDEN UZAK KALIŞI

    Ebû Talib, bütün bu olup bitenlerden sonra nur yüzlü yeğeni Peygamberimizden adeta ayrılmaz bir parça haline gelmişti. Kendisinde gittikçe kuvvet peyda eden kanaat şuydu:

    "Bu yeğenim, ileride büyük ve mühim bir şahsiyet olacaktır!"

    Bu sebeple, Peygamberimiz üzerinde himayesini son derece dikkatli ve şuurlu bir şekilde sürdürüyor, adeta bir dediğini iki etmiyordu.

    Artık, Peygamberimiz de ruhu ve dış görünüşü ile eşsiz bir genç olmuştu. Kalb ve ruhundaki eşsiz fazilet ve güzellikler, suretini de fevkalade güzel şekillendirmişti: Ortadan uzun boylu, siyah dalgalı saçlıydı. Açık ve yüksek alınlı, kalın siyah kaşlıydı. Kaşları birbirine çok yakın, fakat bitişik değildi. Göz bebekleri, çok tatlı bir siyahtı. Uzun ve siyah kirpikleri, bakışlarına apayrı bir tatlılık verirdi.

    Kaderi İlahî, onu ezelden "İnsanlığın Peygamberi" olarak takdir ve tayin etmişti. Bu sebeple, o, Alemlerin Rabbi'nin terbiyesi altında hayat seyrine devam ediyordu. Ondandır ki, bütün Arabistan'la birlikte Mekke'de de hüküm süren fısk, fücur, sefahet ve dalaletten, kötülük ve ahlaksızlıklardan en ufak bir eser, en küçük bir iz hayatında görülmez.

    Putlardan şiddetle nefret ederdi. Ömründe bir defa bile onlara hürmette bulunmadı.

    Kureyş müşriklerinin bir adeti vardı. Her senenin belli bir gününde Buvane adlı putun etrafında toplanırlar, geceye kadar orada bulunurlar, yanında tıraş olurlar, kurban keserek büyük merasim tertiplerlerdi.

    Yine, böyle bir merasim için bütün Kureyş hazırlanmıştı. Ebû Talib de onlar gibi aile efradını toplayarak merasime iştirak etmek istedi. Peygamber Efendimize de hazırlanmasını söyledi. Ancak, o, buna yanaşmadı ve mazur görülmesini istedi. Efendimizin bu davranışını, Ebû Talib ve halaları, taaccüple karşıladılar; hatta, kızar gibi oldular. Bir iki sefer daha tekliflerini tekrarladıkları halde Resûli Ekrem Efendimiz yine red cevabı verdi. Bunun üzerine kızarak, "İlahlarımızdan yüz çevirmek demek olan bu hareketinden dolayı bir felakete uğrayacağından korkuyoruz!" dediler.

    Bunu demekle de iktifa etmediler; üzerine öylesine vardılar ki, Sevgili Peygamberimiz daha fazla ısrar edemedi ve istemeye istemeye, sadece amcası Ebû Talib'in ve halalarının hatırını kırmamak için kendilerini takibe razı oldu. Fakat, putun yanına varır varmaz, nur yüzlü Efendimizin bir ara ortadan kaybolduğunu farkettiler. Bir müddet sonra yanlarına gelince onu müthiş bir hal içinde gördüler: Benzi sararmış, her halinden korktuğu belli idi.

    Amcası ve halaları, kendisine sordular: "Ne oldu sana?.. Neye uğradın?"

    Sevgili Efendimiz, şu cevabı verdi: "Bana bir fenalık gelmesinden korktum!"

    Onlar, "Allah, sana kötülük eriştirmez. Sende çok iyi haslet ve meziyetler var. Söyle bakalım, sen ne gördün?" dediler.

    Bu sefer Peygamberimiz, şunları anlattı:

    "Ben, bu putun yanına yaklaştığım zaman, uzun boylu ve beyazlar giyinmiş biri orada peyda oldu. bana 'Ya Muhammed!.. Geri çekil, sakın o puta el sürme!' diye haykırdı."99

    Bu vak'adan sonra, Resûlullah Efendimiz, herhangi bir sebep ve saikle putların yanına uğramadı ve onların bu bayram ve merasimlerine hiçbir zaman katılmadı.

    Evet, risalet vazifesiyle memur edilir edilmez eline tevhid bayrağını alıp dalgalandıracak bir zat, elbette çocukluğunda ve gençliğinde de tevhid inancının zıddı olan şirkten ve putperestlikten uzak, tertemiz bir hayata sahip bulunacaktır.

    Cenabı Hakk, Sevgili Resulünü, henüz ne teklif, ne memuriyet, hiçbir şeyle alakalı bulunmadığı zamanlarda bile her türlü çirkinlikten koruyor ve onu hususî bir murakabe altında

    terbiye ediyordu. Resûli Kibriya Efendimiz de,

    ^.ilJ j^sli "Beni Rabbim terbiye etti; ne güzel terbiye

    etti!"100 sözleriyle bu gerçeğe işaret buyurmuşlardır.

    İnsaflı müsteşrikler de, her şeye rağmen bu hususu inkar edememişlerdir. Sir W. Miur, "Muhammed'in Hayatı" isimli eserinde, şu itirafta bulunmaktan kendini alamaz:

    "Hz. Muhammed hakkındaki bütün neşriyatımız bir nokta üzerinde ittifak eder. O da, onun ahlakının temizliği ve yüksekliğidir!"

    DÖRDÜNCÜ FİCAR MUHAREBESİ VE EFENDİMİZ

    Peygamberimiz 20 yaşında iken, Dördüncü Ficar Muharebesi patlak verdi.101

    İslam'dan evvel, Cahiliyye devrinde, Araplar arasında cinayetlerin, kanlı çarpışma ve şiddet olaylarının, kan davalarının ve her türlü hırsızlık ve yolsuzluk olaylarının ardı arkası kesilmiyordu. Kalbleri şefkat ve merhametten mahrum, cemiyet hayatları hak ve hukuktan uzak insanlardan, birbirini kırıp geçmekten başka zaten ne beklenebilirdi?

    Muharrem, Receb, Zilkade ve Zilhicce ayları, öteden beri Araplarca mukaddes aylar sayılıyordu. Bu aylarda her türlü kötülüğün işlenmesi, her türlü haksızlığın yapılması, kan dökülmesi kesinlikle yasaktı. Bunun için de "haram aylar" adıyla anılıyorlardı.

    İşte, Ficar Muharebeleri, bu aylardan birinde vuku bulduğu ve iki taraf arasında büyük haksızlıklar, zulümler irtikab edildiği, kan döküldüğü için bu ismi almışlardı.102

    Araplar arasında Ficar Muharebeleri, dört kere meydana gelmişti.

    Birinci Ficar Muharebesi sırasında, Kainatın Efendisi, henüz 10 yaşlarında bulunuyordu.103

    Dokuz sene gibi uzun bir zaman süren bu dört muharebe, aslında oldukça basit ve ehemmiyetsiz hadiseler yüzünden meydana gelmişti.

    Birinci Ficar Muharebesi, Gıfarîlerden bir adamın Ukaz Panayırında uzanmış olarak, "Arab'ın en şereflisi benim!" sözü üzerine Havazin Kabilesinden birinin bunu kendisine hakaret kabul edip, kılıcını çekerek, övünen adamın ayağını yaralaması sebebiyle Kinane ve Havazinliler arasında vuku bulmuştu.

    İkincisi, yine Ukaz Panayırında bir kadına sataşmak yüzünden Kureyş ile Havazin Kabilesi arasında patlak vermişti.

    Üçüncüsü, Kinane Oğullan Kabilesinden bir adamın, amir Oğulları Kabilesinden birine olan borcunu ödemeyip, müddeti uzatması sebebiyle Kinane ve Havazin Kabileleri arasında meydana gelmişti.

    Peygamberimizin 20 yaşlarında iken katıldığı Dördüncü Ficar Muharebesi ise, Kureyş ve Kinane Oğulları ile Kaysı Aylan Kabileleri arasında, Kinaneli Barraz b. Kays adındaki adamın Kaysı Aylan [Havazin] Kabilesinden Urve namındaki adamı öldürmesi neticesi çıkmıştı.104

    Kureyşliler, Kinane Oğullarının müttefiki bulunduklarından, dolayısıyla bu muharebeye katılmak zorunda kalmışlardı.

    Ukaz Panayırında yapılan Dördüncü Ficar Muharebesine Ebû Talib, haram ayda olduğu ve çok zulüm işleneceğini tahmin ettiği için katılmak istememişti. Ancak, Kureyş Kabîlesinin diğer kollarının diretmesi üzerine iştirak etmek mecburiyetinde kaldı.

    Muharebe sırasında, Ebû Talib'in, azîz yeğeni Efendimizi bir iki defa yanına alarak götürdüğü rivayet edilmiştir. Ancak o, sadece atılan düşman oklarını toplayıp amcasına vermekle yetinmiştir.105

    Çarpışmanın bir türlü son bulmadığını gören taraftar, nihayet birbirlerine anlaşma teklif ettiler. Buna göre, ölüler sayılacak, hangi tarafın ölüsü fazla ise diğer taraf onların diyetlerini ödeyecek, böylece de harb son bulmuş olacaktı.

    Sayım neticesinde, Kaysı Aylan'ların ölüleri 20 kadar fazla çıktı. Kinane Oğulları ve Kureyşliler tarafından bu 20 kişinin diyeti ödenerek, Fil Tarihinden 20 yıl sonra vuku bulan106 bu kanlı çarpışma da böylece nihayet buldu.


  3. #3
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    2.374
    Tecrübe Puanı
    13

    Standart Kainatın efendisi ,Peygamber fendimizin 12 yaşında amcasıyla şama gidişi

    PEYGAMBERİMİZ, HİLFÛ'LFÜDÛL CEMİYETİNDE

    Peygamber Efendimiz, 20 yaşında.

    Son Ficar Harbinde, çok kimse hayatını kaybetmiş, oluk oluk kan akmıştı. Bununla, Arap kabileleri arasındaki düşmanlık duygusu daha da bilenmişti. Her an basit sebepler yüzünden büyük hâdiseler çıkabilir, adam öldürülebilir, kabileler birbirine saldırabilir duruma gelinmişti.

    Mekke'de, dışarıdan gelen yabancılar için can, mal ve namus emniyeti diye bir şey kalmamıştı. İsteyen, istediği yabancının malını alıyor, karşılığında tek kuruş ödemiyordu. Âciz ve güçsüzler her türlü zulme mâruz kalıyor ve bunlara karşı koyma cesaretini gösteremiyorlardı.

    Bu vahşet saçan manzaraya bir çâre bulunması gerekiyordu. İnsanlık haysiyetine yakışmayan bu hareketlerin önüne geçilmeliydi. Fakat, ne yapılmalıydı? Ne yapılabilirdi?

    Namus ehlinin, haksızlık karşısında vicdanı ızdırap duyanların, cemiyetin emniyet ve asayişini düşünüp duranların halletmek istedikleri meselelerdi bunlar!..

    Zebidîinin Gasbedilen Malı!

    Bardağı taşıran son damla, Yemen'in Zebid Kabilesinden birinin bir deve yükü malının, şehrin ileri gelenlerinden As. b. Vâil tarafından gasbedilımesi hâdisesi oldu.

    Zebidîinin yardım istemek maksadıyla çaldığı her kapı, yüzüne kapatılıyordu. Sonunda, Ebû Kubeys Dağına çıkarak,

    uğradığı zulüm ve hakareti Kureyşlilere yüksek sesle bildirmeyi denedi ve bu yüksek tepeden şehir halkını yardıma çağırdı.107

    Bu davet, cemiyetin perişan hâlini düşünen kafaları uyandırdı. Derhâl bir araya toplanarak, bu yolsuzluklara, bu gayrimeşru davranışlara çâre aramaya koyuldular. Bu konuda başı çeken ve Mekke'nin hatırı sayılır büyüklerini bir araya getirmeye teşebbüs eden ilk şahıs, Peygamberimizin amcası Zübeyr oldu.108

    Haşîm, Muttâlib, Zühre, Esed, Haris, Teym Oğullarının ileri gelenlerinden birçoğunun iştirakiyle, Mekke'nin zengin, itibarlı ve en yaşlısı sayılan Abdullah b. Cud'a'nın evinde toplanıldı ve "Hilfû'lFüdûl" cemiyeti kuruldu.

    Uzun uzadıya konuşup tartıştıktan sonra, şu maddeleri karar altına aldılar:

    Mekke'de—ister ehlinden, ister dışından olsun—zulme uğramış kimse bırakılmayacaktır.

    Bundan böyle Mekke'de zulme asla meydan verilmeyecek, zâlime asla müsamaha ve fırsat tanınmayacaktır.

    Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya kadar, mazlumlarla beraber hareket edilecektir.109

    Cemiyet üyeleri, bu ahitleri üzerinde sebat edeceklerine dair de şöylece yeminde bulundular:

    "Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir Dağı yerlerinden silinip gidinceye, Kabe'de istilâm ibâdeti [Kabe'nin tavafı sırasında Hacerû'lEsved'e el sürülmesi ve izdiham dolayısıyla bizzat el sürülemiyorsa uzak tan selâmlama işaretinin yapılması] ortadan kalkıncaya kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz."110

    Kurulan bu cemiyete "Hilfû'lFüdûl" adı verildi.

    Sebebi şöyle izah ediliyor:

    "Hilf' yemin, "Füdûl" ise fâzıllar demek.

    Mekke'de bulundukları bir sırada Cürhümî Kabilesinden Fazl isminde iki kişi ile Katüra Kabilesinden Fudayl adında biri, "şehirde, zulme ve tecavüze meydan vermemek" hususunda yeminde bulunmuşlardı.

    Kureyş ileri gelenleri de, bunlara benzer sebeplerden dolayı bir araya gelip karar aldıklarından, "Fâzıllar" hâdisesini hatırlama babında bu cemiyete "Hilfû'lFüdûl" denildi.111

    Cemiyetin îfa ettiği ilk iş, Yemenli Zebidlinin, ticaret maksadıyla getirdiği malın Âs b. Vâil'den geri alınması oldu.

    Sevgili Peygamberimiz de, henüz 20 yaşında bir genç olmasına rağmen, yaşlılardan teşekkül eden bu cemiyete amcalarıyla birlikte katılmış ve zulme karşı birleşmede oyunu müsbet olarak kullanmıştır.

    Bu, Efendimizin genç yaşından beri derin düşünceye sahip olduğunun, zulme karşı nefret duyduğunun ve henüz o zamandan beri kavmi ve kabilesi arasında büyük bir itibara sahip bulunduğunun ifadesidir.

    Şefkat ve merhamet timsâli zât, elbette peygamberlikle vazifelendirilmeden evvel de mazlumun imdadına koşacak, bu hususta gösterilen gayretlere yardımcı olacaktır. Çünkü, o, "güzel ahlâkı tamamlamak" maksadıyla gönderilmişti. Öyle ise, güzel ahlâka vasıta olan her gayrete kendisi de katılacaktı.

    Nitekim, kendilerine İlâhî risâlet vazifesi verildikten sonra da, mezkûr cemiyete katılmış olmaktan duyduğu memnuniyeti şu ifadelerle beyan buyuracaktır:

    "Abdullah b. Cud'a'nın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum. Bence o yemin kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha sevimlidir! Ben, ona İslâmiyet devrinde bile çağrılsam icabet ederim."112

    Resûli Ekrem Efendimizin bu sözü, günümüz Müslümanları için de bir ölçüdür: Zulme ve ahlâksızlığın her türlüsüne karşı, isim ve şekli ne olursa olsun, mücadele veren teşekkül ve cemiyetlere yardımcı olmak...

    PEYGAMBERİMİZİN ŞAM'A İKİNCİ GİDİŞİ

    Mekke halkının meşguliyetleri başında ticaret geliyordu. Ebû Tâlib de bir müddet ticaretle uğraştı. Ancak, kıtlık kuraklık yıllarının baş göstermesi, kabîle savaşlarının birbirini takib etmesi ve aile efradının fazla oluşu gibi sebepler yüzünden ticaret yapabilecek malî kuvveti pek kalmamıştı. Bu yüzden, Efendimizi de yanına alarak yaptığı Suriye seyahatinden sonra bir daha ticaret kervanlarına katılma imkânını elde edemedi. Mekke'nin içinde bazı işler yapmakla geçinip gidiyordu.

    Mekke'de Nebîyyi Ekrem Efendimizin akrabalarından zengin bir dul kadın vardı: Hatice binti Hüveylid... O, servetiyle ticaret kervanlarına ortak oluyordu.

    Peygamber Efendimiz, 25 yaşında bulunduğu sırada, Kureyş yine Şam'a göndermek üzere bir ticaret kervanının hazırlığı içindeydi. Bu kervana Hz. Hatice de, mallarıyla iştirak edecekti. Her seferinde olduğu gibi bu defa da mallarının başında gönderecek emin ve sağlam adamlar arıyordu.

    Geçim sıkıntısı içinde kıvranıp duran Ebû Tâlib, bunu duydu. Himayesinde bulunan yeğeni Nebîyyi Muhterem Efendimizi yanına çağırarak, kendisine açılmak zorunda kaldı ve şöyle konuştu:

    "Ey kardeşim oğlu!.. Mal ve mülk sahibi olmadığımı biliyorsun. Şiddetli kıtlık ve kuraklık, elimizi avucumuzu kuruttu; bizde ne ticaret bıraktı, ne de kalkacak, kımıldanacak güç ve derman... Bak, kavminin ticaret kervanı Şam'a gitmeye hazırlanıyor. Hüveylid'in kızı Hatice de, bu kervana yükleyeceği mallarla katılacak ve mallarıyla birlikte de kavminden bazı kimseler gönderecektir. Hatice, ticaretle uğraşan, serveti bol ve başkasının da bu servetten istifade etmesini isteyen bir kadındır. Senin gibi emniyet edilen temiz, vefalı bir insana, onun bu konuda ihtiyacı vardır. Gidip bu hususu kendisine anlatsan, herhalde dürstlüğün ve üstün meziyetlerinden dolayı seni başkalarına tercih edecektir!"

    Bu konuşmasının ardından endişesini de üzüntü içinde belirtti: "Gerçi, seni Şam'a göndermekten çekiniyorum; Yahudilerin sana bir zarar vermesinden de korkuyorum! Ama ne yapayım ki, geçimimizi temin konusunda, bundan başka hatırıma gelen bir fikrim de yok."113

    Amcasına, "Amcacığım, sen nasıl istiyorsan öyle yap." cevabında bulundu.

    Ebû Tâlib'le Resûli Ekrem Efendimiz arasında geçen konuşma, Hz. Hatice'ye ulaştı. Nebîyyi Mükerrem'in doğru sözlü, güvenilir, emniyetli, üstün ahlâklı olduğunu bilen Hz. Hatice, hemen haber göndererek çağırttı, kendisine şöyle dedi:

    "Ben, seni Şam'a gidecek ticaret mallarımın başında göndermek istiyorum. Senin doğru sözlü, son derece güvenilir ve güzel ahlâklı olduğunu biliyorum. Sana, kavmimden hiçbir kimseye vermediğim yüksek bir ücret vereceğim!"

    Peygamber Efendimiz, teklifi amcası Ebû Tâlib'e haber verdi. Buna son derece sevinen amcası, "Bu, Allah'ın sana ihsan ettiği bir rızıktır!" diye konuştu.

    Ebû Tâlib, ücreti tâyin etmeden yola çıkılmasını münasip görmediğinden, Efendimize, gidip bizzat Hz. Hatice'yle bu hususu konuşmasını söyledi. Ancak Peygamber Efendimiz, bunu istemediğini belli etti. Bunun üzerine Ebû Tâlib, kendisi bizzat giderek, "Ey Hatice!.." dedi, "Biz işittik ki, sen filânı iki erkek deve vermek üzere tutmuşsun. Biz, Muhammed için dört erkek deveden aşağısına razı olmayız!"

    Efendimiz gibi son derece itimat edilir birini bulan Hz. Hatice, sevinç içinde, "Ey Ebû Tâlib!.." dedi, "Sen çok kolay ve hoşa gidecek bir ücret dilemiş bulunuyorsun! Bundan daha fazlasını isteseydin bile ben yine kabul ederdim!""4

    Haliyle Ebû Tâlib, bu sözlerden fazlasıyla memnun oldu. Hz. Hatice, kölesi Meysere'yi de Resûlullah Efendimizin emrine verdi ve ona şu tembihte bulundu:

    "Sana ne emrederse derhâl itaat edeceksin, hiçbir fikrine karşı aykırı iş görmeyeceksin, bir dediğini iki etmeyeceksin ve her hâlini bana bildireceksin!"

    Kervanın yola çıkması için bütün hazırlıklar tammalandı. Ebû Tâlib ile Efendimizin halaları da, onu uğurlamaya geldiler ve kervanda bulunanlara onunla ilgilenmelerini rica ettiler.

    ...Ve kervan yola çıktı.

    Ticaret kervanı üç aylık yorucu bir yolculuktan sonra, Şam topraklarına vardı. Kervana iştirak edenlerin her biri, Busra Panayırının münasip yerlerine tezgâhlarını kurdular. Kâinatın Efendisi ise, oradaki manastıra yakın bir zeytin ağacının altına indi.


  4. #4
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    2.374
    Tecrübe Puanı
    13

    Standart Kainatın efendisi ,Peygamber fendimizin 12 yaşında amcasıyla şama gidişi

    RÂHİB NASTÛRA VE EFENDİMİZ

    Efendimizin daha önceki Şam seyahati sırasında manastırda bulunan Râhib Bahîra, ölümüyle yerini Nastûra adındaki rahibe bırakmıştı.

    Efendimizin, zeytin ağacının altına inmesi, pencereden gelen kafileyi seyreden rahibin dikkatinden kaçmadı. Önceden tanıştığı Meysere'yi yanına çağırdı ve ağacın altında konaklayanın kim olduğunu sordu.

    Meysere, "O, Kureyş ve Mekke halkından bir zâttır." cevabını verdi.

    Nastûra, bir anlık bir düşünceye daldı. Sonra da Meysere'yi hayretler içinde bırakan fikrini açıkladı: "O ağacın altına şimdiye kadar (bu vakitte) peygamberden başka kimse inmemiştir."115

    Daha sonra Meysere'ye şu suali yöneltti: "Onun gözünde biraz kırmızılık var mıdır?"

    Meysere'den "Evet." cevabını alınca, teşhisini kesinleştirdi: "O, peygamberdir, hem de peygamberlerin sonuncusudur!""6

    Meysere, heyecan ve hayretinden şaşkına döndü. İstikbâlin peygamberinin hizmetinde bulunma saadet ve sevinci, vücudunun bütün zerrelerine bir anda yayıldı. Tabiî, rahibin söyledikleri de hafızasına nakşoldu.

    Satışlar tamamlanmış ve alınacaklar alınmıştı. Bir de baktılar ki, Peygamberimiz herkesten ziyade kârlı bir ticaret yapmış.117 Bu sefer Meysere'nin hayretine, kafiledekilerin de hayret ve şaşkınlığı katıldı.

    Kervan, Busra'dan ayrılarak Mekke'ye doğru yola çıktı.

    Melekler Gölge Ediyor!

    Kervan, sıcak kumlar üzerinde Mekke'ye doğru yol alıyordu. Kızgın güneş, ateşten oklarını yere saplamakta idi. Fakat, bu da ne? Meysere, gözlerine inanamıyordu. Tekrar tekrar açıp kapatıyordu gözlerini... Acaba yanlış mı görüyordu?

    Ama hayır!.. Gördüğü, ne hayâl, ne de gözlerindeki bir yanılmanın esiri idi; tamamıyla gerçekti: İki melek, kavurucu sıcaktan rahatsız olmaması için, bulut tarzında Kâinatın Efendisi üzerinde

    gölgelik ediyordu."8

    Meysere, hayranlık ve heyecanından yerinde duramaz hâle gelmişti. Güneşin sıcaklığı, bu garib hâdisenin munis sıcaklığı yanında artık ona pek tesir etmiyordu. Ne var ki, Nur Muhammed'e (s.a.v.), bu olup bitenleri ve duyduklarını anlatma cesaretini kendinde bir türlü bulamıyordu! Hayretini, heyecanını ve şaşkınlığını hep içinde saklıyor, dışa aksetmemesi için var gücünü sarfediyordu.

    Artık kervan, Mekke'den görülmeye başlanmıştı.

    Hz. Hatice, evinin damında, Kureyş kadınlarıyla birlikte, gelen kafileyi gözlüyordu. Herkes gibi o da hayret içinde idi! Gelen, Muhammed ve Meysere'dir. Ya Muhammed'in (s.a.v.) başı üzerinde gelenler ne? Gözleri yanlış mı görüyor? Hayır, o da gerçeğin tâ kendisini görüyordu ve yine iki melek, Kâinatın Efendisi üzerinde gölgelik ediyorlardı. Hatice, heyecan içinde yanındaki kadınlara da bu garibliği gösteriyordu:"9 "Bakın, bakın, Muhammed melekler tarafından gölgeleniyor!"

    Kervan Mekke'ye ulaştı. Peygamberimiz, mallan Hz. Hatice'ye teslim etti. Hatice de getirilen mallan yüksek bir kârla sattı.120

    Meysere, Müşahedelerini Anlatıyor!

    Meysere, bu yolculuk esnasında Kâinatın Efendisinden çok şey görmüş, çok şey öğrenmişti.

    Her şeyden önce, temizliğe son derece riâyet ediyordu, ahlâkı mükemmeldi, doğru sözlüydü, arkadaşlığı samimî ve ciddîydi. Ticaretteki dürüstlüğüne diyecek yoktu.

    Bütün bunları, Râhib Nastûra'nın söylediklerini ve yolda gördüğü garibliği, Meysere bir bir Hatice'ye anlattı.

    Hz. Hatice'nin 25'indeki bu gence karşı hayranlık ve alâkası artık son haddine varmıştı. Meysere'den duyduklarını ve kendisinin gördüğünü, vakit geçirmeden amcası oğlu Varaka b. Nevfel'e nakletti.

    Varaka, bilgili bir Hıristiyandı. Putperestliğe taraftar değildi. Kendi hâlinde yaşlı ve aklı başında bir insan idi.

    Hatice'den duydukları karşısında o da hayretini gizleyemedi: "Eğer bu söylediklerin doğru ise, şüphesiz, Muhammed, bu ümmetin peygamberidir! Ben, zâten bu ümmetten bir peygamberin çıkacağını biliyor ve onu bekliyordum. Bu zaman, onun tam zamanıdır!"121

    Bu ifade ve itiraf karşısında Hz. Hatice'nin gönlü sevinçle doldu.


    --------------------------------------------------------------------------------

    94 Ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 191.

    95 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 191194; İbni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 153155; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 9697; Taberî, Tarih. c. 1, s. 194195.

    96 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 194; İbni Sa'd, A.g.e., c. 1, s. 155; Belâzurî,A.g.e., c. 1, s. 97.

    97 Hüseyin elCisr, Risalei Hamidiyye, Tere, s. 5556; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 168169.

    98 Mâide, 8283.

    99 ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 158; Halebî, İnsanû'lUyûn, c. 1, s. 164.

    100 Abdurrahmân Münavî, Feyzû'lKadir, c. 1, s. 224.

    101 ibni Hişam, Sîre, s. 198; Ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 128.

    102 ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 195.

    103 ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 196.

    104 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 196197; Ibni Sa'd, A.g.e., c. 1, s. 126128.

    105 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 198.

    106 Ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 128; Taberî, Tarih, c. 1, s. 201.

    107 Süheylî, Ravdû'lÜnf, c. 1, s. 91.

    108 İbni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 128; Süheylî, A.g.e., c. 1, s. 91.

    109 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 141; Ibni Sa'd, A.g.e., c. 1, s. 129; Süheylî, A.g.e., c. 1, s. 93.

    110 Ibni Sa'd, A.g.e., c. 1, s. 129; Süheylî, A.g.e., c. 1, s. 93.

    111 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 142; İbni Sa'd, A.g.e., c. 1, s. 129.

    112 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 141142; Ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 129; Süheylî, Ravdû'lÜnf, c. 1, s. 94; ibni Kesir, Sîre, c. 1, s. 261.

    113 ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 129130.

    114 İbni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 130.

    115 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s 199; ibni Sa'd, Tabakat, c, 1, s. 130; Taberî, Tarih, c. 2, s. 196.

    116 İbni Sa'd, A.g.e., c. 1, s. 130; Süheylî, Ravdû'lÜnf, c. 1, s. 122.

    117 İbni Sa'd, A.g.e., c. 1, s. 130.

    118 ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 200; ibni Sa'd, A.g.e., c. 1, s. 130; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 196.

    119İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 200; İbni Sa'd, A.g.e., s. 130131. 120 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 200; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 197.

    121 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 203; Süheylî, Ravdû'lÜnf, c. 1, s. 123; Ibni Kesir, Sîre, c. 1, s. 267.


+ Cevap Ver

LinkBacks (?)

  1. Yandex
    Refback Bu Konu
    05-23-2015, 12:19 PM

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
^

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349