İbret almaz mısın, ibret al!


Hz Aişe r.a. anlatıyor: "Bir gece Rasulullah benden izin istedi: Ey Aişe, izin verirsen geceyi Rabbime ibadet ederek geçireyim.

Ben de şöyle dedim:

-- Vallahi seninle beraber olmayı çok sever ve isterim. Ancak seni sevindiren şeyi daha çok severim.

Allah Rasülü sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu. Öyle ağladı ki mübarek sakalı, elbisesi ve secde ettiği yer ıslandı.

Bu haldeyken Bilal namaza çağırmaya geldi. Ağladığını görünce hayretle sordu:

-- Ey Allah'ın Rasulü, Allah Tealâ sizin geçmiş ve gelecek günahlarınızı bağışladığı halde niçin ağlıyorsunuz?

Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu:

-- Ey Bilal, Allah'a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallahi bana bu gece öyle ayetler indirildi ki onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!

Allah Rasulü s.a.v. sonra Âl-i İmran suresinin 190 ve 191. ayetlerini okudu:

"Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akl-ı selim için (Allah'ın birliğini gösteren) kesin deliller vardır. Onlar ayakları üzerinde dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allah'ı zikrederler.

Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve: 'Rabbimiz sen bunları boşuna yaratmadın. Seni tespih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.' derler."
Ve hatırasını bu ayetle bitirir Hz. Aişe r.a...

Düşünün diyerek. İbret almak için, şükretmek için, kurtulmak için düşünün...

O iklime doğru şimdi

"Allah'ın indirdiğine uyun denildiği vakit de onlar şöyle dediler: 'Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa biz ona uyarız.' Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyup gidecekler?" (Bakara, 170)

Ebu Zer Gifarî r.a. daha Hz. Peygamber s.a.v.'ı tanımadan, elini eline koymadan önce iklimini değiştirmişti. Lakin bilmezdi şimdi hangi iklimi soluyacak. Kaybolmuştu. Ama kaybolan arar ve arayan bulurdu.

Onun iklimini değiştirmesi bir anlık ibretle bakması ve düşünmesi neticesiyledir. Şöyle ki:

Ebu Zer, Gifar yurdunun bu delikanlısı zamanında tapındığı putlarına da büyük bir içtenlikle bağlıydı. Bir sabah putlarına yemek götürdü ve yemeği önlerine koydu. Çıkıp gidecekken bir köpek geldi ve putların yemeğini yedi. Sonra da bir güzel üstlerine pisletip çıkıp gitti.

Düşündü Gifarlı Ebu Zer. Neden izin verdi yemeğinin yenmesine, sonra da... Bir köpeğe güç yetiremeyen mi yağmurları yağdıran, geleceğimi ve geçmişimi bilen?

Ona yöneldiğimde bana mı sahip çıkacak, kendine sahip çıkamayan?

Beni mi koruyacak kendini koruyamayan?

Beni mi onurlandıracak kendisi zillete düşmüşken?

Eve gelince durumu eşine anlattı. O da düşündü, hak verdi. Ve o günden sonra bıraktılar inandıklarını.

Bıraktılar dünü. Ama bugünleri de yoktu. Artık kaybolmuşlardı.

Ta ki bir gün bir akrabası gelip de 'Mekke'de birisi çıkmış senin söylediklerine benzer bir şeyler anlatıyor' diyene kadar.

* * *

Sanki hiç yaşamadılar

"Mal sahibi mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi?.."
Gezip dolaşacaksın gece bittiğinde.
Kimlere bitti gece?
Kimlere başladı sabah?
Her gün biraz daha giderken gideceğin yeri duyacaksın. Gidenleri duyacaksın.
"Onlar birer ümmetti. Geldi geçti..." (Bakara, 134)
Bir başka şair seslenecek, 'şu anda buradaki bizler yüz sene sonra olmayacağız.'
Ne garip!
Oysa nedir ki zamanın elinde yüz sene. Zamanın elinde neyim?
Bir bilinmez âdemim.
İlk adım âdem (insan), ikincisi adem (yokluk).
Hâlâ ibret almayacak mıyım?
"...Kendilerinden evvel gelip geçenlerin akıbetlerinin ne olduğuna bir baksalar ya..." (Yusuf, 109)
"Sanki orada şenlik kurmamışlardı..." (Hûd, 95)

* * *

Akıl nimetinin şükrüdür tefekkür.Ve tefekkürün zirvesi acziyetimizi itiraftır.
Düşünmez misin, düşün!
Akletmez misin, aklet!
İbret almaz mısın, ibret al!
İbrahim'in güneşi gibi senin de nice güneşin var akşam olunca batacak.
Nice ay ve yıldızın var sabah olunca seni terk edecek.
Düşüneceksin o vakitte bir an. Ve batanlardan geçeceksin.

Seni terk edeceklerden geçeceksin. Kendini de terk edip asla seni terk etmeyecek olana varacaksın.

Dursun ali erzincanlı