Ah! Bir gökyüzünü ağlatabilsem,
Gökyüzü mavi ağlar.
Fakat herkes gökyüzünü ağlatamaz,
Onu ancak Musab bin Umeyr’ler ağlatır.
Yıldızlara yetişilmez,
Musab yıldız bir sahabi idi.
O Musab ki, sarışın kumun sıcağında, ayağı değdiği yeri yeşerten bir çöl çiçeğiydi.
Güneşin yardımcılarıydı onlar.
Öyle ki, dâvam deyip anadan, yardan, serden geçtiler,
Şehadet şerbetini tebessümlerle içtiler.
Onlarla öğreneceğim, yaşamayı, inanmayı, sevmeyi ve ölmeyi!
O ki; sancağı taşıyordu, sırtındaki zırhıyla da Peygambere benziyordu. Ve bir müşrik,
O’nu Peygamber zannedip bir kılıç darbesiyle sağ omuzundan kesti.
Sancağı sol koluna alıyor, o da koparılıyordu.
Sancağı bırakmadı Musab! Kesik kollarının arasına alıp, göğsüne bastırmıştı sancağını.
O an, bir mızrak zırhını ve mübarek tenini delip geçti.
Ey MUSAB! Seninle ağlamayı sevdim.
Canım Şehidim!
İnancın için, herşeyini terkettin. Öyle ki, bir kefenin bile yoktu.
Ey Musab! seni ve senin gibileri, yaramıza merhem olarak saracağız.
Musab’ın vücudunu kaftanıyla, ayaklarını otlarla sardılar.
Ve Musab’ı; gökyüzü mavi mavi ağlarken defnettiler.
Gökten mavi damlalar düşüyordu. Yağan yağmurdu, veyahutta gökyüzü ağlıyordu!
O Musab’ki, sema O’nu sarıp sarmaladı ve içine aldı.
Ey Musab! Ölüm seni öldüremedi.
Öyleyse, Musab aramızda ölümsüzleşti.
Ey Gökyüzü! Bana da mavi mavi ağlar mısın?