Yaz mevsimi ve haşir

İ’lem eyyühe’l-aziz!
Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşir ve neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrâyı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba, çiçek açıp semere veren ağaçlarda her sene îcad edilen meyvelerin haşir ve neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı?
Eğer onlar şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla, yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, lâtif kudret mu'cizeleri, o mahlûkat-ı lâtife, evvelkisinin, yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir? Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören, haşri istib’ad edebilir mi?
Ve keza, mânevî asansörlerle, lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihraç ve icad etmekle o kuru ağacı acip bir vaziyete ve hayattar, antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu lâtif, nâzik masnûatı o kuru ağaçlardan ihraç eden kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Bu bedihî bir meseledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.
Mesnevî-i Nuriye, s. 93, (yeni tanzim, s. 173)
***
Nakkaş-ı Ezelî, zeminin yüzünde yaz, bahar zamanında en az üç yüz bin nebâtât ve hayvanâtın envâını, nihayetsiz ihtilât, karışıklık içinde nihayet derecede imtiyaz ve teşhis ile ve gayet derecede intizam ve tefrik ile haşr ve neşretmesi, bahar gibi zâhir ve bâhir parlak bir sikke-i tevhiddir.
Sözler, s. 270, (yeni tanzim, s. 477)
***
Elmanın yüzünde bulunan sikke-i fıtrat ve hâtem-i hikmet ve turra-i samediyet ve mühr-ü rahmet, bütün elmalarda ve sair meyvelerde ve bütün nebatat ve hayvanatta bulunduğundan o tek elmanın hakikî mâliki ve sânii, elbette ve her halde o elmanın emsali ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün sekene-i arzın ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası olan ağacının ve onun tezgâhı olan mevsiminin ve onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Mâlik-i Zülcelâli ve Hâlık-ı Zülcemâli olacak; başka olamaz.

Şuâlar, s. 159, (yeni tanzim, s. 278)


LÜGATÇE:

i’lem eyyühe’l-aziz: Bil ki ey aziz.
küsuf: Güneş tutulması.
gayr-ı mahdut: Sınırsız.
haşir: Toplanmak, birikmek; insanların öldükten sonra tekrar diriltilip bir yerde toplanmaları.
neşir: Yaymak; kıyâmetten sonra bütün insanların dirilip, toplandıktan sonra dağılıp yayılmaları.
kıyamet-i kübrâ: En büyük kıyâmet.
haşr-i umumiye: Yaratılan bütün varlıkların kıyamet gününde tekrar dirilip toplanmaları.
istiğrab: Garib ve acaib bulmak, şaşırmak.
semere: Meyve.
istib’ad: Uzak görme, ihtimal vermeme.
şuhudî: Görünebilir olana âit ve onunla ilgili.
yakîn: Hiçbir şekilde şüphe edilmeyecek derecede kesin olan ilim, bilgi.
küre-i arz: Yerküre; dünya.
misl: Benzer.
vahdet-i ruhiye: Ruh birliği.
gayr: Başka, başkası.
keyfiyet: Durum, bir şeyin nasıl olduğu ciheti.
semerat: Meyveler, neticeler.
arz-ı dîdar: Yüzünü göstermek.
câmid: Cansız, donuk.
kudret-i ezeliye: Ezelî kudret.
masnûat: Sanatla yapılmış olan eserler, varlıklar.
bedihî: ap açık, belli.
Nakkaş-ı Ezelî: Zaman ve mekânla kayıtlı olmayan ve herşeyi nakış nakış işleyen Cenâb-ı Hak.
envâ: Çeşitler, türler.
ihtilât: Karışıklık.
tefrik: Ayırma.
bâhir: Aşikâr, açık.
sikke-i tevhid: Tevhid mührü.
sikke-i fıtrat: Yaratılış imzası.
turra-i samediyet: Allah`ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösteren deliller, damgalar.
sekene-i arz: Dünyada oturanlar.