amanla açılan hakikatler

İlim erbabınca kökleşmiş bir ifade vardır: “Sen ilme bütünüyle kendini vermezsen o sana yarısını vermez” diye.

Hangi ilim vardır ki bir çırpıda kavranmış olsun. Hele dakik meseleleri, ince sırları, gizli nükteleri anlatan eserlerin bir anda kavranması hiç mümkün değil.
İlimde belli noktalara gelmiş nice insanın başlangıçları hep sabır ve sebatla geçmiş. Önce pek anlayamamışlar, sonra derinliklerine dahi inme imkânı bulmuşlar.

Merhum Zübeyir Gündüzalp’ın Nurlarla ilk tanıştığında onca tetebbuatına rağmen Gençlik Rehberi ilk eline geçtiğinde gece geç vakitlere kadar okumuş, çok yerlerini tam anlayamamıştı. Ama büyük bir define keşfettiğinin farkındaydı. Kısa zamanda oldukça mesafe almıştı.

Risâleleri Arapçaya tercüme eden İhsan Kasım es-Salihî de eserleri tanıdığında altı ay birşey anlamadan derslere devam ettiğini; ruh, kalp ve hissiyatını doyuran bu hakikatlerin zamanla açıldığını, sonra da Arapçaya tercüme edecek noktaya geldiğini biliyoruz.

Dostum Forum sitesinde anlatıldığına göre merhum Ali İhsan Tola’nın başından geçen şu hatıra da oldukça ilginç:

Birgün Ali İhsan Tola Üstad Hazretlerini ziyarete gittiğinde İşaratü’l-İcaz isimli tefsirin tashih edildiğini görür. Aralarına katıldığında Üstad, “Anladığın sana kâfidir!” der ve tashihe devam edilir. Ali İhsan Tola Ağabey tashih edilirken daha çok mânâya dikkat eder. Fakat bir yer gelir ki anlayamaz. “Tashih devam ediyor, ben ise o anlamadığım kısım ile meşgul oluyordum. O zaman Üstad Hazretleri bana döndü ve aynen dedi ki: ‘Anladığın sana kâfidir!’ Ben toparlandım.”

Tashihat devam ederken yine bir yere takılır, bir türlü geçemez. Yine, Üstad Hazretleri bir şey söylemediği halde ona yönelip, “Anladığın sana kâfidir!” der.
Çok geçmeden yine takılır. Bu defa Üstad, “Götürün bunu tesbih ettirin!” der.
Nedir tesbih ettirmek? Bunu sonra anlayacaktır. Üstadın bu sözü üzerine onu mutfağa götürürler. Herkes bir şeyler getirip yanına bırakır ve “Bunları yemeden kalkmak yok!” derler.

Önce Zübeyir Ağabey gelir ve Üstaddan üç beş adet üzüm tanesi getirir ve “Ağabey, bunları yiyeceksin!” der. Ceylan Ağabey, lâtifeciliği gereği bir teneke zeytin getirip “Ağabey, bunu yemeden gitmek yok!” demez mi? En ciddî kişi olan Tahir Ağabey dahi büyük bir ekmek getirip “Ağabey, bu yenecek!” deyince şaşırıp kalır Ali İhsan Tola Ağabey.

Ama meseleyi anlamakta gecikmez. Bu yolla Üstad ona hiç unutamayacağı bir ders vermektedir. Yani, nasıl ki onca yiyecek bir çırpıda yenmiyor, ancak zaman zaman yenilebiliyorsa Risâlelerdeki hakikatleri de bir anda anlamak mümkün değildir. Zamanla akıl midesinde sindirilecektir. Onun için Ali İhsan Tola Ağabey, “Birden bütün mânâları kalbine koymak imkânsızdır. Yani, anladığımız kadarı ile iktifa etmeliyiz” der.
Bütün mesele en nadide cevherlerle dolu zengin bir hazineye kavuştuğumuzu bilip sabır ve sebatla anlamaya çalışarak istifade etmektir.

Şaban DÖĞEN