Din, dinsizlik ve Risâle-i Nur tefsiri

Modern toplumlar da çok pahalı bu tecrübeden sonra şu noktaya ulaştı: Dinsiz fen, mâneviyatsız teknoloji; insanın bin bir muamma yüklü manevî cephesini, sayısız ihtiyaç ve arzularını tatmin edemez, edememiş... Beşer, bilimde ve fende ne kadar ilerlerse ilerlesin, hiçbir zaman dinsiz yaşayamaz.1

Baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknoloji ve maddî imkânlara rağmen; kâinatın hücûmlarına karşı dayanacak ve sınırsız kabiliyetlerine neşv ü nemâ verecek hak dini elde etmezse hayatını sürdüremeyeceği anlaşıldı.2

Çirkin, kötü, menfi haslet ve duyguların yegâne törpüsü din/imândır. Çünkü, fıtrî olan dinin sözü daha yüksek, etkisi daha büyük, hükmü daha yücedir.3

Ahlâkı güzelleştirmenin iksiri; hattâ hukuk, san'at, mimarî, ilim, felsefe, teknik gelişmelerin kaynağı da dindir. Bin yıl önceki toplum gerçeklerinin hepsi mazide kaldı. Zenginler, hükümdarlar, ideolojiler, toplumlar, sınıflar, hattâ birçok millet tarih sahnesinden silindi. Hepsi, ama hepsi ya değişti, ya kayboldu. Fakat, din ayakta.4

Bütün bu gerçekler şunu göstermektedir: Beşer dinsiz yaşayamaz!

Acaba, bu ehl-i bid’a (dinden olmayanları uydurup ona mal edenler) ve doğrusu ehl-i ilhad (din düşmanları, dine karşı olanlar), bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve âsâyişi düşünüyorlarsa, Allah’ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def etmesi, bin ehl-i diyanetin idaresinden daha müşküldür. Eğer terakkiyi düşünüyorlarsa, öyle dinsizler idare-i hükümete (yöneticilere) muzır oldukları gibi, terakkiye dahi mânidirler; terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve âsâ-yişi (güveni) kırıyorlar. Doğrusu, onlar meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve hayat mutluluğunu beklesin.5

Bediüzzaman, 350 bini aşkın tefsirin yapıldığını söyler. Zamanla Kur’ân’ı anlama metotları gelişip değişmesi, gayet tabiî ki, fıtrî bir psiko-sosyal bir sonuçtur. Risâle-i Nur, çağımızın en muhteşem bir tefsiridir. O, bildiğimiz anlamda klâsik bir tefsir değildir. İlk bakışta dirayet, işarî tefsir olmakla beraber, Kur’ân’ı baştan ayağa tefsir etmiştir. Risâle-i Nur, aynı zamanda, kelâm kitabıdır. Aynı zamanda bir fıkıh, aynı zamanda bir tasavvuf (ruh, duygu, nefis terbiyesi) aynı zamanda bir psikoloji (ruhiyat), aynı zamanda bir ahlâk ve pedagoji kitabıdır.

Zira, kelâm, hadis, fıkıh, tasavvuf, ahlâk, vs gibi ilim türleri literatüründe geçen bütün mefhumları kullanır ve hakikatlerini açıklar.

Risâle-i Nur’un göze çarpan en önemli yönlerinden birisi, tefsir dersleri yediden yetmişe herkesi ders halkasına katmasıdır. Yani, bir ilkokul talebesinden, manevî, sosyal ve fen ilimlerinde uzman olanlara kadar aynı anda hepsine hitap etmesidir.

Vurgulanması gereken bir diğer özellik de şudur: Bu dersleri din eğitimi veren müesseselerde, yani, medreselerde değil, her yerde okunabilmesidir. Yeryüzünü bir medreseye çevirmesidir. Ayrıca, tefsir dersini belli bir merhaleden geçtikten sonra, tefsir uzmanlarının gözetiminde değil; kendi kendisine ders vererek gerçekleştirmesidir.

Bunun temel sebeplerinden birisi şudur: 1750’lerden sonra palazlanan seküler/ateist, maneviyatsız hayat ve dünyevîleşme; dini dışlamıştır. Seküler felsefeler ve izmler dinlere ve manevî hayata savaş açmıştır. Dolayısıyla dinî eğitimi veren mektep ve medreseler, tekye ve zaviyeler kapatılmıştır.

Diğer taraftan ilim ve teknolojideki gelişmeler, hayatı hızlandırmıştır. Geçmiş devrelerin ilmî birikim ve metotlarıyla çağdaş insanın ihtiyaçlarına cevap verilemezdi.

İşte bu ihtiyaçlara binaen eski zamanda medrese usûlü ile on beş senede elde edilebilen imanî ve İslâmî netice bu zamanda, Risâle-i Nur’la on beş haftada elde edilebiliyor. Bu bir mübalâğa değildir:
“Bir sene Risâle-i Nur derslerini anlayarak ve kabul ederek okuyan kimse, bu zamanın mühim ve hakîkatli bir âlimi olabilir. “6 Ve bu zamanın en büyük hastalığı maddeperestliğe ve dinsizliğe karşı metin bir şekilde mücadele verir.

Diprotlar:
1- İnal Savi, Ailede Din Eğitimi, T. DES, Ank., 1981, s. 252.; 2- Münâzarât, s. 86.; 3- Münâzarât, s. 45.; 4- Der Spigel, 1998.; 5- Mektûbât, s. 424.; 6-Tarihçe-i Hayat, s. 603.