Bilindiği gibi, Sevgili Peygamberimiz Araptı. Fakat onun Arap olması, kâmil mü'minlerin nazarında birşey değiştirmemektedir. Kâmil bir mü'min Peygamberimizin ırkına değil, Yüce Allah'tan getirdiği emirlerine bakar. Peygamberiizin Arap, kendisinin Türk veya Kürt olması ona olan sevgisini zedelemez. Bunun gibi, "Âlimler peygamberlerin vârisleridir" hadisi sırrınca, Peygamberimizin büyük bir vârisi olan Bediüzzaman Hazretlerinin ırkı da, "Mü'minler kardeştir" âyetini düstur edinen Müslümanlar nazarında ehemmiyetsizdir. Kürt veya Türk olması, ehemmiyet verilecek bir mesele değildir. Mühim olan onun bizlere takdim ettiği hakikatlerdir. Bununla beraber, çeşitli kimseler tarafından çok sorulması sebebiyle, onun ırkı üzerinde kısaca duracağız. Bunu yaparken de:

1. Risâle-i Nurlarda geçen Üstadın milliyetini açıklayan ifâdelere yer vereceğiz.

2. Üstadın eserlerinde geçen "Ispartalı olma" ifâdesini izah edeceğiz.

3. Hasan Feyzi Ağabeyin sözünün tahlilini yapacağız.

4. Ehl-i Beyt olmak için kişinin Arap olmasının gerekmediğini izah edeceğiz.

Bir insan hakkında en iyi bilgiyi kendisi verir. Dolayısıyla Bediüzzaman da, eserlerinde kendi milliyetiyle ilgili olarak açıklamalarda bulunmakta ve kendisinin "Kürt olduğunu" söylemektedir.

Meselâ divân-ı harpte yaptığı müdafaalarının bir kaç yerinde "Ben ki bir âdi [sıradan] Kürdüm." "Ben ki, ümmi ve bedevî bir Kürdüm." "Biz ki Kürdüz. Aldanırız, fakat aldatmayız." "Türkçe iyi bilmez bir Kürd" ifâdesini kullanmaktadır.(1)

"Hürriyete Hitab"da "Benim gibi bir Kürdü" derken, Hitabenin sonundaki Hatime'de de "Ebnâ-yı cinsime de burada birkaç söz söylemezsem bence bahis natamam kalır" demekte,(2) hemen sonra da "Ey arslan Kürtler!" diye söze başlamaktadır. Buradan onun "ebnây-ı cinsim" sözü ile "Kürtler"i kastettiği açıkça anlaşılmaktadır.

Bâzıları, "Üstad Divan-ı Harbi Örfî isimli eserinin orjinalinde kendisinin Kürt olduğunu söylemiş ama, sonradan Tarihçe-i Hayat isimli eserinde bunları değiştirmiş, meselâ 'Ben ki âdi bir Kürdüm' yerine 'Ben ki, bir âdi talebeyim' 'Ben ki, ümmî ve bedevî bir Kürdüm' yerine 'Ben ki bedevî bir adamım' demiştir. Öyle ise buradaki ifadelerden hareketle, onun Kürd olduğu söylenemez" diyebilirler ve diyorlar. Böyle bir düşünce son derece zayıftır. Çünkü kağıt üzerindeki değişiklik milliyeti değiştirmez. Yani kâğıt üzerinde Kürd'ü Türk veya Arap yazmak, bir insanın ırkını değiştirmez. Şayet o değişikliği bizzat Bediüzzaman yaptı ise, bunun sebebi, içinde yaşadığı şartların nezaketidir.

Diğer taraftan, Bediüzzaman Kürd olduğunu sadece Divan-ı Harb-i Örfî isimli eserinde değil, daha pekçok eserinde ifâde etmiştir. Meselâ Mektûbat isimli eserinde Cumhuriyetten sonra ezan ve kameti Türk-çeye çevirenlerin "Türkçe kamet et" demelerine karşı, Kürt olduğunu şöyle ifâde etmiştir:

"İslâmiyet ile eskidenberi imtizaç ve ittihad eden, ciddî dindar ve dînine samimî hürmetkar Türklük milliyetine bütün bütün zıt bir surette, frenklik mânâsında Türkçülük nâmıyla, tahrifdarâne ve bidakârâne bir fetva ile 'Türkçe kamet et' diye, benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usûlledir? Evet, hakikî Türklerle pek hakikî dostâne ve uhuvvetkârâne münasebettar olduğum halde, böyle sizin gibi Frenk meşreplerin Türkçülüğü ile hiçbir münâsebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz? Hangi kanun ile? Eğer milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve dinini unutmayan ve Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtlerin milliyetini kaldırıp, onların dilini onlara unutturduktan sonra; belki, bizim gibi ayrı unsurlardan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usûl-i vah-şiyâne olur. Yoksa sırf keyfîdir. Eşhasın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz."(3)

Dikkat edilirse Bediüzzaman burada "Benim gibi başka milletten olanlara" ve "Kürdlerin milliyetini kaldırıp, onların dilini onlara unutturduktan sonra; belki, bizim gibi ayrı unsurlardan sayılanlara" gibi ifâdelerle, kendisinin Kürt olduğunu açık bir şekilde ifâde etmektedir.

Bediüzzaman, Nutuklar isimli eserinde de eğer ferdiyetçilik hissi, ihtilaf, kendini beğenmişlik, ağalık eğilimi yapmacık Kürtlüğün gereği ise, böyle bir Kürtlükten istifa ettiğini; cesaret, sadâkat, diyanetin unvanı olan tabiî Kürtlükle de iftihar ettiğini söylüyordu.

Yine aynı yerde meâlen şöyle demişti: "Ey Kürtler! Ben tımarhaneye girmeyi kabul ettim. Kürtlüğe leke getirmemek için Padişahın fermanını, verdiği maaşı ve verdiği hediyeyi kabul etmedim."4

"Sana Said-i Kurdî derler. Belki sende unsuriyetperverlik [ırkçılık] fikri var; o işimize gelmiyor" şeklindeki bir düşünceye de, şu cevabı vermişti:


"Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said'in yazdıkları meydanda. Şâhid gösteriyorum ki: Ben, 'El-İslâmiyyetü cebbeti'l-asabiyyete'l-câhiliyyete [İslâm, câhiliyye ırkçılığını tamamen kaldırmıştır]' ferman-ı kat'îsiyle, eski zamandanberi menfî milliyet ve unsu-riyetperverliğe, Avrupa'nın bir nevi frenk illeti olduğundan, bir zehr-i katil [öldürücü bir zehir] nazariyle bakmışım. Ve Avrupa, o frenk illetini İslâm içine atmış; ta tefrika [ayrılık] versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar."(5)

"Kürtlük isnadıyla ilişenlere karşı, Hücumât-ı Sit-te'nin bir desisesinde ve yirmi altıncı mektubun bir kısmında kat'î cevap var olmakla beraber, ellibeş seneden beri, hatta Mart Hadisesinde ırkçıların kulüpleri açıldığı zaman, onların umumuna: 'Milliyetimiz Islâmiyettir, bütün biz kardeşiz, ırkçılıkla tefrika vermeyin! Türk milliyeti İslâmiyet milliyeti içinde meze olmuştur. Türk milliyeti İslâmiyet milliyetidir' diye o dehşetli hadiselerde belâyı onda birisine indiren. Ve bütün memleketini, akrabalarını ve aşiretlerini bırakıp, Sırf Türk milleti evlâdına hakikat-ı İslâmiyeyi ders veren ve yirmi sekiz sene işkencelerle azabı çektirdikleri halde, o hizmet-i imâniyeden vaz geçmeyen bir adama bu ırkçılığı isnad etmek, yüz derece haksızlık ve insafsızlıktır."(6)

Bediüzzaman, Kürtlere yaptığı bir hitabede de "Bize lazım Türklerle.... ittihad edeceğiz" diyerek (7) "Biz" ifadesiyle kendisini Kürtlerden saymakta ve "Türklerle ittihat etmek" gerektiğini söylemektedir.

Yine onun "Türkler bizim aklımız, biz de onlann kuvveti. Mecmuumuz bir eyi insan oluruz" ifâdesinden de Bediüzzaman'ın Türk olmayıp, Kürt olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman'ın bir yandan en aşın inkarcıları dahi susturan dersleri ve eserleri, bir yandan da menfî milliyete karşı tesirli mücâdelesi, menfî milliyeti din yerine koyma, halkı İslâmiyetten soğutma gayreti içerisinde olanları kızdırıyordu. Onu tesirsiz hale getirmek, tesirli muhalefetine son vermek için her yolu denemişlerdi: Bu cümleden olarak sürgün etmişler, hapse atmışlar, zehirlemişler, kimse ile görüştürmemişler, fakat bu İslâm mücâhidini susturamamışlardı. Eğer onu susturabilselerdi, İslâmiyet adına kendilerine muhalefet edebilecek büyük bir kuvvetten kurtulmuş olacaklardı. Bunun için mutlaka onu susturmak veya tesirsiz hale getirmek istiyorlardı. Diğer faaliyetleri bir fayda vermeyince, başka bir yol denediler. Irkçılık fitnesiyle halkı ondan soğutabileceklerini düşündüler. Şeytanın da telkiniyle onun etrafında halkalaşan talebelerinin milliyet damarlarını tahrik etmeye başladılar. Onlara şöyle diyorlardı:

"Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi u-lema [âlim] ve ehl-i kemâl vardır. Said bir Kurttur. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesâi etmek milliyetçilik düşüncesine zıttır?"

Onlar bu sözlerle talebelerini Bediüzzaman'dan soğutmayı düşündüler, fakat Bediüzzaman'dan öylesine kuvvetli bir cevap aldılar ki, böyle bir plana girdiklerine bin pişman oldular. Bu cevabın tafsilatını Mektûbat'ın 407. ve devamı sayfalarına havale ederek, konu üzerinde kısaca durmak istiyoruz.

Bediüzzaman, muâliflerin "Said bir Kurttur" ifâdesine karşı "Hayır ben Kürt değilim, Türküm veya Arabım" dememiş, "Ey bedbaht mülhid!" diye başladığı cevabında Müslüman olduğunu, bundan dolayı da Allah'a hamd ettiğini, her zamanda milletinin üçyüz elli milyon (şimdi bir buçuk milyar) ferdi bulunduğunu, Kıyamete kadar devam edecek böyle ebedî bir kardeşliği tesis eden, dualarıyla kendisine yardım eden ve içinde Kürtlerin de çoğunlukta olduğu üç yüz elli milyon kardeşi ırkçılık ve menfî milliyet fikrine feda edemeyeceğini; ama üç yüz elli milyon mübarek kardeşlere karşılık Kürt olan ve Kürt ırkından sayılan ve sayısı az olan birkaç dinsiz ve mezhepsiz olanları kazanmaktan yüzbin defa Allah'a sığındığını söylemiştir.

Bediüzzaman, bir mektubunda da Türkçülüğü kendilerine perde edinenlerin "Kürt" diye talebelerini soğutmak istedikleriyle ilgili olarak şöyle demiştir:

"Aziz, sıddık, fedakâr ve vefâdar kardeşim Kürt Bekir Bey,

"Maatteessüf bil mecburiye nahoş ve malâyani sayılacak bir bahis söyleyeceğim. Fakat bu bahsim, hakikî hamiyetperver Türkçülüre karşı değil belki frengîlik hesabına sahtekâr bir surette Türkçülüğü kendine perde eden mütecavizlere karşı söylüyorum. Şöyle ki: mülhid münafıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimizde isti'mal ettikleri bir silahı şudur ki, diyorlar: 'Said Kurttur, bu Kürdün arkasında bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz.' Ben bu münafıkların vicdansızca desiselerine karşı değil, belki safdillerin temiz kalpleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki:

"Evet ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenâb-ı Hak beni bu memleketin evlâdına hizmetkâr etmiş ki; dokuz sene mütemadiyen bu memleketteki milletin ondan dokuzunun saadetine, kendi dilleriyle hizmet ettiğim bu havalideki insanlara malumdur."

Bu uzun mektubun devamını Barla Lâhikası'nın 150. sayfasına havale ediyoruz.

Bediüzzaman, Eskişehir mahkemesi müdafaasında da bu konuyla ilgili olarak şöyle demişti:


"Benim gibi pek ciddî bir muhabbetle Türk milletini seven; ve Kur'ân'ın senasına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir eden ve altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur'ân'ın bayraktan olan bu millete karşı gayet şiddetli taraftar bulunan; ve bin Türkün şahadetiyle, bin milliyetçi Türkçüler kadar Türk milletine bilfiil hizmet eden ve kıymettar otuz-kırk Türk gençleri, namazsız otuz bin hemşerilerine tercih etmekle bu gurbeti ihtiyar eden [tercih eden]....

"Ey efendiler! Ben, her şeyden evvel Müslüman ve Kürdistan'da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sâdık ve en hâlis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek-i Kur'âniye cihetiyle, her milletten ziyâde Türkleri sevmek ve taraftar olmak kutsi hizmetimin muktezası olduğundan, bana Kürt diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakikî ve civanmert bin Türk gençlerini işhad edebilirim....

"Ben ki, sizin nazarınızda yabanî millettenim diyorum. Bu mevkuf olan civanmerd ve muhterem Türk gençleri ve ihtiyarlan içinde öyleleri var ki, onların bir tanesini, kendi milletimden yüz adama değiştirmem...."9

Evet, kavim olarak Kürt olduğunu söylemekten çekinmeyen Bediüzzaman, bunun bir ayrılık vesîlesi olarak söylenmesine devamlı karşı çıkmıştır.