DÖRDÜNCÜ ŞUÂ'NIN
YALNIZ
BİRİNCİ MERTEBESİ
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bir zaman ehl-i dünya beni her şeyden tecrid ettiklerinden beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Ve ihtiyarlık zamanımda kısmen teessürattan gelen beş nev'i hastalıklara giriftar olmuştum.

Sıkıntıdan gelen bir gafletle Resâle-i Nur'un teselli verici ve meded edici envarına bakmıyarak doğrudan doğruya kalbime baktım ve ruhumu aradım. Gördüm ki; gayet kuvvetli bir aşk-ı beka ve şedid bir muhabbet-i vücud ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr bende hükmediyorlar.. Halbuki müthiş bir fenâ o bekayı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim:
Dil bekası hak fenâsı istedi mülk-ü temin.
Bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokman bîhaber.
Me'yûsâne başımı eğdim, birden حَسْبُنَااللَّهُوَنِعْمَالْوَكِيلُ âyeti imdadıma geldi, dedi: "Beni dikkatle oku" Ben günde beşyüz defa okudum. Benim için aynelyakîn suretinde inkişaf eden çok kıymetdar envârından bir kısmını ve yalnız dokuz nurunu ve mertebesini icmalen yazıp, eskiden aynelyakîn ile değil, belki ilmelyakîn ile bilinen tafsilatını Risâle-i Nur'a havale ediyorum.

BİRİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Bendeki aşk-ı beka, bendeki bekaya değil, belki sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemâl-i mutlak sâhibi Zât-ı Zülkemâl'in ve Zülcemâl'in bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda O Kâmil-i Mutlak'ın varlığına ve kemaline ve bekasına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekasına âşık olmuştu.

(Sh»Tls:156)
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevkettim ki, bekamın lezzet ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda, Bâkî-i Zülkemâl'in bekasına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna îmânımda ve iz'ânımda ve îkânımda vardır. Çünki onun bekasıyla benim için lâyemut bir hakikat tahakkuk eder. Zirâ "Benim mâhiyetim, hem bâki, hem sermedî bir ismin gölgebi olur; daha ölmez." diye şuur-u îmaniyle takarrur eder.
Hem o şuur-u îmânla mahbub-u mutlak olan Kemâl-i Mutlak'ın varlığı bilinmekle, şedid ve fıtrî olan muhabbet-i zâtî tatmin edilir. Hem Bâkî-i sermedinin bekasına ve varlığına ait o şuur-u imâniyle kâinatın ve nev'i insanın kemalatı bilinir ve bulunur ve kemâlâta karşı fıtrî meftuniyet, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır.

Hem o şuur-u îmâniyle o Bâkî-i Sermediye bir intisab ve o intisabın îmânıyla umum mülküne bir münasebet peyda olur ve o münasebet-i intisabî ile hadsiz bir mülke bir nev'i mâlikiyyet gibi -îmân gözüyle-bakar, mânen istifade eder.
Hem şuur-u îmânîyle ve intisab ve münasebet ile umum mevcudata bir alâka, bir nev'i ittisal peyda olur. Ve o halde, ikinci derecede vücud-u şahsisinden başka hadsiz bir vücud, o şuur-u îmânî ve intisab ve münasebet ve alâka ve ittisal cihetinde güya onun bir nev'i varlığıdır gibi var olur; varlığa karşı fıtrî aşk teskin edilir.
Hem o şuur-u îmânî ve intisab ve münasebet ve alâkadarlığı cihetiyle bütün ehl-i kemâlata karşı bir uhuvvet peyda olur. O halde Bâkî-i Sermedînin varlığıyla ve bekasıyla o hadsiz ehl-i kemâl mahvolmayıp zâyi olmadıklarını bilmekle, takdir ve tahsin ile merbut ve dost olduğu hadsiz dostlarının bekaları ve devam-ı kemâlâtı o şuur-u îmânî sâhibine ulvî bir zevk verir.
Hem o şuur-u îmânî ve intisab ve münasebet ve alâkadarlık ve uhuvvet vasıtasıyla bütün dostlarımın -ki hayatımı ve bekamı maalmemnuniye onların saadetleri için fedâ ediyorum- onların mes'udiyetleri ile hadsiz bir saadet kendimde hissedebilir gördüm.Çünki, bir samîmî dostun saadetiyle şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu halde Bâkî-i Zülkemâl'in bekası ve varlığıyla, başta Resûl-i Ekrem Aleyhessalat-ü Vesselam ve âl ve ashabı olarak umum sâdâtım ve ahbabım olan enbiya ve evliya ve asfiya ve bütün sair hadsiz dostlarım idâm-ı ebedîden kurtulduğunu ve bir saadet-i sermediyeye mazhariyetlerini o şuur-u îmânî ile hissettim. Ve münasebet,

(Sh»Tls:157)
alâka, uhuvvet, dostluk sırrıyla saadetleri bana in'ikas edip, saadetlendirdiğini zevkettim.

Hem o şuur-u îmâniyle rikkat-i cinsiye ve şefkat-i akraba yüzünden gelen hadsiz teelümattan kurtulup hadsiz bir zevk-i rûhâhi duydum. Çünki, hayatımı ve bekamı maaliftihar onların tehlikelerden kurtulmaları için fedâ etmeği fıtrî arzu ettiğim, başta pederlerim ve vâlidelerim ve bütün neslî ve nesebî ve mânevi akrabalarım,Bâkî-i Hakikînin bekası ve varlığıyla mahvdan ve ademden ve idâm-ı ebedîden ve hadsiz elemlerden kurtulup o hadsiz rahmetine mazhariyetlerini şuur-u îmâniyle hissettim.Ve medâr-ı gam ve elem olan cüz'î ve te'sirsiz şefkatime bedel, nihayetsiz bir rahmet onlara nezaret ve himayet ettiğini duydum, hissettim.Bir vâlide veledinin lezzetiyle, zevkiyle, rahatiyle zevklenmesi gibi; ben de o bütün şefkat ettiğim zâtların, o rahmetin himayeti altındaki necatlarıyla ve istirahatlarıyla zevklendim ve ferahlandım ve çok derin şükrettim.

Hem o şuur-u îmâniyle, netice-i hayatım ve sebeb-i saadetim ve vazife-i fıtratım olan Resâil-in Nur dahi ziya'dan, mahıvdan, fâidesiz kalmasından ve mânen kurumasından kurtulmalarını ve meyvedar, bâkî kalmalarını o intisab-ı îmânî ile bildim, hissettim, kanaat getirdim; kendi bekamın lezzetinden çok ziyade bir manevi lezzet duydum, tam hissettim.Çünki, îmân ettim ki; Bâkî-i Zülkemâl'in bekası ve varlığıyla Resâil-ün-Nur yalnız insanların hâfızalarında ve kalblerinde nakşolunmuyor; belki hadsiz zîşuur mahlûkatın ve ruhânilerin bir mütalâagâhları olmakla beraber rızâ-i İlâhiye mazhar ise, levh-i mahfuzda ve elvah-ı mahfuzada irtisam ederek, sevab meyveleriyle tezeyyün eder. Ve bilhassa Kur'an'a mensubiyeti ve kabul-ü nebevî ve -inşâallah- marz-i İlâhi cihetiyle bir anda vücudu ve nazar-ı rabbaniyeye mazhariyeti, umum ehl-i dünyanın takdirinden daha ziyade kıymetdar bildim.
İşte hayatımı ve bekamı o resâilin hakaik-ı îmâniyeyi isbat eden her bir risâlenin bekasına, devamına, ifadesine, makbuliyetine feda etmeğe her vakit hazır olduğumu ve saadetimi onların Kur'ân'a hizmet etmelerinde bildim.Ve o halde beka-i İlâhî ile yüz derece insanların tahsinlerinden daha ziyade bir takdire mazhariyetlerini o intisab-ı îmânî ile anladım. Bütün kuvvetimle حَسْبُنَااللَّهُوَنِعْمَالْوَكِيلُ dedim.Hem şuur-u îmânî ile ebedî bir beka ve daimî bir hayat veren Bâkî-i Zülcelâl'in bekasına ve vücuduna îmân ve îmânın a'mâl-i saliha gibi neticeleri, bu fâni hayatın bâkî meyveleri ve ebedî bir bekanın vesileleri olduğunu bildim. Meyvedar bir ağaca inkılab
(Sh»Tls:158)
etmek için, kabuğunu terkeden bir çekirdek gibi, ben de o bâkî meyveleri vermek için bu beka-i dünyevînin kabuğunu bırakmağa nefsimi kandırdım, nefsimle beraber: حَسْبُنَااللَّهُوَنِعْمَالْوَكِيلُ Onun bekası bize yeter dedim.

Hem şuur-u îmânî ve intisab-ı ubudiyet ile toprak perdesinin arkası ışıklanması ve ağır tabaka-i turâbiye dahi ölülerin üstenden kaktığını ve kabir kapısıyla girilen yeraltı dahi, adem-âlûd karanlıklar olmadığını ilmelyâkin ile bildim.bütün kuvvetimle : حَسْبُنَااللَّهُوَنِعْمَالْوَكِيلُ dedim.

Hem gayet kat'î bir surette hissettim ve o şuur-u îmânî ile hakkalyakîn bildim ki; fıtratımda çok şiddetli olan aşk-ı beka, Bâkî-i Zülkemâl'in bekasına, varlığına iki cihetle bakarken; enâniyetin perde çekmesiyle mahbubunu kaçırmış, âyinesine perestiş etmiş bir serseme dönmüş gördüm. Ve o çok derin ve kuvvetli aşk-ı beka, bizzat ve sebepsiz, fıtraten sevilen ve perestiş edilen kemâl-i mutlak bir isminin gölgesi vasıtasıyla mahiyetimde hükmedip o aşk-ı bekayı vermiş ve muhabbet için hiçbir illet ve hiçbir garazı ve zâtından başka hiçbir sebep iktiza etmeyen kemâl-i zâtı perestişe kâfî ve vâfi iken, sâbıkan beyan ettiğimiz ve her birisine bir hayat ve bir beka değil, belki elden gelse, binler hayat-ı dünyeviye ve beka fedâ edilmeğe lâyık olan mezkûr bâkî meyveleri dahi ihsân etmekle, o fıtrî aşkı şiddetlendirmiş hissettim. Elimden gelse idi, bütün zerrat-ı vücudumla:
حَسْبُنَااللَّهُوَنِعْمَالْوَكِيلُ diyecektim ve o niyetle dedim.Ve bekasını arayan ve beka-yı İlâhiyi bulan o şuur-u îmânî -ki bir kısım meyvelerine sâbıkan "Hem..Hem... Hem..."ler ile işaret ettim - bana öyle bir zevk ve şevk verdi ki; bütün ruhumla, bütün kuvvetimle, en derin kalbimde nefsimle beraber dedi.

حَسْبِىَ مِنَ الْبَقَاءِ لَذَّةً وَسَعَادَةً . اِيمَانِى وَشُعُورِى وَاِذْعَانِى بِاَنَّهُ هُوَ اِلَهِ الْبَاقِى
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ