+ Cevap Ver
3 sonuçtan 1 ile 3 arası

Otuzuncu Sözün İkinci Maksadı

 Risale-i Nur - Said Nursi Katagorisinde ve  Risale-i Nur Külliyat Forumunda Bulunan  Otuzuncu Sözün İkinci Maksadı Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Otuzuncu Sözün İkinci Maksadı [Tahavvülât-ı zerrâta dair] Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir. بِسْمِ اللَّهِ الرَّّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا الاتَاْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلَى وَرَبِّى لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لاَ يَغْرَبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمَوَاتِ وَلاَ فِى الاَرْضِ وَلآ اَصْغَرُ مِنْ ذَالِكَ وَلآ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ * ...

  1. #1
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart Otuzuncu Sözün İkinci Maksadı

    Otuzuncu Sözün İkinci Maksadı

    [Tahavvülât-ı zerrâta dair]
    Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir.
    بِسْمِ اللَّهِ الرَّّحْمَنِ الرَّحِيمِ
    وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا الاتَاْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلَى وَرَبِّى لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لاَ يَغْرَبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمَوَاتِ وَلاَ فِى الاَرْضِ وَلآ اَصْغَرُ مِنْ ذَالِكَ وَلآ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ *
    [Şu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskal zerre miktarında, yâni zerre sandukcasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder. Şu maksad, bir "Mukaddime" ile "Üç Nokta"dan ibarettir.]
    Mukaddime
    Tahavvülât-ı zerrat; Nakkaş-ı Ezelî'nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekvîniyyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelânıdır. Yoksa Maddiyyun ve Tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânasız bir hareket değildir. Çünki: Bütün mevcudat gibi zerreler ve herbir zerre, mebde'-i hareketinde "Bismillâh"der. Çünki: Nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna

    (Sh»Tls:124)
    alması gibi... Hem vazifesinin hitamında "Elhamülillâh" der. Çünki: Bütün ukulü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san'at, faideli bir hüsn-ü nakş göstererek Sâni-i Zülcelâlin medâyihine bir kaside-i medhiyye gibi bir eser gösterir; meselâ, nar ve mısıra dikkat et.

    Evet, tahavvülât-ı zerrat; (Hâşiye) âlem-i gaybdan olan herşey'in
    _________
    (Hâşiye) İkinci Maksad'ın tahavvülât-ı zerratın târifine dair olan uzun cümlenin hâşiyesidir.




    Kur'an-ı Hakîm'de "İmam-ı Mübîn" ve "Kitâb-ı Mübîn", mükerrer yerlerde zikredilmiştir. Ehl-i tefsir, "İkisi birdir";bir kısmı, "Ayrı ayrıdır"demişler. Hakikatlarına dair beyanatları muhteliftir. Hulâsa: "İlm-i İlâhî'nin unvanlarıdır" demişler. Fakat, Kur'ânın feyzi ile şöyle kanaatım gelmiş ki; "İmam-ı Mübîn", İlim ve emr-i İlâhînin bir nev'ine bir unvandır ki; âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gaybe bakıyor. Yâni zaman-ı halden ziyade mâzi ve müstakbele nazar eder. Yâni, herşey'in vücud-u zâhirisinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlâhînin bir defteridir. Şu defterin vücud, Yirmialtıncı Söz'de, hem Onuncu Söz'ün hâşiyesinde isbat edilmiştir. Evet şu "İmam-ı Mübîn", bir nevi ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanıdır.Yâni, eşyanın mebâdîleri ve kökleri ve asılları, kemâl-i intizam ile eşyanın vücutlarını gayet san'atkârane intac etmesi cihetiyle elbette desâtir-i İlm-i İlâhînin bir defteri ile tanzim edildiğini gösteriyor ve eşyanın neticeleri, nesilleri, tohumları; ileride gelecek mevcudatın programlarını, fihristelerini tazammun ettiklerinden elbette evâmir-i İlâhiyyenin bir küçük mecmuası olduğunu bildiriyorlar. Meselâ: Bir çekirdek bütün ağacın teşkilâtını tanzim edecek olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları tâyin eden o evâmir-i tekviniyyenin küçücük bir mücessemi hükmünde denilebilir. Elhasıl; "İmam-ı Mübîn", mâzi ve müstakbelin ve âlem-i gaybın etrafında dal-budak salan şecere-i hilkatin bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu mânâdaki "İmam-ı Mübîn" Kader-i İlâhînin bir defteri, bir mecmua-i desâtiridir. O desâtirin imlâsı ile ve hükmü ile zerrat, vücud-u eşyadaki hidematına ve harekâtına sevkedilir. Amma, "Kitab-ı Mübîn", ise, âlem-i gaybdan ziyade, âlem-i şdhadete bakar. Yâni, mâzi ve müstakbelden ziyade, zaman-ı hâzıra nazar eder ve ilim ve emirden ziyade, kudret ve irade-i İlâhiyyenin bir unvamı, bir defteri, bir kitabıdır. "İmam-ı Mübîn", Kader defteri ise; "Kitab-ı Mübîn", Kudret defteridir. Yâni: Herşey vücûdunda, mahiyetinde ve sıfât ve şuunatında kemâl-i san'at ve intizamları gösteriyor ki; bir kudret-i kâmilenin desâtiri ile ve bir irade-i nâfizenin kavânîni ile vücud giydiriliyor. Sûretleri tâyin, teşhis edilip; birer mikdârı muayyen, birer şekl-i mahsus veriliyor. Demek o kudret ve iradenin küllî ve umumî bir mecmua-i kavânîni, bir defter-i ekberi vardır ki; herbir şey'in hususî vücutları ve mahsus sûretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir. İşte şu defterin vücudu "İmam-ı Mübîn" gibi kader ve cüz-i ihtiyarî mesâilinde isbat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalâlet ve felsefenin ahmaklığına bak ki: Kudret-i Fâtıra'nın o Levh-i Mahfûzunu ve hikmet ve irade-i Rabbâniyyenin o basîrâne kitabının eşyadaki cilvesini, aksini, misâlini hissetmişler. Hâşâ, "Tabiat" nâmiyle tesmiye etmişler. körletmişler. İşte "İmam-ı Mübîn"in imlâsı ile, yâni kaderin hükmüyle ve düsturu ile kudret-i İlâhiyye, îcad-ı eşyada herbiri birer âyet olan silsile-i mevcûdatı, "Levh-i Mahv-İsbat" denilen zamanın sahife-i misâliyyesinde yazıyor, îcadediyor, zerratı tahrik ediyor.
    Demek harekât-ı zerrat; o kitabetten, o istinsahdan; mevcûdat, âlem-i gaybdan âlem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir iltizazdır, bir harekâttır. Amma "Levh-i

    (Sh»Tls:125)
    geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamata medar ve ilim ve emr-i İlâhînin bir unvanı olan "İmam-ı Mübîn"in düsturları ve imlâsı tahtında ve zaman-ı hâzır ve âlem-i şehadetten teşkil veîcad-ı eşyada tasarrufa medar ve kudret ve İrade-i İlâhiyyenin bir unvanı olan "Kitab-ı Mübîn"den istinsah ile ve seyyal zamanın hakikatı ve sahife-i misâliyyesi olan "Levh-i Mahv-İsbat"da kelimat-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve mânidar ihtizazattır.

    BİRİNCİ NOKTA: İki Mebhasdır.
    Birinci Mebhas: Her zerrede; hem harekâtında, hem sükûnetinde; iki güneş gibi iki nur-u Tevhid parlıyor. Çünki: Onuncu Söz'ün Birinci İşaretinde icmâlen ve Yirmiiknci Söz'de tafsîlen isbat edildiği gibi; herbir zerre, eğer me'mur-u İlâhî olmazsa ve O'nun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve İlim ve Kudretiyle tahavvül etmezse; o vakit herbir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşey'i görürü bir gözü, herşey'e bakar bir yüzü, herşey'e geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünki: Anâsırın herbir zerresi, herbir cism-i zîhayatta muntazaman işler vela işliyebilir. Eşyanın intizamatı ve kavânîn-i teşekkülâtı birbirine muhaliftir. Onların nizamatı bilinmezse, işlenilmez; işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki: Yanlışsız yapılıyor.Öyle ise; o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhit sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar veyahut kendilerinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor. Evet, havanın herbir zerresi, herbir zîhayatın cismine, herbir çiçeğin herbir meyvesine, herbir yaprağın binasına girip işliyebilir. Halbuki, onların teşkilâtları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizamatı var. Bir incir meyvesinin fabrikası faraza çuha makinası gibi olsa; bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkeza.. o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havâiyye, bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hakîmane ve üstadane yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar gider. İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya nebatata ve hayvanata, hattâ meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen suretlerin, miktarların teşkilâtını,biçimini bilmesi lâzım-
    _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
    Mahv-İsbat" ise, sâbit ve dâim olan Levh-i Mahfuz-u Âzamın daire-i mümkinatta, yâni, mevt ve hayata, vücut ve fenâya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-ı zaman odur. Evet,herşey'in bir hakikatı olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikatı dahi "Levh-i Mahv-İsbat"daki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir.
    لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّهُ

    (Sh»Tls:126)
    geldiği... veyahut onlar, bir bilenin emir ve iradesiyle me'mur olmesı lâzım geldiği gibi; sâkin toprak, sâkin olan herbir zerresi; bütün çiçekli nebatatın ve meyvedar ağaçların tohumlarına medar ve menşe' olmak kabil olduğundan, hangi tohum gelse o zerrede, yâni misliyyet itibariyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsus bir fabrika ve bütün levâzımatına ve teşkilâtına ve lâzım bütün cihazatı bulunduğundan; o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta; eşcar ve nebatat ve çiçekler ve meyveler envaı adedince muntazam manevî ve fabrikaları bulunması veyahut mu'cizekâr, herşey'i hiçten îcad eder ve herşey'in herşey'ini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır veyahut bir Kadîr-i Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şey'in emir ve izniyle, havl ve kuvveti ile o vazifeler gördürülür.

    Evet, nasılki bir acemi, ham, âmî, âdi, hem kör bir adam; Avrupa'ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstâdâne kemâl-i intizam ile herbir san'atta, herbir binada işler, öyle eserler yapar ki; nihayet derecede hikmetli, san'atlı, herkesi hayrette bırakıyor. Zerre miktar şuuru olan bilir ki: O adam, kendi başı ile işlemiyor, belki bir üstad-ı küll, ona ders verir, işlettirir. Hem nasılki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor.Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherat, gayet san'atlı, murassatlı libaslar, lezzetli taamlar çıkıp gelse; zerre miktar aklı olan demiyecek mi ki: "O adam, gayet mu'cizekâr bir zâtın menşe-i mu'cizatı olan fabrikasının bir mandalı veyahut miskin bir kapıcısıdır." Aynen öyle de: Havanın zerreleri, herbiri birer Mektubat-ı Samedaniyye, birer antika-i san'at-ı Rabbâniyye, birer mu'cize-i kudret, birer hârika-i hikmet olan nebatat ve eşcar, ezhar ve esmardaki harekât ve hidematları; bir Sâni-i Hakîm-i Zülcelâl'in, bir Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemâl'in emir ve iradesiyle hareket ettiğini ve toprağın zerreleri dahi, herbiri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sani-i Zülcelâlin esmasını ilân eden birer ayrı ilânname ve kemalâtını söyliyen birer ayrı kaside hükmünde olan o tohumcuklarının, o çekirdeklerinin sünbüllerine, ağaçlarına menşe' ve medar olmaları; Emr-i Kün Feyekûn'e mâlik, herşey emrine müsahhar bir Sâni-i Zülcelâl'in emriyle, izniyle, iradesiyle, kuvvetiyle olması; iki kerre iki dört eder gibi kat'îdir. Âmenna.
    İkinci Mebhas: Zerratın harekâtındaki vazifelere, hikmetlere küçük bir işarettir.

  2. #2
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart

    Evet, akılları gözlerine sukut etmiş Maddiyyunların hikmetsiz hikmetleri, abesiyyet esasına istinad eden felsefeleri nazarında tesadüfle bağlı olan tahavvülât-ı zerratı, bütün düsturlarına üss-ül-esas tutup, masnuat-ı İlâhiyyeye masdar göstermişler. Nihayetsiz hikmetlerle müzeyyen masnuatı, hikmetsiz, mânasız, karmakarışık bir şey'e isnad etmeleri, ne kadar hilâf-ı akıl olduğunu zerre miktar şuuru bulunan bilir.
    Şimdi, Kur'an-ı Hakîm'in hikmeti nokta-i nazarında tahavvülât-ı zerratın pekçok gayeleri, hikmetleri ve vazifeleri vardır.
    وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazifelerine işaret eder. Nümune olarak birkaçına işaret ediyoruz.

    Birincisi: Cenâb-ı Vâcib-ül-Vücud'un tecelliyat-ı icâdiyyesini tecdit ve tazelendirmek için her birtek ruhu model gibi ederek, her sene mu'cizat-ı kudretinden taze birer ceset giydirmek ve her birtek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve birtek hakikatı başka başka surette göstermek ve kâinatların ve âlemlerin ve mevcudatların, taife taife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fâtır-ı Zülcelâl kudretiyle, zerratı tahrik ve tavzif etmiştir.
    İkincisi: Mâlik-ül-Mülk-ü Zülcelâl; şu dünyayı, bâhusus ruy-u zemin tarlasını bir mülk suretinde yaratmıştır. Yâni; neşvünemaya, taze taze mahsulât vermeğe kabil bir surette müheyya etmiştir, Tâ ki, nihayetsiz mu'cizat-ı kudretini orada ekip biçsin. İşte şu zemin yüzündeki tarlasında, zerratı hikmetle tahrik ederek, intizam dairesinde tavzif edip, her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde belki her saatte mu'cizat-ı kudretinden yeni yeni birer kâinat gösterir, yer yüzü avlusuna başka başka mahsulât verdirir. Nihayetsiz hazine-i rahmetinin hedâyâsını, nihayetsiz kudretinin mu'cizâtının nümunelerini harekât-ı zerrat ile izhar eder.
    Üçüncüsü: Nihayetsiz tecelliyat-ı Esmâ-i İlâhiyyenin nakışlarını göstermekle, o esmânın cilvelerini ifade için mahdut bir zeminde hadsiz nukuş göstermek, küçük bir sahifede nihayetsiz maânîleri ifade edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkaş-ı Ezelî zerratı, kemâl-i hikmetle tahrik edip kemâl-i intizamla tavzif etmiştir. Evet, geçen senenin mahsulâtiyle şu senenin mahsulâtının mahiyetleri bir hükmündedir. Fakat, maânîleri başka başkadır. Taayyünat-ı itibariyyeyi değiştirmekle ma-

    (Sh»Tls:128)
    ânileri değişir ve çoğalır. Taayyünât-ı itibariyye ve teşahhusat-ı muvakkate, tebdil edildikleri ve zâhiren fânî oldukları halde; onların maânî-i cemîleleri muhafaza olunup, sabit ve bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin ruhları olmadığından, şu bahardaki emsâlinin, hakikatça aynılarıdır. Yalnız teşahhusat-ı itibariyyede fark var. Fakat o itibarî teşahhuslar, her vakit tecelliyatı tazelenmekte olan şuunat-ı Esmâ-i İlâhiyyenin mmaânîlerini ifade için şu bahardakiler, ayrı teşahhusatla onların yerine geldiler.
    Dördüncüsü: Hadsiz âlem-i misal gibi gayet geniş âlem-i melekût ve gayr-i mahdut sair uhrevî âlemlere birer mahsulât veya tezyinat veya levazımat gibi onlara münasip şeyleri yetiştirmek için şu dar mezraa-i dünyada, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelâl, zerratı tahrik edip; kâinatı, seyyale ve mevcudatı, seyyare ederek; şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsulât-ı mâneviyye yetiştiriyor. Nihayetsiz hazine-i kudretinden nihayetsiz bir seyli, dünyadan akıttırıp âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.
    Beşincisi: Nihayetsiz kemalât-ı İlâhiyyeyi, hadsiz celevât-ı cemaliyyeyi ve gayetsiz tecelliyat-ı celâliyyeyi ve gayr-i mütenâhî tesbihat-ı Rabbâniyyeyi şu dar ve mahdut zeminde ve mütenâhî ve az bir zamanda göstermek için zerratı kemâli hikmetle kudretiyle tahrik edip, kemâl-i inkizamla tavzif ederek; mütenâhî bir zamanda, mahdut bir zeminde gayr-i mütenâhî tesbihat yaptırıyor. Gayr-i mahdut tecelliyat-ı cemâyille ve celâliyye ve kemâliyyesini gösteriyor. Çok hakaik-ı gaybiyye ve çok semerat-ı uhreviyye ve fânîlerin bâkî olan hüviyet ve suretlerinden pekçok nukuş-u misâliyye ve çok mânidar nusuc-u levhiyyeyi îcad ediyor. Demek zerreyi tahrik eden; şu makasıd-ı azîmeyi, şu hikem-i cesîmeyi gösteren bir zâttır. Yoksa herbir zerrede, güneş gibi bir dimağ bulunması lâzım gelir.
    Daha bu beş nümune gibi belki beşbin hikmetle tahrik olunan zerratın tahavvülâtını, o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatta biri enfüsî, diğeri âfâkî iki hareket-i cezbekâranede zikir ve tesbih-i İlâhî ile Mevlevî gibi zikreden ve deverana kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar zu'metmişler.
    İşte bundan anlaşılıyor ki; onların ilimleri ilim değil, cehildir. Hikmetleri, hikmetsizliktir.
    (Üçüncü Noktada altıncı uzun bir hikmet daha söylenecektir.)

    (Sh»Tls:129)
    İKİNCİ NOKTA: Herbir zerrede, Vâcib-ül-vücud'un vücuduna ve vahdetine iki şâhid-i sâdık vardır. Evet, zerre; acz ve cümudiyle beraber şuurkârane büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcib-ül-vücud'un vücuduna kat'î şehadet ettiği gibi, harekâtında nizamat-ı umumiyyeye tevfik-ı hareket edip her girdiği yerde ona mahsus nizamatı müraat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vâcib-ül-vücud'un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan Zâtın ehadiyyetine şehadet eder. Yâni, zerre kimin ise, gezdiği bütün yerlerde onundur. Demek zerre, (çünki) âcizdir; yükü nihayetsiz ağırdır ve vazifeleri nihayetsiz çoktur.Bir Kadîr-i Mutlak'ın ismiyle,emriyle kaim ve müteharrik olduğun bildirir. Hem, kâinatın nizamat-ı külliyyesini bilir bir tarzda tevfik-ı hareket etmesi ve her yere mânisiz girmesi; tek bir Alîm-i Mutlak'ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir. Evet nasılki bir nefer; takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkeza.. herbir dairede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi olduğunu ve o nisbetleri, o vazifeleri bilmekle tevfik-ı hareket etmek, nizamat-ı askeriyye tahtında tâlim ve tâlimat görmekle bütün o dairelere kumanda eden birtek kumandan-ı âzamın emrine ve kanununa tebaiyyetle oluyor. Öyle de; herbir zerre, birbiri içindeki mürekkebatta birer münasib vaziyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazifesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan elbette o zerreyi, o mürekkebatta bütün nisbet ve vazifelerini muhafaza edip netice ve hikmetleri bozmıyacak bir tarzda yerleştirmek; bütün kâinat kabza-i tasarrufunda olan bir Zâta mahsustur. Meselâ: Tevfik'in(*) göz bebeğinde yerleşen zerre, gözün âsâb-ı muharrike ve hassâse ve şerâyin ve evride gibi damarlara karşı münasib vaziyet alması ve yüzde ve sonra başta ve gövdede, daha sonra hey'et-i mecmua-i insâniyyede herbirisine karşı birer nisbeti, birer vazifesi, birer faydası kemâl-i hikmetle bulunması gösteriyor ki; bütün o cismin bütün âzâsını îcad eden bir zât, o zerreyi o yerde yerleştirebilir. Ve bilhassa rızk için gelen zerreler, rızk kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayret-feza bir intizam ve hikmetle seyr ü seyahat ederler ve öyle tavırlarda, tabakalarda intizamperverane geçip gelirler ve öyle şuurkârane ayak atıp hiç şaşırmıyarak gele gele tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtaç âzâ ve hüceyratın imdadına yetişmek için kandaki küreyvat-ı hamrâya yüklenip bir kanun-u keremle imdada yetişirler. Ondan bilbedâhe anlaşılır ki: Şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk eden; elbette ve elbette bir Rezzâk-ı Kerîm, bir Hallâk-ı Rahîm'dir ki, kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsavidirler.

  3. #3
    Site Kurucusu
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    NEW YORK
    Mesajlar
    1.643
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart

    Nur'un birinci kâtibidir.

    (Sh»Tls:130)

    Hem herbir zerre, öyle bir nakş-ı san'atta işler ki, ya bütün zerratla münasebettar; herbirisine ve umumuna hem hâkim ve hem herbirisine ve umumuna mahkûm bir vaziyette bulunmakla, o hayretfeza san'atlı nakşı ve hikmetnüma nakışlı san'atı bilir ve îcad eder. Bu ise, binler def'a muhaldir. Veya bir Sâni-i Hakîm'in kanun-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan harekete me'mur birer noktadır. Nasılki, meselâ: Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve san'atına tâbi olmazlarsa; herbir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik san'atında bir mahareti ve sair taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yâni "Geliniz, düşmemek, sukut etmemek için başbaşa vereceğiz" diye bir hüküm sahibi olması lâzımdır. Öyle de: Binler def'a Ayasofya kubbesinden daha san'atlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnuattaki zerreler, kâinat ustasının emrine tâbi olmazlarsa; herbirine Sâni-i Kâinat'ın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir.
    Feyâ Sübhanallah! Zındık maddiyyun gâvurlar bir Vâcib-ül-Vücud'u kabûl etmediklerinden, zerrat adedince bâtıl âliheleri kabûl etmeğe mezheblerine göre muztar kalıyorlar. İşte şu cihette münkir kâfir ne kadar feylesof, âlim de olsa; nihayet derecede bir cehl-i azîm içindedir, bir echel-i mutlaktır.
    ÜÇÜNCÜ NOKTA: Şu nokta, Birinci Nokta'nın âhirinde va'd olunan altıncı hikmet-i azîmeye bir işarettir. Şöyle ki:
    Yirmisekizinci Söz'ün İkinci Suâlinin cevabındaki hâşiyede denilmişdi ki: Tahavvülât-ı zerratın ve zîhayat cisimlerde zerrat harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi, zerreleri nurlandırmaktır ve âlem-i uhreviyye binasına lâyık zerreler olmak için, hayattar ve mânidar olmaktır. Güya cism-i hayvanî ve insanî hattâ nebatî; terbiye dersini almak için gelenlere bir misafirhane, bir kışla, bir mekteb hükmündedir ki; câmid zerreler ona girerler, nurlanırlar. Âdeta bir tâlim ve tâlimata mazhar olurlar, letâfet peyda ederler. Birer vazifeyi görmekle âlem-i bekaya ve bütün eczasiyle hayattar olan dâr-ı âhirete zerrat olmak için liyakat kesbederler.
    Sual: Zerratın harekâtında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir?
    Elcevab:
    Evvelâ, bütün masnâtın bütün intizamatiyle ve hikmetleriyle sabit olan Sâniin hikmetiyle bilinir. Çünki: En cüz'î bir şey'e küllî hikmetleri takan bir hikmet; seyl-i kâinatın içinde en büyük faaliyet gösteren

    (Sh»Tls:131)
    ve hikmetli nakışlara medar olan harekât-ı zerratı hikmetsiz bırakmaz. Hem en küçük mahlûkatı, vazifelerinde ücretsiz, maaşsız, kemalsiz bırakmıyan bir hikmet, bir hâkimiyyet; en kesretli ve esaslı me'murlarını, hizmetkârlarını nursuz, ücretsiz bırakmaz.
    Sâniyen: Sâni-i Hakîm, anâsırı tahrik edip tavzif ederek (onlara bir ücret-i kemal hükmünde) mâdeniyyat derecesine çıkarmasiyle ve mâdeniyyata mahsus tesbihatları onlara bildirmesiyle ve mâdeniyyatı tahrik ve tavzif edip nebatat mertebe-i hayatiyyesinin makamını yenmesiyle ve nebatatı rızk ederek tahrik ve tavzif ile hayvanat mertebe-i letâfetini onlara ihsan etmesiyle ve hayvanattaki zerratı tavzif edip rızk yoluyla hayat-ı insaniyye derecesine çıkarmasiyle ve insanın vücudundaki zerratı süze süze tasfiye ve taltif ederek tâ dimağın ve kalbin en nâzik ve lâtif yerinde makam vermesiyle bilinir ki, harekât-ı zerrat hikmetsiz değil, belki kendine lâyık bir nevi kemalâta koşturuluyor.
    Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerratı içinde çekirdek ve tohumdaki gibi bir kısım zerreler öyle mânevî bir nura, bir letâfete, bir meziyyete mazhar oluyorlar ki, sair zerrelere ve o koca ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne geçer. İşte azîm bir ağacın bütün zerratı içinde bir kısım zerrelerin şu mertebeye çıkmaları, o ağacın tabaka-i hayatında çok devirleri ve nazik vazifeleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki: Sâni-i Hakîm'in emriyle vazife-i fıtrat içinde zerrâtın enva-ı harekâtına göre onlara tecelli eden esmânın hesabına ve şerefine olarak birer mânevî letâfet, birer mânevî nur, birer makam, birer mânevî ders almalarını gösteriyor.
    Elhasıl: Madem Sâni-i Hakîm herşey için o şey'e münasip bir nokta-i kemal ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücud tâyin edip ve o şey'e o nokta-i kemâle sa'yedip gitmek için bir istidat vererek ona sevk ediyor ve bütün nebatat ve hayvanatta şu kanun-u Rububiyyet câri olmakla beraber, cemadatta dahi câridir ki; âdi toprağa, elmas derecesine ve cevâhir-i âliye mertebesine bir terakkiyat veriyor ve şu hakikatta muazzam bir "Kanun-u Rubûbiyyet"in ucu görünüyor.
    Hem madem o Hâlik-ı Kerîm, tenasül kanun-u azîminde istihdam ettiği hayvanata ücret olarak birer maaş gibi birer lezzet-i cüz'iyye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi, sair hidemat-ı Rabbâniyyede istihdam olunan hayvanlara birer ücret-i kemâl verir. Şevk ve lezzete medar birer makam veriyor ve şunda bir muazzam "Kanun-u Kerem"in ucu görünüyor.

    (Sh»Tls:132)
    Hem madem herşey'in hakikatı, Cenâb-ı Hakk'ın bir isminin tecellisine bakar, ona bağlıdır, ona âyinedir. O şey, ne kadar güzel bir vaziyet alsa, o ismin şerefinedir; o isim öyle ister. O şey bilse, bilmese; o güzel vaziyet, hakikat nazarında matluptur. Ve şu hakikattan gayet muazam bir "Kanun-u Tahsin ve Cemâl"in ucu görünüyor.
    Hem madem Fâtır-ı Kerîm, düstur-u kerem iktizasiyle bir şey'e verdiği makanı ve kemâli, o şey'in müddeti ve ömrü bitmesiyle, o kemâli geriye almıyor. Belki, o zîkemalin meyvelerini, neticielerini, mânevî hüviyetini ve mânasını, ruhlu ise ruhunu ibka ediyor. Meselâ: Dünyada insanı mazhar ettiği kemâlatın mânalarını, meyvelerini ibka ediyor. Hattâ müteşekkir bir mü'minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini; mücesem bir meyve-i Cennet suretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakikatta muazam bir "Kanun-u Rahmet"in ucu görünüyor.
    Hem madem Hallâk-ı Bîmisal israf etmiyor, abes işleri yapmıyor. Hattâ güz mevsiminde vazifesi bitmiş, vefat etmiş mahlûkların enkaz-ı maddiyyesini bahar masnuatında isti'mal ediyor; onların binalarında dercediyor. Elbette يَوْمَتُبَدَّلُالاَرْضُغَيْرَالاَرْضِ sırriyle, وَاِنَّالدَّارَالاَخِرَةَالْحَيْوَانُ işaretiyle şu dünyada câmid, şuursuz ve mühim vazifeler gören zerrat-ı arziyyenin elbette taşı, ağacı, herşey'i zîhayat ve zişuur olan âhiretin bâzı binalarında derc ve isti'mali mukteza-yı hikmettir. Çünki: Harab olmuş dünyanın zerratını dünyada bırakmak veya ademe atmak israftır. Ve şu hakikattan pek muazzam bir "Kanun-u Hikmet"in ucu görünüyor.
    Hem madem şu dünyanın pekçok âsârı ve mâneviyyatı ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensucat-ı amelleri, sahâif-i ef'alleri, ruhları, cesedleri âhiret pazarına gönderiliyor. Elbette o semerata ve mânalara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrat-ı arziyye dahi, vazife noktasında kendine göre tekemmül ettikten sonra, yâni nur-u hayata çok def'a hizmet ve mazhar olduktan sonra ve hayatî tesbihata medar olduktan sonra şu harab olacak dünyanın enkazı içinde, şu zerratı dahi öteki âlemin binasında dercetmek mukteza-yı adl ve hikmettir. Ve şu hakikattan pek muazzam bir "Kanun-u Adl"in ucu görünüyor.
    Hem madem ruh cisme hâkim olduğu gibi; câmid maddelerde dahi

+ Cevap Ver

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 02-20-2013, 01:25 AM
  2. Kimin maksadı Allah rızası olursa - Sesli Dinle
    By atlantis44 in forum Sorular ve Cevaplarla Dini konular Sesli anlatım
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-16-2010, 02:44 AM
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-20-2009, 10:39 PM
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-20-2009, 10:36 PM
  5. Asa-yı Musa-Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesi
    By EBaZeR in forum Asay-ı Musa
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-20-2009, 10:17 PM

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
^

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379