Yalnız Yolcu

Yalnız bir yolcu. Dünya memleketinin, Ankara şehrinde, ezel ve ebed arasında, insanlar için zaman diye biçilip ihsan edilmiş bir vakit dilimciğinin, kendisine ait parçası içinde, yalnızlığını ve yolculuğunu derinden hissederek, bir imtihanda olduğunun bilincini kafasına yüklemiş, Kızılay denen bir muhitin caddelerinde değil. Belki herkes yalnızlık içinde. Yalnız yolcunun içinde duyduğu tek şey, kalbinin çırpınışları. Ve burnunun çevresinde dumanlanıp dağılan buharlardan, hissettiği tek şey nefes almakta olduğu. "Yaşıyorum." diyor sevinçle. "Hâlâ nefes almaktayım. Vaktim var."

İçinde duyduğu en güzel his, imânın sevinci ve hayat veren cevelânı. Bu cevelân kalbinin içinde dolanmakta iken, Rabbini zikreden kalbinde bir arzu, Rabbinin tek ve benzersiz tanıdığını, Onun elçisinin getirdiği din ve saadetle ne kadar mutlu olduğunu, "Bir daha, bir daha ilân et." diyor. Ve tekrarlıyor, şehadet kelimesiyle birlikte, "Mutluyum, Rabbimi tanımaktan. Mutluyum Peygamberi Hz. Muhammed'i (a.s.m.) bilmekten. Mutluyum, müslüman bir memlekette, müslüman bir ailede doğmuş olmaktan. Mutluyum, imân ile dolmaktan. Mutluyum İslâm'ı yaşamaktan."
Mutluluk, Rabbinin verdiği nimetlere şükür ile birlikte kalbini öyle genişlendiriyor ki, içinden kuvvetli bir feryad ile sesleniyor, caddelerde sel gibi akıp gitmekte olan insanlara bakıp. "Siz de mutlu musunuz?" "Hayır! Hayır!" sesleri, öylesine çoklukla yankılanıyor. "Neden?" diye soruyor mahzun bir şekilde. "Size de aynı mutluluğu duyabileceğiniz bu nimetler ihsan edilmiş mi?" "Edilmiş ama biz çoğumuz, bunların kıymetini bilemiyoruz. Gaflet ve dünya gailesi öyle başımızı sarmış ki, bize nimet adına ne verilmiş, ne verilmemiş farkında bile değiliz. Ahireti değil, dünyayı elde etme gayretlerimiz daha yoğun olduğu için, bize hem dünyada hem ahirette saadet getirecek olan nimetlerden istifadeyi ikinci plâna atmışız. Ebede yolcu olduğumuzun farkında değiliz. Dünyada ebedî kalacakmış gibi bir aldanış içine girmişiz."
Evet, mânen adeta böyle diyen, bu sel gibi akıp giden insanların içinde yürüyüşünü sürdüren yalnız ve garip yolcu, yapraklarını dökmüş ama gizli bir yürek gibi hâlâ yoğun bir şekilde zikretmekte olan ağaçlara bakıp, o da yüreğindeki gizli zikre dönüp, belki o da bir nimet olan yalnızlığına ve yalnızlığı içinde, "Ben sana kâfiyim. Ben sana yeterim." diyen Rabbine sığınıyor. "Evet." diyor, "Sen bana yetersin. Zira kalbinin en ince hatıratını ve en gizli niyazını duymaktasın. Başkalarının asla anlıyamıyacağı en ince hissiyatlarımı anlıyorsun ve kıymet veriyorsun. Beni asla, bir an dahi yalnız bırakmıyorsun. Yalnızlık şudur ki: Rabbinden kopan ve Onu anmayı unutan insanın yüreğindeki korkudur. Zira o sahibini kaybetmiştir. Kendisine şu karmakarışık yollar içinde, en doğru olanı gösterecek olan sahibini.
Bilinmeyen bir şehirde, anasını babasını kaybedip de, ne yöne gideceğini şaşıran, minnacık bir çocuğun korkusu, gözyaşlarıyla coşup, çaresizliğini ifade ederken, sahibini, Rabbini kaybetmiş ve o çocuktan daha da çaresiz olan bir insan, asla gözyaşı dökmemektedir. "Sahip kim? Malik kim? Ben kendime malikim. Ben yolumu bulurum." diye azametle boynunu dikmekte, yanlış yolların girdaplarında, her gün biraz daha boğulduğu halde, son derece tehlikeli, yanlış ve hatalı yollarda yürüdüğünü asla kabul etmemektedir.
Ey hatalı yolların yolcusu! Evet, sen de yalnızsın. Yalnızlığın korkuların en dehşetlisi ile sarmış yüreğini. Öyle bir korku ki bu, kendini hep kalabalık topluluklara atmaktasın. Onların gürültü, eğlence ve fanteziyeleriyle, yalnızlığına merhem sürmeye çalışmaktasın. Evet, yalnızsın! Zira onlar hep seni bırakıp gidecek. Veya sen onları bırakıp gideceksin. Kabir seni beklemekte. Oradan kim kaçabilmiş? Ölümü kim öldürebilmiş? Herkes için var olan ölüm, "sana gelmiyeceğim." diye bir haber mi gönderdi ki, bu kadar gaflettesin. "Beni kabirde yılan ve çıyanlara yem edecek." diye mi küstün Rabbine. Toprak olmak korkutuyor mu seni? Kabir yolculuğuna dahi olduktan sonra, "Keşke toprak olarak kalsaydım!" diye eseflenmek istemiyorsan, o dost toprağın, o yumuşacık, hayata menşe olan ve rabbinin Hayy ismine ayna olan, kara toprağın, sırrını araştır. "Ya Hayy" deyip, senin gözlerine, baharda nice mucizevî tabloları seyrettiren mevcutların, neşrettiği hakikatleri duymaya çalış. Senin dahi sahip ve Malik'in olan zatı zikreden o hayattar mevcutlar, ne diyor anlamaya çalış.
Bir tohum, kabre giden ölü bir beden acizliğinde, o minicik sandukçasını içinde, toprak altında, ne gibi bir muameleye tabi tutuldu ki, "Ya Hayy!" diye baş veren filizini eline alıp, toprağın yüzüne çıktı. Bak, tebüssüm ediyor, minicik yapraklarıyla. "Ya Rab!" diyor, "Ya Malik!" diyor, "Ya Hayy! Ya Rahman! Ya Rahîm! Ya Rezzak! Ya Nur! Ya Hakîm!" diyor. Sahip ve Malik'ini binbir dil ile zikrederken, sana da, korkularını, yalnızlıklarını, kimsesizliklerini giderecek olan yegâne sahibini tanıtıyor. O'nu tanımazsan, dünya dolusu insanın içinde olsan da, yine yalnızsın, güçsüzsün, kimsesizsin. Kabirde bekleyen, toprak olup çözülen bedenler gibi, bahar mevsimi öncesinde, sayısız adetlerde tohum, aciz, yalnız, kimsesiz ve belki de senden bile çaresiz, toprak perdesi altında dirilişi bekliyordu.
Börtü böcekler, kurtçuklar, herşeyi yemeye yutmaya hazır bir sürü mahlûklar, onların etrafında da dolaşmıyor muydu? Kime güveniyordu da, huzur içinde, baharı ve dirilişi bekliyordu? Neden korkmuyordu? Kimden huzur ve meded alıyordu? Kimdi, ona, "bekle, günü gelince elbet sana can ve hayat vereceğim." diyen, ümit veren? Bu nasıl bir teslimiyetti ki, hiçbir endişe ve korku bırakmıyordu, tohumun minicik yüreğinde. Evet, tohum sahip ve Malik'ini tanıyordu. O'na tam bir teslimiyetle güveniyordu. Bu yüzden huzur içinde bekliyordu, çürümekten korkmadan.
Rabbine küsme, gücenme. Tohum Onu tanıdığı ve sadece O'na güvendiği gibi, sen de O'nu tanı, O'na güven ve itimat et. Zira, kabirden sonra, mahşerde, seni de diriltecek olan O'dur. Diriliş muhakkaktır. Bu yüzden ki, "Ey yolcu! yoluna ve yolculuğuna dikkat et. Kurtlar seni kabirde değil, burada kemirmekte. Kalbine, aklına, ruhuna, hissiyatına bulaşmışlar. İmân ve itikadını kemirmekteler. Vesvese ve şüphe kurtçukları imânını çıtır çıtır yemiş bitirmiş.
İmândır ki, sana hem bu dünyada, hem de ahirette hayat olacak. İnsan denilen tohumun, hayattar sümbülleri imân ile boy verecek. Senin hayat ukden, imân. Ateşlere razı olma! Zira, cennet ve cehennem seni bekliyor, sana nazar ediyor. Hem imân, dünyada dahi cennetindir. Kalbinin gözbebeğine, imân nuru dolunca, mahiyet ve yaratılış hikmetini bilince, dünyan öyle değişecek ve nurlar ile dolacak ki, okunmamış bir kitap olarak kalmıyacaksın. Rabbinin mucizevî bir eseri olarak kendini bilecek ve hergün biraz daha okuyup, insaniyet merdivenlerinde yükseleceksin. Kendini çamurlara atılmaya lâyık, kıymetsiz, değersiz görmiyeceksin. İnsaniyetini bir pırlanta bilip, dalalet çamurları içinden alıp, tevbelerle yıkayıp temizliyerek, Rabbinin de razı olacağı, en güzel mevkiye ibadetlerle ve ibadetlerin en yükseği olan namazla oturtacaksın. Namaz, imânını koruyan ve seni Rabbine bağlıyan, en kuvvetli bağ olacak. Bu bağ seni teslimiyetin ipine tutunduracak ve Rabbine sığınmakla gerçek mutluuluğu da bulmuş olacaksın. Sen mutluluk aramıyor muydun? İşte sana mutluluğun yolu. Sen de dahil olursun İnşâallah.