Sözler-17 Söz Birinci Levha


[Ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.]

Beni dünyaya çağırma; ona geldim fenâ gördüm.
Demâ gaflet hicab oldu; ve nur-u Hak nihân gördüm.
Bütün eşyâ-i mevcudât; birer fânî muzır gördüm.
Vücud desen, onu giydim; ah! Ademdi, çok belâ gördüm.
Hayat desen, onu tattım; azab ender azab gördüm.
Akıl ayn-ı ikàb oldu; bekàyı bir belâ gördüm.
Ömür ayn-ı hevâ oldu; kemâl ayn-ı hebâ gördüm.
Amel ayn-ı riyâ oldu; emel ayn-ı elem gördüm.
Visâl nefs-i zevâl oldu; devâyı ayn-ı dâ’ gördüm.
Bu envâr, zulümât oldu; bu ahbabı yetim gördüm.
Bu savtlar, na’y-i mevt oldu; bu ahyâyı mevât gördüm.
Ulûm evhâma kalboldu; hikemde bin sekam gördüm.
Lezzet ayn-ı elem oldu; vücudda bin adem gördüm.
Habîb desen onu buldum; ah! Firâkta çok elem gördüm. İkinci Levha


[Ehl-i hidâyet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder levhadır.]

Demâ gaflet zevâl buldu; ve nur-u Hak ayân gördüm.
Vücud bürhan-ı Zât oldu; hayat mir’at-ı Haktır, gör.
Akıl miftâh-ı kenz oldu; fenâ bâb-ı bekàdır, gör.
Kemâlin lem’ası söndü; fakat, Şems-i Cemâl var, gör.
Zevâl ayn-ı visâl oldu; elem ayn-ı lezzettir, gör.
Ömür nefs-i amel oldu; ebed ayn-ı ömürdür, gör.
Zalâm zarf-ı ziyâ oldu; bu mevtte hak hayat var, gör.
Bütün eşya enîs oldu; bütün asvât zikirdir, gör.
Bütün zerrât-ı mevcudât, birer zâkir müsebbih, gör.
Fakrı kenz-i gınâ buldum; aczde tam kuvvet var, gör.
Eğer Allah’ı buldunsa, bütün eşya senindir, gör.
Eğer Mâlik-i Mülke memlûk isen, Onun mülkü senindir, gör.
Eğer hodbîn ve kendi nefsine mâlik isen, bilâaddin belâdır, gör.
Bilâhaddin azabdır tat; belâ gayet ağırdır, gör.
Eğer hakiki abd-i Hudâbîn isen, hududsuz bir safâdır, gör.
Hesabsız bir sevap var tat; nihayetsiz saadet gör.
Yirmi beş sene evvel Ramazan’da ikindiden sonra Şeyh Geylânî’nin (k.s.) Esmâ-i Hüsnâ manzûmesini okudum. Bana bir arzu geldi ki, Esmâ-i Hüsnâ ile bir münâcât yazayım. Fakat, o vakit bu kadar yazıldı. O kudsî üstadımın mübârek Münâcât-ı Esmâiyesine bir nazîre yapmak istedim. Heyhât, nazma istidadım yok. Yapamadım, noksan kaldı. Bu münâcât, Otuz Üçüncü Sözün Otuz Üçüncü Mektubu olan Pencereler Risâlesine ilhak edilmişti. Makam münâsebetiyle buraya alındı.





Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayrı istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim."
O Bâkîdir.
O, hükümleri hikmetli olandır; biz Onun hükmünün kabzasındayız. • O, Hakem ve Adl’dir; yer ve gök yalnız Onundur.
O, mülkündeki gizlilik ve gaybları bilendir. • O, Kàdir ve Kayyûm’dur; Arş ve yer Onundur.
O, san’atındaki meziyet ve nakışlar latîf olandır. • O, Fâtır ve Vedûd’dur; güzellik ve kıymet Onundur.
O, yaratıklarındaki aynaları ve şuûnâtı büyük olandır. • O, Melik ve Kuddûs’tür; izzet ve kibriyâ Onundur.
O, mahlûkatı emsalsiz güzellikte olandır; biz Onun san’atının nakışlarındanız. • O, Dâim ve Bâkî’dir; saltanat ve bekà ona mahsustur.
O, ihsanları cömertçe olandır; biz Onun misafir kafilesindeniz. • O, Rezzâk ve Kâfî’dir; hamd ve senâ Ona mahsustur.
O, hediyeleri güzel olandır; biz Onun ilminin dokumasının eseriyiz. • O, her şeye bedel yeten Yaratıcıdır; cömertlik ve ihsanlar Ona mahsustur.
O, şikâyet ve yakınmaları ile mahlûkatının duâlarını çok iyi duyandır. • O, şifâ veren Merhametkârdır; şükür ve senâ Ona mahsustur.
O, kusurları ve kullarının günahlarını bağışlayandır. • O, merhametli olan Gaffâr’dır; af ve hoşnutluk Ona mahsustur. Barla Yaylası; çam, katran, ardıç, karakavağın bir meyvesidir.
[Makam münâsebetiyle buraya alınmış On Birinci Mektubun bir parçasıdır.]
Bir vakit esâretimde, dağ başında azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybetnümâ sûretlerini, hayretfezâ vaziyetlerini temâşâ ederken, pek latîf bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem ve şirin velveleâlûd bir zelzele-i raksnümâ, bir tesbihât-ı cezbeedâ sûretine çevirdiğinden; eğlence temâşâsı, nazar-ı ibrete ve sem-i hikmete döndü. Birden Ahmed-i Cizrî’nin Kürtçe şu fıkrası,
hatırıma geldi. Kalbim, ibret mânâlarını ifade için şöyle ağladı:








Barla Yaylası, Tepelice’de; çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan Fârisî beyitlerin mânâsı:

Hatırıma geldi; kalbim dahi ibret mânâlarını ifade için şöyle ağladı:
Yani, Senin temâşâna, hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş; Senin cemâlinle nazdarlık ediyorlar.

Her zîhayat Senin temâşâna, san’atın olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar.

Aşağıdan, yukarıdan dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar.

Senin cemâl-i nakşından keyiflenip, o dellâl-misâl ağaçlar oynuyorlar.

Senin kemâl-i san’atından neş’elenip, güzel güzel sadâ veriyorlar.

Güyâ sadâlarının tatlılığı, onları da neş’elendirip nâzeninâne bir naz ettiriyor.

İşte ondandır ki; şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar.

Şu Rahmet-i İlâhiyenin âsârıyladır ki; her zîhayat, kendine mahsus tesbih ve namazın dersini alıyorlar.

Ders aldıktan sonra, herbir ağaç, yüksek bir taş üzerinde Arşa başını kaldırıp durmuşlar.

Herbirisi, yüzler ellerini, Şehbâz-ı Kalender Hâşiye 1 gibi dergâh-ı İlâhîye uzatıp muhteşem bir ibâdet vaziyetini almışlar.



Hâşiye 1 Şehbâz-ı Kalender, meşhur bir kahramandır ki, Şeyh Geylânî’nin irşâdıyla, dergâh-ı İlâhîye ilticâ edip, mertebe-i velâyete çıkmıştır.Hâşiye 2
Oynattırıyorlar zülüfvârî küçük dallarını ve onunla temâşâ edenlere de latîf şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar.

Aşkın "hay huy" perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar. Nüsha

Fikre şu vaziyetten şöyle bir mânâ geliyor: Mecâzî muhabbetlerin zevâl elemiyle gelen ağlayış, hem derinden derine hazin bir enîni ihtar ediyorlar.

Mahmud’ların, yani Sultan Mahmud gibi mahbubundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüznâlûd mahbublarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar.

Dünyevî sadâların ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî nağmeleri, hüznengîz sadâları işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.

Ruh ise şu vaziyetten şöyle anladı ki: Eşya, tesbihât ile Sâni-i Zülcelâlin tecelliyât-ı esmâsına mukabele edip, bir naz-niyaz zemzemesidir; geliyor.

Kalb ise, şu her biri birer âyet-i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr-ı tevhidi, bu i’câzın ulüvv-ü nazmından okuyor. Yani, hilkatlerinde o derece hârika bir intizam, bir san’at, bir hikmet vardır ki, bütün esbâb-ı kâinat birer fâil-i muhtar farz edilse ve toplansalar, taklid edemezler.
Hâşiye 2
Şehnâz-ı Çelkezî, kırk örme saç ile meşhur bir dünya güzelidir.
Nüsha
Bu nüsha mezaristandaki ardıç ağacına bakar:

Nefis ise, şu vaziyeti gördükçe, bütün rûy-i zemin velveleâlûd bir zelzele-i firâkta yuvarlanıyor gibi gördü, bir zevk-i bâkî aradı; "Dünyaperestliğin terkinde bulacaksın" mânâsını aldı.

Akıl ise, şu zemzeme-i hayvan ve eşcardan ve demdeme-i nebât ve havadan gayet mânidar bir intizam-ı hilkat, bir nakş-ı hikmet, bir hazîne-i esrar buluyor; herşey çok cihetlerle Sâni-i Zülcelâli tesbih ettiğini anlıyor.

Hevâ-i nefs ise, şu hemheme-i hava ve hevheve-i yapraktan öyle bir lezzet alıyor ki, bütün ezvâk-ı mecâzîyi ona unutturup, o hevâ-i nefsin hayatı olan zevk-i mecâzîyi terk etmekle, bu zevk-i hakikatte ölmek istiyor.

Hayal ise, görüyor; güyâ şu ağaçların müekkel melâikeleri ağaçların müekkel melâikeler içlerine girip, herbir dalında çok neyler takılan ağaçları cesed olarak giymişler, güyâ Sultan-ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm-i küşâdda, onlara onları giydirmiş ki, o ağaçlar câmid, şuursuz cisim gibi değil, belki gayet şuurkârâne mânidar vaziyetleri gösteriyorlar.

İşte o neyler, semâvî, ulvî bir mûsıkîden geliyor gibi sâfî ve müessirdirler. Fikir o neylerden, başta Mevlânâ Celâleddin-i Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne teşekkiyât-ı firâkı işitmiyor. Belki, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma karşı takdim edilen teşekkürât-ı Rahmâniyeyi ve tahmîdât-ı Rabbâniyeyi işitiyor.

Mâdem ağaçlar, birer cesed oldu; bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek her biri, binler dilleri ile, havanın dokunmasıyla "Hû, Hû" zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyâtıyla Sâniinin Hayy-ı Kayyûm olduğunu ilân ediyorlar.