Sözler-22.Söz Devamı

On Birinci Bürhan
Gel ey arkadaş! Şimdi sana, geçmiş olan on bürhan kuvvetinde katî bir bürhan daha göstereceğim. Gel; bir gemiye bineceğiz; Hâşiye 19 şu uzakta bir cezîre var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o cezîreye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar.
İşte, bak, gidiyoruz. Şimdi şu cezîreye çıktık. Bak, pek büyük bir içtimâ var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi, mühim ihtifâl görünüyor. İyi dikkat et. Bu cemiyet-i azîmenin bir reisi var. Gel, daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.
İşte bak, ne kadar parlak ve binden Hâşiye 20 ziyâde nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor, ne kadar tatlı bir sohbet ediyor. Şu on beş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim; sen de benden öğren. Bak, o zât, şu memleketin mu’ciznümâ sultanından bahsediyor. "O Sultan-ı Zîşan beni sizlere gönderdiğini" söylüyor. Bak, öyle hârikalar gösteriyor; şüphe bırakmıyor ki, bu zât o padişahın bir memur-u mahsusudur.
Sen dikkat et ki, bu zâtın söylediği sözü, değil yalnız şu cezîredeki mahlûklar dinliyorlar; belki, hârikulâde sûretinde, bütün memlekete işittiriyor. Çünkü, uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor, belki hayvanlar da, hattâ bak, dağlar da onun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu ağaçlar, işaret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb-ı Kevser memesi gibi yapar; ondan âb-ı hayat içiriyor. Bak, şu sarayın kubbe-i âlîsinde mühim lâmba, Hâşiye 21 onun işaretiyle, bir iken, ikileşiyor. Demek, bu memleket, bütün mevcudâtıyla, onun memuriyetini tanıyor. Onu o gaybî zât-ı mu’ciznümânın has ve doğru bir tercümânı, bir dellâl-ı saltanatı ve tılsımının keşşâfı ve evâmirinin tebliğine emîn bir elçisi olduğunu biliyorlar gibi, onu dinleyip itaat ediyorlar.
İşte, bu zâtın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar, "Evet, evet, doğrudur" derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketi ışıklandıran büyük nur lâmbası, Hâşiye 22 onun işaret ve emirlerine baş eğmesiyle, "Evet, evet, her dediğin doğrudur" derler.
İşte ey sersem arkadaş! Şu Padişahın hazîne-i hâssasına mahsus bin nişan taşıyan şu nurânî muhteşem ve ciddî zâtın bütün kuvvetiyle, bütün memleketin ileri gelenlerinin taht-ı tasdikinde bahsettiği bir zât-ı mu’ciznümâda ve zikrettiği evsâfında
Hâşiye 19
Gemi, tarihe ve cezîre ise Asr-ı Saadete işarettir. Şu asrın zulümâtlı sahilinde, "mim"siz medeniyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve Siyer sefinesine binip, Asr-ı Saadet cezîresine ve Cezîretü’l-Arab meydanına çıkıp, Fahr-i Alemi (a.s.m.) iş başında ziyâret etmekle biliriz ki, o zât, o kadar parlak bir bürhan-ı tevhiddir ki, zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalâlet zulümatını dağıtmıştır.
Hâşiye 20
Bin nişan ise, ehl-i tahkik yanında bine bâliğ olan mu’cizât-ı Ahmediyedir (a.s.m.).
Hâşiye 21
Mühim lâmba kamerdir ki, onun işaretiyle iki parça olmuş. Yani, Mevlânâ Câmi’nin dediği gibi, "Hiç yazı yazmayan o ümmî zât, parmak kalemiyle sahife-i semâvîde bir elif yazmış; bir kırkı, iki elli yapmış." Yani, şakktan evvel, kırk olan "mim"e benzer, şakktan sonra iki hilâl oldu, elliden ibâret olan iki "nun"a benzedi.
Hâşiye 22
Büyük bir nur lâmbası, Güneştir ki, arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden güneşin görünmesi; kucağında Peygamberin (a.s.m.) yatmasıyla ikindi namazını kılmayan İmam Ali (r.a.), o mucizeye binâen ikindi namazını edâen kılmış.
ve tebliğ ettiği evâmirinde hiçbir vecihle hilâf ve hile bulunabilir mi? Bunda hilâf-ı hakikat kàbilse, şu sarayı, şu lâmbaları, şu cemaati, hem vücudlarını, hem hakikatlerini tekzib etmek lâzım gelir. Eğer haddin varsa buna karşı itiraz parmağını uzat. Gör, nasıl parmağın, bürhan kuvvetiyle kırılıp, senin gözüne sokulacak.
On İkinci Bürhan
Gel, ey bir parça aklı başına gelen birâder! Bütün on bir bürhan kuvvetinde bir bürhan daha göstereceğim. İşte, bak: Yukarıdan inen ve herkes ona hayretinden veyahut hürmetinden kemâl-i dikkatle bakan şu nurânî fermana Hâşiye 23 bak. O bin nişanlı zât, onun yanına durmuş, o fermanın meâlini umuma beyân ediyor.
İşte, şu fermanın üslûbları öyle bir tarzda parlıyor ki, herkesin nazar-ı istihsanını celb ediyor; ve öyle ciddî, ehemmiyetli meseleleri zikrediyor ki, herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünkü bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acâibi izhâr eden zâtın şuûnâtını, ef’âlini, evâmirini, evsâfını birer birer beyân ediyor. O fermanın heyet-i umumiyesinde bir turra-i âzam olduğu gibi; bak her bir satırında, her bir cümlesinde, taklid edilmez bir turra olduğu misillü; ifade ettiği mânâlar, hakikatler, emirler, hikmetler üstünde dahi, o zâta mahsus birer mânevî hâtem hükmünde, ona has bir tarz görünüyor. Elhasıl, o ferman-ı âzam, güneş gibi, o zât-ı âzamı gösterir; kör olmayan görür.
İşte ey arkadaş! Aklın başına gelmiş ise, bu kadar kâfi. Eğer bir sözün varsa şimdi söyle.
O inatçı adam cevaben dedi ki:
"Ben senin bu bürhanlarına karşı yalnız derim: ’Elhamdülillâh, inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki, şu memleketin tek bir
Mâlik-i Zülkemâli, şu âlemin tek bir Sahib-i Zülcelâli, şu sarayın tek bir
Sâni-i Zülcemâli bulunduğunu kabul ettim.’ Allah senden râzı olsun ki, beni eski inadımdan ve divâneliğimden kurtardın. Getirdiğin bürhanların herbirisi, tek başıyla bu hakikati göstermeye kâfi idi. Fakat, herbir bürhan geldikçe, daha revnaktar, daha şirin, daha hoş, daha nurânî, daha güzel mârifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim."
Tevhîdin hakikat-i uzmâsına ve -1- imânına işaret eden hikâye-i temsîliye tamam oldu. Fazl-ı Rahmân, feyz-i Kur’ân, nur-u imân sayesinde, tevhid-i hakikinin güneşinden, hikâye-i temsîliyedeki On İki Bürhana mukabil, On İki Lem’a ile bir Mukaddemeyi göstereceğiz.
-2-
Hâşiye 23
Nurânî ferman Kurân’a; ve üstündeki turra ise, icâzına işarettir.



1 Allah’a imân ettim.
2 Tevfîk ve hidâyet ancak Allah’tandır. Yirmi İkinci Sözün İkinci Makamı



Mukaddime
Erkân-ı imâniyenin kutb-u âzamı olan imân-ı billâha dâir Katre Risâlesinde, şu mevcudâtın herbirisi, elli beş lisânla Cenâb-ı Hakkın vücûb-u vücuduna ve Vahdâniyetine delâlet ve şehâdetlerini icmâlen beyân etmişiz. Hem Nokta Risâlesinde, Cenâb-ı Hakkın delâil-i vücûb ve Vahdâniyetinden, herbirisi bin bürhan kuvvetinde dört bürhan-ı küllî zikretmişiz. Hem on iki kadar Arabî risâlelerimde, Cenâb-ı Hakkın vücûb-u vücudunu ve vahdâniyetini gösteren yüzler kat’î bürhanları zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifâen derin tetkikata girişmeyeceğiz. Yalnız, şu Yirmi İkinci Sözde, Risâletü’n-Nur’da icmâlen yazdığım On İki Lem’ayı; imân-ı billâh güneşinden göstermeye çalışacağız.
BİRİNCİ LEM’A:
Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi’ malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri, icmâlî, âmiyânedir
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Allah her şeyin yaratıcısıdır. O her şey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir. • Göklerin ve yerin tedbîr ve tasarrufu Ona âittir. (Zümer Sûresi: 62-63.)
Şânı ne yücedir Onun ki, her şeyin hüküm ve tasarrufu elindedir. Siz de Ona döndürüleceksiniz. (Yâsin Sûresi: 83.)
Hiçbir şey yoktur ki, hazîneleri Bizim yanımızda olmasın. Her şeyi Biz belirli bir miktar ile indiririz. (Hicr Sûresi: 21.)
Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. Şüphesiz ki benim Rabbim hak ve adâlet üzeredir. (Hûd Sûresi: 56.)
ki, "Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin." Fakat böyle âmî bir adamın nezâretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir. İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, her bir top üstünde turrayı tanır, her bir ilân üstünde mührünü bilir bir sûrette, "Her şey o zâtındır" der. İşte şu halde, her bir şey o zâtı mânen gösterir.
Aynen öyle de, tevhid dahi iki çeşittir.
• Biri tevhid-i âmî ve zâhirîdir ki; "Cenâb-ı Hak birdir, şeriki, nazîri yoktur, bu kâinat onundur."
• İkincisi tevhid-i hakikidir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rubûbiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan doğruya her şeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp Onun birliğine ve her şey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve Ulûhiyetinde ve Rubûbiyetinde ve mülkünde hiçbir vech ile, hiçbir şeriki ve muîni olmadığına, şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip imân getirmektir ve bir nevi huzur-u dâimî elde etmektir. Biz dahi şu Sözde, o hâlis ve âlî tevhid-i hakikiyi gösterecek şuâları zikredeceğiz.
Birinci nükte içinde bir ihtar:
Ey esbâbperest gàfil! Esbâb, bir perdedir. Çünkü, izzet ve azamet öyle ister. Fakat, iş gören kudret-i Samedâniyedir. Çünkü, tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktizâ eder. Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı rubûbiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o rubûbiyetin temâşâger nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vâsıtalar; kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhâr içindir; tâ umûr-u hasîse ile kudretin mübâşereti görünmesin. Aczâlûd, fakrpîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik ittihaz etmiş değildir.
Demek esbâb vaz’ edilmiş, tâ aklın nazar-ı zâhirîsine karşı kudretin izzeti muhâfaza edilsin. Zîrâ aynanın iki vechi gibi, her şeyin bir mülk ciheti var ki, aynanın mülevven yüzüne benzer, muhtelif renklere ve hâlâta medâr olabilir; biri melekûttur ki, aynanın parlak yüzüne benzer. Mülk ve zâhir vechinde, Kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır; esbâb, o hâlâta hem mercî, hem medâr olmak için vaz’ edilmişler. Fakat, melekûtiyet ve hakikat cânibinde, her şey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübâşeretine münâsiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbâb sırf zâhirîdir, melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikileri yoktur.
Hem, esbâb-ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbâb vaz’ edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misâl-i latîf sûretinde bir temsil-i mânevî rivâyet ediliyor ki:
Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki: "Kabz-ı ervâh vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler."
Cenâb-ı Hak lisân-ı hikmetle ona demiş ki, "Seninle ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım; tâ şekvâları onlara gidip, senden küsmesinler."
İşte bak: Nasıl hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenâlıklara mercîdirler ve kabz-ı ervâhta hakikat olarak olan güzellik, Azrâil Aleyhisselâmın vazifesine mütealliktir; öyle de, Hazret-i Azrâil dahi bir perdedir, kabz-ı ervâhta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsip düşmeyen bâzı hâlâta mercî olmak için, o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir. Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbâb ellerini çeksinler tesir-i hakikiden.
İKİNCİ LEM’A:
Bak şu kâinat bostanına; şu zeminin bağına, şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne, dikkat et! Göreceksin ki, bir Sâni-i Zülcelâlin, bir Fâtır-ı Zülcemâlin, o serilmiş ve serpilmiş masnuâttan her bir masnu’ üstünde Hàlık-ı Küll-i Şeye mahsus bir sikkesi ve her bir mahlûku üstünde Sâni-i Küll-i Şeye has bir hâtemi ve kalem-i kudretin birer menşûru olan sahâif-i leyl ve nehar, yaz ve baharda yazılan tabakàt-ı mevcudât üstünde taklid kabul etmez bir turra-i garrâsı vardır.
Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o turralardan nümûne olarak birkaçını zikredeceğiz. Meselâ, hesapsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki, "Bir şeyden her şey yapar. Hem, her şeyden bir tek şey yapar." Çünkü, nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan hesapsız âzâ ve cihazât-ı hayvaniyeyi yapar.
İşte, bir şeyi her şey yapmak, elbette bir Kadîr-i Mutlakın işidir. Hem yenilen hadsiz taamlardan, o taam ise hayvanî olsun, nebâtî olsun, o müteaddit maddeleri, has bir cisme kemâl-i intizam ile çeviren ve ondan mahsus bir cild nesc eden ve ondan basit cihazları yapan, elbette bir Kadîr-i Küll-i Şeydir ve Alîm-i Mutlaktır. Evet, Hàlık-ı Mevt ve Hayat, şu destgâh-ı dünyada, hikmetiyle, hayatı öyle bir kanun-u emriye-i mu’ciznümâ ile idare ediyor ki, o kanunu tatbik ve icrâ etmek, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zâta mahsustur.
İşte eğer aklın sönmemiş ise, kalbin kör olmamış ise anlarsın ki, bir şeyi kemâl-i suhûlet ve intizamla herşey yapan ve her şeyi kemâl-i mîzan ve intizamla san’atkârâne birtek şey yapan, her şeyin Sâniine has ve Hàlık-ı Küll-i Şeye mahsus bir sikkedir. Meselâ, görsen, hârikapîşe bir zât, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi’ sâir kumaşları o tek dirhem pamuktan nesc etmekle beraber, helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki, o zât, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altın yapar; elbette katiyen hükmedeceksin ki, o zât, öyle kendine has bir san’ata mâliktir. Bütün anâsır-ı arzıye onun emrine musahhar ve bütün mevâlid-i türâbiye onun hükmüne bakar. Evet hayattaki tecellî-i kudret ve hikmet, bu misâlden bin derece daha acîbdir. İşte, hayat üstündeki çok sikkelerden birtek sikke.
ÜÇÜNCÜ LEM’A:
Bak şu kâinat-ı seyyâlede, şu mevcudât-ı seyyârede cevelân eden zîhayatlara. Göreceksin ki bütün zîhayatlardan herbir zîhayat üstünde Hayy-ı Kayyûmun
koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:
O zîhayat, meselâ şu insan, âdetâ kâinatın bir misâl-i musağğarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki, envâ-ı âlemin ekser numûnelerini câmi’dir. Güyâ o zîhayat bütün kâinattan gayet hassas mîzanlarla süzülmüş bir katredir. Demek şu zîhayatı halk etmek ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.
İşte, eğer aklın evhamda boğulmamış ise anlarsın ki, bir kelime-i kudreti, meselâ, bal arısını ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak; ve bir sayfada, meselâ, insanda şu kitâb-ı kâinatın ekser meselelerini yazmak; hem, bir noktada, meselâ, küçücük incir çekirdeğinde koca incir ağacının programını derc etmek; ve bir harfte, meselâ, kalb-i beşerde şu âlem-i kebîrin safahâtında tecellî ve ihâta eden bütün esmânın âsârını göstermek; ve bir mercimek tanesi kadar mevkî tutan kuvve-i hâfıza-i insaniyede bir kütüphâne kadar yazı yazdırmak; ve bütün hâdisât-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte derc etmek, elbette ve elbette Hàlık-ı Küll-i Şeye has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelâline mahsus bir hâtemdir.
İşte, zîhayat üstünde olan pek çok Hâtem-i Rabbânîden bir tek hâtem, böyle nurunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa, acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen, demeyecek misin?
DÖRDÜNCÜ LEM’A:
Bak, şu semâvâtın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengârenk mevcudâta ve çeşit çeşit masnuâta dikkat et! Göreceksin ki; her biri üstünde Şems-i Ezelînin taklid kabul etmez turraları vardır. Nasıl hayatta sikkeleri, zîhayatta hâtemleri görünüyor ve bir ikisini gördük; ihyâ üstünde dahi öyle turraları vardır. Temsil, derin mânâları fehme yakınlaştırdığından, bir temsil ile şu hakikati göstereceğiz.
Meselâ, güneş, seyyârelerden tut, tâ katrelere kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve karın parlak zerreciklerine kadar, şu güneşin misâliyesinden ve inikâsından bir turrası, güneşe mahsus bir eser-i nurânîsi görünüyor. Şâyet o hadsiz şeylerde görünen güneşçiklerini, güneşin cilve-i in’ikâsı ve tecellî-i aksi olduğunu kabul etmezsen, o vakit herbir katrede ve ziyâya mâruz herbir cam parçasında ve ışığa mukabil her şeffaf bir zerrecikte, tabiî, hakiki bir güneşin vücudunu bilasâle kabul etmek gibi gayet derece bir divânelikle, nihayetsiz bir belâhete düşmekliğin lâzım gelir. Öyle de, Şems-i Ezelînin tecelliyât-ı nurâniyesinden "ihyâ" yani "hayat vermek" cihetinde, herbir zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki, farazâ bütün esbâb toplansa ve birer fâil-i muhtar kesilseler, yine o turrayı taklid edemezler. Zîrâ, her biri birer mu’cize-i Kudret olan zîhayatlar, her biri o Şems-i Ezelînin şuâları hükmünde olan esmâsının nokta-i mihrâkiyesi sûretindedir.
Eğer, zîhayat üstünde görünen o nakş-ı acîb-i san’atı, o nazm-ı garîb-i hikmeti ve o tecellî-i sırr-ı ehadiyeti, Zât-ı
Şiddet-i zuhurundan gizlenmiş olan Zâtı her türlü kusur ve noksan sıfattan tenzih ederiz.
Ehad-i Samede verilmediği vakit, herbir zîhayatta, hattâ bir sinekte, bir çiçekte, nihayetsiz bir Kudret-i Fâtıra, içinde saklandığını ve her şeyi muhît bir ilim bulunduğunu ve kâinatı idare edecek bir irâde-i mutlaka onda mevcud olduğunu, belki Vâcibü’l-Vücuda mahsus bâkî sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabul etmek, âdetâ o çiçeğin, o sineğin herbir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi dalâletin en eblehcesine, hurâfâtın en ahmakçasına bir derekesine düşmek lâzım gelir. Zîrâ o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki, o zerre, cüz’ü olduğu zîhayata bakar. Onun nizâmına göre vaziyet alır. Belki o zîhayatın bütün nev’ine bakar gibi, o nev’in devamına yarayacak her yerde zer’ etmek ve nev’inin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zîhayat alâkadar ve muhtaç olduğu bütün mevcudâta karşı muâmelâtını ve münâsebât-ı rızkıyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor. İşte, eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlakın memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlaktan kesilse, o vakit, o zerreye her şeyi görür bir göz, her şeye muhît bir şuur vermek lâzımdır.
Elhâsıl: Nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, güneşin cilve-i aksine ve in’ikâsının tecellîsine verilmezse, birtek güneşe mukabil nihayetsiz güneşleri kabul etmek lâzım gelir. Muhâl ender muhâl bir hurâfeyi kabul etmek iktizâ eder. Aynen bunun gibi, eğer herşey Kadîr-i Mutlaka verilmezse, birtek Allah’a mukabil nihayetsiz, belki zerrât-ı kâinat adedince ilâhları kabul etmek gibi, yüz derece muhâl içindeki bir muhâli mevcud kabul etmek gibi bir divânelik hezeyânına düşmek lâzım gelir.
Elhâsıl, her bir zerreden, üç pencere, Şems-i Ezelînin nur-u Vahdâniyetine ve vücûb-u vücuduna açılır:
• BİRİNCİ PENCERE: Her bir zerre, bir nefer gibi, askerî dairelerinin her birinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda, her birisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre dahi, senin gözünde, başında, vücudunda ve kuvve-i müvellide, nizâmı dairesinde bir hareketi olduğu gibi; hem meselâ, senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i müsavvire gibi deverân-ı deme ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyin ve sâir âsablarda, hem senin nevinde, ilâ âhir; birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelînin eser-i sunu ve memur-u muvazzafı ve taht-ı tedbîrinde olduğunu, kör olmayan göze gösterir.
• İKİNCİ PENCERE: Havadaki her bir zerre, her bir çiçeği, her bir meyveyi ziyâret edebilir, hem her çiçeğe, her meyveye girer, işleyebilir. Eğer her şeyi görür ve bilir bir Kadîr-i Mutlakın memur-u musahharı olmasa, o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihazâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı sanatlarını ve onlara giydirilen sûretlerin terziliğini ve hıyâtât-ı kâmile-i muhîta-i sanatını bilmek lâzım gelir.
İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u tevhidin şuâını gösteriyor. Ziyâyı havaya, mâ’yı türâba kıyas et. Zâten eşyanın asıl menşe’leri, şu dört maddedir. Yeni hikmetle, müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuza, karbon, azot’tur ki, bu anâsır, evvelki unsurların eczâlarıdır. ÜÇÜNCÜ PENCERE: Zerrelerden mürekkeb bir parça toprak, her bir çiçekli ve meyveli nebâtâtın neşv ü nemâsına menşe’ olabilir bir kâseyi o zerreciklerden doldursan; bütün dünyadaki her nevi çiçek ve meyveli nebâtâtın tohumcukları ki, o tohumcuklar hayvanâtın nutfeleri gibi ayrı ayrı şeyler değil, nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon, azot, müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuzadan mürekkeb, mahiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf mânevî olarak aslının programı tevdî edilmiş; işte o tohumları nöbetle o kâseye koysak, her biri hârika cihazâtıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhur edeceğini, vuku’ bulmuş gibi inanırsın.
Eğer o zerreler herbir şeyin herbir hal ve vaziyetini bilen ve her şeye (ona) lâyık vücudu ve vücudun levâzımâtını vermeye kàdir ve kudretine nisbeten herşey kemâl-i suhûletle musahhar olan bir Zâtın memuru ve emirber bir vazifedârı olmazlarsa, o toprağın herbir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyvedarların adedince mânevî fabrikalar ve matbaalar içinde bulunması lâzım gelir ki, o cihazâtları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcudât-ı muhtelifeye menşe’ olabilsin veya bütün o mevcudâta muhît bir ilim ve bütün onların teşkilâtına muktedir olacak bir kudret vermek lâzımdır; tâ bütün onların teşkilâtına medâr olsun. Demek Cenâb-ı Haktan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince ilâhlar kabul edilmesi lâzım gelir. Bu ise bin defa muhâl içinde muhâl bir hurâfedir.
Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır. Nasıl, bir sultan-ı azîmin bir âdi neferi, o padişahın nâmiyle ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şâhı esir edebilir; öyle de, Ezel ve Ebed Sultanının emriyle, bir sinek bir Nemrud’u yere serer, bir karınca bir Firavun’un sarayını harab eder yere atar, bir incir çekirdeği bir incir ağacını yüklenir.
Hem, her bir zerrede, vücûb ve vahdet-i Sânia iki şâhid-i sâdık daha var.
Birisi, her bir zerre, acz-i mutlakıyla beraber, pek büyük ve pek mütenevvi’ vazifeleri kaldırıyor ve cümûdiyeti ile beraber, bir şuur-u küllî gösteren intizamperverâne nizâm-ı umumîye tevfîk-ı hareket eder. Demek, her bir zerre, lisân-ı acziyle Kadîr-i Mutlakın vücûb-u vücuduna ve nizâm-ı âlemi gözetmesiyle, vahdetine şehâdet eder.

Evet, her bir zîhayatta, biri ehadiyet sikkesi, diğeri samediyet turrası bulunuyor. Zîrâ, bir zîhayat ekser kâinatta cilveleri görünen esmâyı, birden kendi aynasında gösteriyor. Âdetâ bir nokta-i mihrâkiye hükmünde Hayy-ı Kayyûmun tecellî-i İsm-i Âzamını gösteriyor. İşte, Ehadiyet-i Zâtiyeyi, Muhyî perdesi altında bir nevi gölgesini gösterdiğinden, bir sikke-i ehadiyeti taşıyor.
Hem o zîhayat, kâinatın bir misâl-i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için,
Üstadımıza âit bir Arapça metin olup, açıklamaları hemen üstteki ve alttaki paragraflardadır. Kısaca, "Her bir zerrede Onun Vâcib ve Vâhid olduğuna iki şahit bulunduğu gibi, her canlıda da Onun Ehad ve Samed olduğuna dâir iki delil vardır" şeklinde ifade edilebilir.
kâinat kadar ihtiyacâtını birden kolaylıkla küçücük daire-i hayatına yetiştirmek, Samediyet turrasını gösteriyor. Yani o hal gösteriyor ki, onun öyle bir Rabbi var ki, ona, her şeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var. Bütün eşya, Onun bir teveccühünün yerini tutamaz.
-1-
Hem o hal gösteriyor ki, onun o Rabbi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazînesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte Samediyetin gölgesini gösteren bir turrası.
Demek, herbir zîhayatta bir sikke-i Ehadiyet, bir turra-i Samediyet vardır. Evet, herbir zîhayat, hayat lisâniyle -2- okuyor. Bu iki sikkeden başka, birkaç pencere-i mühimme de var. Başka bir yerde tafsil edildiği için burada ihtisar edildi.
Mâdem şu kâinatın herbir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcibü’l-Vücudun Vahdâniyetine açıyor, zerreden tâ şemse kadar tabakàt-ı mevcudât, Zât-ı Zülcelâlin envâr-ı mârifetini ne sûretle neşrettiğini kıyas edebilirsin. İşte mârifetullahta terakkiyât-ı mâneviyenin derecâtını ve huzurun merâtibini bundan anla ve kıyas et.
BEŞİNCİ LEM’A:
Nasıl ki bir kitap, eğer yazma ve mektup olsa, onun yazmasına bir kalem kâfidir. Eğer basma ve matbû olsa, o kitâbın hurufâtı adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır; tâ o kitap tâb edilip vücud bulsun. Eğer o kitâbın bâzı harflerinde, gayet ince bir hat ile, o kitâbın ekseri yazılmış ise, Sûre-i Yâsin lâfz-ı Yâsinde yazıldığı gibi, o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri o tek harfe lâzım-tâ tâb edilsin.
Aynen öyle de, şu kitâb-ı kâinatı kalem-i kudret-i Samedâniyenin yazması ve Zât-ı Ehadiyetin mektubu desen, vücûb derecesinde bir suhûlet ve lüzum derecesinde bir mâkuliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata ve esbâba isnad etsen, imtinâ derecesinde suûbetli ve muhâl derecesinde müşkülâtlı ve hiçbir vehim kabul etmeyen hurâfâtlı şöyle bir yola gidersin ki, tabiat için herbir cüz toprakta, herbir katre suda, herbir parça havada, milyarlarca mâdenî matbaalar ve hadsiz mânevî fabrikalar bulunması lâzım; tâ ki hesapsız çiçekli, meyveli masnuâtın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Yahut her şeye muhît bir ilim, her şeye muktedir bir kuvvet onlarda kabul etmek lâzım gelir-tâ şu masnuâta hakiki masdar olabilsin.
Çünkü, toprağın ve suyun ve havanın herbir cüz’ü ekser nebâtâta menşe’ olabilir. Halbuki, herbir nebat-meyveli olsa, çiçekli olsa-teşekkülâtı o kadar muntazamdır, o kadar mevzundur, o kadar birbirinden



1 Üstada âit ifade olup, meâli üstteki paragrafın "Yani" ile başlayan son iki cümlesinde verilmiştir.
2 De ki: O Allah birdir. • O Allah’tır, Sameddir; her şey Ona muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. (İhlâs Sûresi: 1-2.)

mümtazdır, o kadar keyfiyetçe birbirinden ayrıdır ki, herbirisine yalnız ona mahsus birer ayrı mânevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır. Demek tabiat, mistarlıktan masdarlığa çıksa, herbir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmaya mecburdur. İşte bu tabiatperestlik fikrinin esâsı öyle bir hurâfâttır ki, hurâfeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkıl zanneden ehl-i dalâletin, nasıl nihayetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizam ettiklerini gör, ibret al.
Elhâsıl: Nasıl, bir kitâbın herbir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücuduna tek bir sûretle delâlet ediyor ve kendi kâtibini on kelime ile tarif eder ve çok cihetlerle gösterir-meselâ, "Benim kâtibimin hüsn-ü hattı var. Kalemi kırmızıdır, şöyledir, böyledir" der; aynen öyle de, şu kitâb-ı kebîr-i âlemin herbir harfi, kendine cirmi kadar delâlet eder ve kendi sûreti kadar gösterir. Fakat, Nakkaş-ı Ezelînin esmâsını bir kasîde kadar tarif eder ve keyfiyetleri adedince işaret parmaklarıyla o esmâyı gösterir, Müsemmâsına şehâdet eder. Demek hem kendini, hem bütün kâinatı inkâr eden safsatacı gibi ahmak, yine Sâni-i Zülcelâlin inkârına gitmemek gerektir.
ALTINCI LEM’A:
Hàlık-ı Zülcelâlin nasıl ki mahlûkatının herbir ferdinin başında ve masnuâtının herbir cüz’ünün cephesinde, ehadiyetinin sikkesini koymuştur-nasıl ki geçmiş lem’alarda bir kısmını gördün; öyle de, herbir nev’in üstünde çok sikke-i ehadiyet, herbir küll üstünde müteaddit hâtem-i Vâhidiyet, tâ mecmû-u âlem üstünde mütenevvi’ turra-i Vahdet, gayet parlak bir sûrette koymuştur. İşte pekçok sikkelerden ve hâtemlerden ve turralardan, sath-ı arz sayfasında bahar mevsiminde vaz’ edilen bir sikke, bir hâtemi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nakkaş-ı Ezelî, zeminin yüzünde yaz, bahar zamanında en az üç yüz bin nebâtât ve hayvanâtın envâını, nihayetsiz ihtilât, karışıklık içinde nihayet derecede imtiyaz ve teşhis ile ve gayet derecede intizam ve tefrik ile haşr ve neşretmesi, bahar gibi zâhir ve bâhir parlak bir sikke-i tevhiddir.
Evet, bahar mevsiminde ölmüş arzın ihyâsı içinde, üç yüz bin haşrin numûnelerini kemâl-i intizam ile icad etmek ve arzın sayfasında birbiri içinde üç yüz bin muhtelif envâın efrâdını hatâsız ve sehivsiz, galatsız, noksansız, gayet mevzun, manzum, gayet muntazam ve mükemmel bir sûrette yazmak, elbette nihayetsiz bir kudrete ve muhît bir ilme ve kâinatı idare edecek bir idareye mâlik bir Zât-ı Zülcelâlin, bir Kadîr-i Zülkemâlin ve bir Hakîm-i Zülcemâlin sikke-i mahsusası olduğunu zerre miktar şuuru bulunanın derk etmesi lâzım gelir. Kur’ân-ı Hakîm ferman ediyor ki:

Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kàdirdir. (Rum Sûresi: 50.)
Evet, zeminin diriltilmesinde, üç yüz bin haşrin numûnelerini, birkaç gün zarfında yapan, gösteren Kudret-i Fâtıraya, elbette insanın haşri, ona göre kolay gelir. Meselâ, Gelincik Dağını ve Süphan Dağını bir işaretle kaldıran bir zât-ı mu’ciznümâya, "Şu dereden yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?" denilir mi? Öyle de, gök ve dağ ve yeri altı günde icad eden ve onları vakit bevakit doldurup boşaltan bir Kadîr-i Hakîme, bir Kerîm-i Rahîme, "Ebed tarafından ihzâr edilip serilmiş, kendi ziyâfetine gidecek yolumuzu seddeden şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir misin?" İstib’âd sûretinde söylenir mi?
Şu zeminin yüzünde yaz zamanında bir sikke-i tevhidi gördün. Şimdi bak; gayet Basîrâne ve Hakîmâne, zeminin yüzündeki, şu tasarrufât-ı azîme-i bahariye üstünde bir hâtem-i Vâhidiyet gayet âşikâre görünüyor. Çünkü şu icraat, bir vüsat-i mutlaka içinde ve o vüsatle beraber bir sürat-i mutlaka ile ve o sürat ile beraber bir sehâvet-i mutlaka içinde görünen intizam-ı mutlak ve kemâl-i hüsn-ü sanat ve mükemmeliyet-i hilkat öyle bir hâtemdir ki, gayr-i mütenâhî bir ilim ve nihayetsiz bir kudret sahibi ona sahip olabilir.
Evet, görüyoruz ki, bütün yeryüzünde bir vüsat-i mutlaka içinde bir icad, bir tasarruf, bir faaliyet var. Hem, o vüsat içinde bir sürat-i mutlaka ile işleniyor. Hem, o sürat ve vüsatle beraber, teksir-i efradda bir sehâvet-i mutlaka görünüyor. Hem, o sehâvet ve vüsat ve süratle beraber, bir suhûlet-i mutlaka görünüyor. Hem, o sahâvet ve suhûlet ve sürat ve vüsatle beraber, her bir nevide, her bir ferdde görünen bir intizam-ı mutlak ve gayet mümtaz bir hüsn-ü sanat ve nihayet ihtilât içinde bir imtiyâz-ı etemm ve gayet mebzûliyet içinde gayet kıymettar eserler ve gayet geniş daire içinde tam bir muvâfakat ve gayet suhûlet içinde gayet san’atkârâne bedîaları icad etmek, bir anda, her yerde, bir tarzda, her ferdde bir sanat-ı hârika, bir faaliyet-i mu’ciznümâ göstermek, elbette ve elbette öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hâzır, nâzırdır. Hiçbir şey Ondan gizlenmediği gibi, hiçbir şey Ona ağır gelmez; zerrelerle yıldızlar, Onun kudretine nisbeten müsâvidirler.
Meselâ, o Rahîm-i Zülcemâlin bâğistân-ı kereminden, mu’cizâtının salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım; yüz elli beş çıktı. Bir salkımın dânesini saydım; yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: "Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, dâim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurup tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifâyet edecek. Halbuki, bâzan az bir rutûbet ancak eline geçer. İşte bu işi yapan, her şeye kàdir olmak lâzım gelir.

Sanatında akılların hayrete düştüğü Allah, her türlü kusur ve noksandan uzaktır.