Birinci Mevkıfın Küçük Bir Zeyli Devamı
Üçüncü Maksad
Umum ehl-i dalâletin vekili, ikinci suâline
Hâşiye karşı, katî ve muknî ve mülzim cevabı aldıktan sonra, şöyle üçüncü bir suâl ediyor, diyor ki:
"Kur’ân’da, -1- -2- gibi kelimât, başka hàlıklar, râhimler bulunduğunu iş’âr eder. Hem diyorsunuz ki, ’Hàlık-ı âlemin, nihayetsiz kemâlâtı var. Bütün enva-ı kemâlâtın en nihayet mertebelerini câmi’dir.’ Halbuki eşyanın kemâlâtı, ezdâd ile bilinir. Elem olmazsa, lezzet bir kemâl olmaz. Zulmet olmazsa, ziyâ tahakkuk etmez. Firâk olmazsa, visâl lezzet vermez ve hâkezâ."
Elcevap:
Birinci şıkka Beş İşaret ile cevap veririz:
BİRİNCİ İŞARET:
Kur’ân baştan başa tevhidi ispat ettiği ve gösterdiği için, bir delil-i katîdir ki; Kur’ân-ı Hakîmin o nevi kelimeleri sizin fehmettiğiniz gibi değildir. Belki, Ahsenü’l-Hàlıkîn demesi, "Hàlıkıyet mertebelerinin en ahsenindedir" demektir ki, başka hàlık bulunduğuna hiç delâleti yok. Belki, hàlıkıyetin, sâir sıfatlar gibi, çok merâtibi var. Ahsenü’l-Hàlıkîn demek, "Merâtib-i Hàlıkıyetin en güzel, en müntehâ mertebesinde bir Hàlık-ı Zülcelâldir" demektir.
İKİNCİ İŞARET:
Ahsenü’l-Hàlıkîn gibi tâbirler, hàlıkların taaddüdüne bakmıyor; belki, mahlûkıyetin envaına bakıyor. Yani, "Herşeyi, herşeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede halk eder bir Hàlıktır." Nasıl ki, şu mânâyı, -3- gibi âyetler ifade eder.
ÜÇÜNCÜ İŞARET:
Ahsenü’l-Hàlıkîn, Allahü Ekber, Hayrü’l-Fâsılîn, Hayrü’l-Muhsinîn gibi tâbirâttaki muvâzene, Cenâb-ı Hakkın vâki’deki sıfât ve ef’âli, sâir o sıfât ve ef’âlin numûnelerine mâlik olanlarla muvâzene ve tafdil değildir. Çünkü, bütün kâinatta cin ve ins ve melekte olan kemâlât, Onun kemâline nisbeten zayıf bir gölgedir. Nasıl muvâzeneye gelebilir? Belki muvâzene, insanların ve bâhusus ehl-i gafletin nazarına göredir.
Meselâ, nasıl ki bir nefer, onbaşısına karşı kemâl-i itaat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan görüyor; padişahı az düşünür. Onu düşünse de yine teşekkürâtını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir nefere karşı denilir: "Yâhu, padişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et." Şimdi şu söz, vâki’deki padişahın haşmetli hakiki kumandanlığıyla, onbaşısının cüz’î, sûrî kumandanlığını muvâzene değil. Çünkü, o muvâzene ve tafdil,

Hâşiye
İkinci Maksadın başındaki suâl demektir. Yoksa hâtimenin âhirindeki bu küçücük suâl değildir


1 A’râf Sûresi: 151; Yûsuf Sûresi: 64, 91; Enbiyâ Sûresi: 83; Mü’minûn Sûresi: 109, 118.
2 Mü’minûn Sûresi: 31; Saffât Sûresi: 125.
3 O herşeyi en güzel şekilde yarattı. (Secde Sûresi: 7.)
mânâsızdır. Belki, neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibâtına göredir ki; onbaşısını tercih eder, teşekkürâtını ona verir, yalnız onu sever.
İşte bunun gibi, hàlık ve mün’im tevehhüm olunan zâhirî esbâb, ehl-i gafletin nazarında Mün’im-i Hakîkîye perde olur. Ehl-i gaflet onlara yapışır, ni’met ve ihsanı onlardan bilir; medih ve senâlarını, onlara verir. Kur’ân der ki: "Cenâb-ı Hak, daha büyüktür, daha güzel bir Hàlıktır, daha iyi bir Muhsîndir; Ona bakınız, Ona teşekkür ediniz."
DÖRDÜNCÜ İŞARET:
Muvâzene ve tafdil, vâki’ mevcudlar içinde olduğu gibi, imkânî, hattâ farazî eşyalar içinde dahi olabilir. Nasıl ki ekser mahiyetlerde, müteaddit merâtib bulunur. Öyle de, esmâ-i İlâhiye ve Sıfât-ı Kudsiyenin mahiyetlerinde de, akıl itibâriyle hadsiz merâtib bulunabilir. Halbuki Cenâb-ı Hak, o sıfât ve esmânın mümkîn ve mutasavver bütün merâtibinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinat, kemâlâtıyla bu hakikate şâhiddir. -1-, bütün esmâsını ahseniyet ile tavsif, şu mânâyı ifade ediyor.
BEŞİNCİ İŞARET:
Şu muvâzene ve müfâdale; Cenâb-ı Hakkın, mâsivaya mukabil değil, belki iki nevi tecelliyât ile sıfâtı var.
Biri: Vâhidiyet sırrıyla ve vesâit ve esbâb perdesi altında ve bir kanun-u umumi sûretinde tasarrufâtıdır.
İkincisi: Ehadiyet sırrıyla, perdesiz, doğrudan doğruya, hususi bir teveccüh ile tasarruftur.
İşte, ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyâsı ise, vesâit ve esbâbın mezâhiriyle görünen âsâr-ı ihsanından ve icad ve kibriyâsından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir, demektir. Meselâ, nasıl bir padişahın-fakat velî bir padişahın-ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup, bütün hüküm ve icraat onun elinde farz ediyoruz. O padişahın tasarrufât ve icraatı iki çeşittir:
Birisi, umumi bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların sûretinde ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği icraatlardır.
İkincisi, umumi kanunla değil ve zâhirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsanât-ı şâhânesi ve icraatı; daha güzel, daha yüksek denilebilir.
Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Hàlık-ı Kâinat, çendan vesâit ve esbâbı icraatına perde yapmış, haşmet-i rubûbiyetini göstermiş. Fakat, ibâdının kalbinde hususi bir telefon bırakmış ki, esbâbı arkada bırakıp, doğrudan doğruya Ona teveccüh etmek için, ubûdiyet-i hâssa ile mükellef edip, -2- deyiniz diye, kâinattan yüzlerini Kendine çevirir.

1 En güzel isimler Onundur. (Haşir Sûresi: 24.)
2 Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz. (Fâtiha Sûresi: 5.)
İşte, Ahsenü’l-Hàlıkîn, Erhamü’r-Râhimîn, Allahü ekber maânîsi, şu mânâya da bakıyor.
Vekilin ikinci şık suâline Beş Remiz ile cevaptır:
BİRİNCİ REMİZ:

Suâlde diyor ki: "Birşeyin zıddı olmazsa, o şeyin nasıl kemâli olabilir?"
Elcevap: Şu suâl sahibi, hakiki kemâli bilmiyor; yalnız nisbî bir kemâl zannediyor. Halbuki, gayra bakan ve gayra nisbeten hâsıl olan meziyetler, fazîletler, tefevvuklar hakiki değiller, nisbîdirler; zayıftırlar. Eğer gayr, nazardan sâkıt olsalar, onlar da sukut ederler. Meselâ, sıcaklığın nisbî lezzeti ve fazîleti, soğuğun tesiri iledir; yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin tesiri iledir. Onlar gitse, bunlar da azalır.
Halbuki, hakiki lezzet ve muhabbet ve kemâl ve fazîlet odur ki, gayrın tasavvuruna binâ edilmesin, zâtında bulunsun ve bizzat bir hakikat-i mukarrere olsun. Lezzet-i vücud ve lezzet-i hayat ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i mârifet ve lezzet-i imân ve lezzet-i bekà ve lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nur ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü sûret ve kemâl-i zât ve kemâl-i sıfât ve kemâl-i ef’âl gibi bizzat meziyetler, gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül etmez.
İşte Sâni-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hàlık-ı Zülkemâlin bütün kemâlâtı, hakikiyedir, Zâtiyedir; gayr ve mâsivâ, ona tesir etmez, yalnız mezâhir olabilirler.
İKİNCİ REMİZ:
Seyyid Şerif-i Cürcânî, Şerhü’l-Mevâkıf’ta demiş ki, "Sebeb-i muhabbet ya lezzet veya menfaat, ya müşâkelet (yani meyl-i cinsiyet), ya kemâldir. Çünkü, kemâl mahbub-u lizâtihîdir." Yani, ne şeyi seversen; ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşâkele-i cinsiye için, ya kemâl olduğu için seversin. Eğer kemâl ise, başka bir sebep, bir garaz lâzım değil. O, bizzat sevilir. Meselâ, eski zamanda sahib-i kemâlât insanları herkes sever onlara karşı hiçbir alâka olmadığı halde istihsankârâne muhabbet edilir.
İşte, Cenâb-ı Hakkın bütün kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâsının bütün merâtibleri ve bütün fazîletleri, hakiki kemâlât olduklarından, bizzat sevilirler; "mahbubetü’n-lizâtihâ"dırlar. Mahbub-u bilhak ve habîb-i hakiki olan Zât-ı Zülcelâl, hakiki olan kemâlâtını ve sıfât ve esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder. Hem, o kemâlâtın mazharları, aynaları olan san’atını ve masnuâtını ve mahlûkatının mehâsinini sever, muhabbet eder; enbiyâsını ve evliyâsını, hususan Seyyidü’l-Mürselîn ve Sultanü’l-Evliyâ olan Habîb-i Ekremini sever. Yani, Kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin aynası olan Habîbini sever; ve Kendi esmâsını sevmesiyle o esmânın mazhar-ı câmii ve zîşuuru olan o Habîbini ve ihvânını sever; ve san’atını sevmesiyle, o san’atın dellâl ve teşhircisi olan o Habîbini ve emsâlini sever; ve masnuâtını sevmesiyle, o masnuâta karşı, "Mâşaallah, bârekâllah, ne kadar

güzel yapılmışlar!" diyen ve takdir eden ve istihsan eden o Habîbini ve onun arkasında olanları sever; ve mahlûkatının mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin-i ahlâkın umumunu câmi’ olan o Habîb-i Ekremini ve onun etbâ ve ihvânını sever, muhabbet eder.
ÜÇÜNCÜ REMİZ:

Umum kâinattaki umum kemâlât, bir Zât-ı Zülcelâlin kemâlinin âyâtıdır ve cemâlinin işârâtıdır; belki hakiki kemâline nisbeten, bütün kâinattaki hüsün ve kemâl ve cemâl, zayıf bir gölgedir. Şu hakikatin beş hüccetine icmâlen işaret ederiz.
• Birinci hüccet: Nasıl ki mükemmel, muhteşem, münakkaş, müzeyyen bir saray, mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder; ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o nakkaşlık, bizzarûre mükemmel bir fâile, bir ustaya, bir mühendise ve "nakkaş ve musavvir" gibi ünvan ve isimleriyle beraber delâlet eder; ve mükemmel o isimler dahi, şüphesiz o ustanın mükemmel, san’atkârâne sıfatına delâlet eder; ve o kemâl-i san’at ve sıfat, bilbedâhe o ustanın kemâl-i istidadına ve kabiliyetine delâlet eder; ve o kemâl-i istidad ve kabiliyet, bizzarûre o ustanın kemâl-i zâtına ve ulviyet-i mahiyetine delâlet eder.
Aynen öyle de, şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser, bilbedâhe gayet kemâldeki ef’âle delâlet eder. Çünkü, eserdeki kemâlât, o ef’âlin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir.
Kemâl-i ef’âl ise, bizzarûre bir fâil-i mükemmele ve o fâilin kemâl-i esmâsına, yani âsâra nisbeten, Müdebbir, Musavvir, Hakîm, Rahîm, Müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder.
İsimlerin ve ünvanların kemâli ise, şeksiz, şüphesiz, o fâilin kemâl-i evsâfına delâlet eder. Zîrâ, sıfat mükemmel olmazsa sıfattan neş’et eden isimler, ünvanlar mükemmel olamaz.
Ve o evsâfın kemâli, bilbedâhe şuûnât-ı zâtiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü, sıfatın mebde’leri, o şuûn-u zâtiyedir. Ve şuûn-u zâtiyenin kemâli ise, biilmelyakîn, zât-ı zîşuûnun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki, o kemâlin ziyâsı, şuûn ve sıfât ve esmâ ve ef’âl ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.
İşte şu derece hakiki kemâlât-ı zâtiyenin bürhan-ı katî ile vücudu sabit olduktan sonra, gayra bakan ve emsâl ve ezdâda tefevvuk cihetiyle olan nisbî kemâlâtın ne ehemmiyeti kalır, ne derece sönük düşer, anlarsın.
• İkinci hüccet:
Şu kâinata nazar-ı ibretle bakıldığı vakit, vicdan ve kalb, bir hads-i sâdıkla hisseder ki; şu kâinatı bu derece güzelleştiren ve süslendiren ve enva-ı mehâsin ile tezyin edenin, nihayet derecede bir cemâl ve kemâlâtı vardır ki, şöyle yapıyor.
• Üçüncü hüccet: Mâlûmdur ki, mevzun ve muntazam ve mükemmel ve güzel san’atlar, gayet güzel bir programa istinad eder. Mükemmel ve güzel bir program ise, mükemmel ve güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kabiliyet-i ruhiyeye

delâlet eder. Demek, ruhun mânevî güzelliğidir ki, ilim vâsıtasıyla san’atında tezâhür ediyor.
İşte, şu kâinat, hadsiz mehâsin-i maddiyesiyle, bir mânevî ve ilmî mehâsinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve mânevî mehâsin ve kemâlât, elbette hadsiz bir sermedî hüsün ve cemâlin ve kemâlin cilveleridir.
• Dördüncü hüccet:
Mâlûmdur ki, ziyâyı verenin ziyâdar olması lâzım; tenvir edenin nurânî olması gerek; ihsan, gınâdan gelir; lûtuf, latîften zuhur eder. Mâdem öyledir; kâinata bu kadar hüsün ve cemâl vermek ve mevcudâta muhtelif kemâlât vermek, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir cemâl-i sermedîyi gösterirler.
Mâdem mevcudât, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi kemâlâtın lem’alarıyla parlar geçer. O nehir güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudât dahi hüsün ve cemâl ve kemâlin lem’alarıyla muvakkaten parlar, gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem’aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki, cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil, belki bir güneşin ziyâsının güzellikleri, cilveleridir; öyle de, şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehâsin ve kemâlât, bir Şems-i Sermedînin lemeât-ı cemâl-i esmâsıdır.

• Beşinci hüccet:
Mâlûmdur ki, üç dört muhtelif yoldan gelenler, aynı bir hâdiseyi söyleseler, yakîni ifade eden tevâtür derecesinde o hâdisenin katî vukuuna delâlet eder. İşte, meşrebce ve meslekçe ve istidadca ve asırca gayet muhtelif ayrı ayrı bütün muhakkikînin muhtelif tabakàtından ve evliyânın muhtelif turùklarından ve asfiyânın muhtelif mesleklerinden ve hükemâ-i hakikiyenin muhtelif mezheblerinden olan bütün ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ve müşâhede, keşif ve zevk ve şuhud ile ittifak etmişler ki; kâinat mezâhirinde ve mevcudât aynalarında görülen mehâsin ve kemâlât, birtek Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun tecelliyât-ı kemâlidir ve cilve-i cemâl-i esmâsıdır.
İşte bunların icmâı, sarsılmaz bir hüccet-i kàtıadır.
Tahmin ederim ki, şu Remizde, ehl-i dalâletin vekili işitmemek için kulağını kapayıp kaçmaya mecburdur. Zâten zulmetli kafaları, huffâş misillü, bu nurları görmeye tahammül edemezler. Öyle ise, bundan sonra onları, pek de nazara almayacağız.

Evet, tecellî ve feyiz devam etmesine rağmen aynaların fenâya gitmesi, mevcudâtın yok olması, görünen cemâlin aynaların malı olmadığına en açık delillerdendir; Vâcibü’l-Vücudun, Bâkî-i Vedûdun cemâl-i mücerredine ve tazelenen ihsanına en açık bürhanıdır.
DÖRDÜNCÜ REMİZ:
Birşeyin lezzeti, hüsnü, cemâlî, emsâl ve ezdâdına bakmaktan ziyâde, mazharlarına bakarlar. Meselâ kerem, güzel ve hoş bir sıfattır; kerîm olan zât, başka mükrimlere tefevvuk cihetiyle aldığı lezzet-i nisbiyeden bin defa daha hoş bir lezzeti, ikram ettiği adamların telezzüzleriyle, ferahlarıyla alır. Hem, bir şefkat ve merhamet sahibi, şefkat ettiği mahlûkların istirahatleri derecesinde hakiki bir lezzet alır. Meselâ, bir vâlidenin evlâdının mesûdiyetlerinden ve istirahatlerinden, şefkat vâsıtasıyla aldığı lezzet, o derece kuvvetlidir ki, onların rahatı için ruhunu fedâ eder derecesine getirir. Hattâ o şefkatin lezzeti, tavuğu, civcivlerini himâye etmek için, arslana saldırtır.
İşte, mâdem evsâf-ı âliyedeki hakiki lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikàtına bakıyor; elbette Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Cennet-i bâkiyede nihayetsiz enva-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena’umlarına ve ferahlarına göre, o Zât-ı Rahmânirrahîm, Ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi, Ona lâyık şuûnâtla tâbir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. "Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesrûriyet-i kudsiye" tâbir edilen, izn-i şer’î olmadığından yâd edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudât mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesrûriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde ispat etmişiz. O mânâların birer lem’asına bakmak istersen, gelecek temsilâtın dürbünü ile bak:
• Meselâ, nasıl ki sehâvetli, âlicenap, müşfik bir zât, güzel bir ziyâfeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukarânın minnettarâne tenâ’umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnûniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider; anlarsın.
İşte, küçücük bir sofranın hakiki mâliki olmayan ve bir tevzîât memuru hükmünde olan bir insanın mesrûriyeti böyle ise; cin ve insi ve hayvanâtı fezâ-i âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz enva-ı mat’umâtı câmi’ bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nevinde o ziyâfete dâvet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün enva-ı lezâizi câmi’, sermedî, ebedî bir dâr-ı bekàda Cennetleri, herbirisini birer sofra-i ni’met ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi’ bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakiki yemek için ziyâfet açan bir Rahmân-ı Rahîme âit ve tâbirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyas edebilirsin.

• Hem meselâ, mâhir bir san’atperver, maharetini göstermeyi sever bir usta, güzel, plâksız konuşan fonoğraf gibi bir san’atı icad ettikten sonra, onu kurup tecrübe ediyor; gösteriyor. O san’atkârın düşündüğü ve istediği neticeleri en mükemmel bir tarzda gösterse, onun mûcidi ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun olur, ne derece hoşuna gider; kendi kendine "Bârekâllah" der.
İşte, küçücük bir insan, icadsız, sırf sûrî bir san’atçığı ile, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle böyle memnun olsa; acaba bir Sâni-i Zülcelâl, koca kâinatı bir mûsıkî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbânî ve bir mûsıkà-i İlâhî tarzında yapmış ki; hikmet-i beşer, o san’at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor. İşte bütün o masnuât, bütün onlardan matlûb neticeleri nihayet derecede ve gayet güzel bir sûrette gösterdiklerinden ve ibâdât-ı mahsusa ve tesbihât-ı hususiye ve tahiyyât-ı muayyene ile tâbir edilen evâmir-i tekviniyeye karşı onların itaatleri ve onlardan matlûb olan makàsıd-ı Rabbâniyenin husûlünden hâsıl olan ve iftihar ve memnuniyet ve ferahla, tâbir edemediğimiz maânî-i mukaddese ve şuûn-u münezzeh, o derece âlî ve mukaddestir ki; bütün ukùl-ü beşer ittihad edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihâta edemez.
• Hem meselâ, adâletperver, ihkàk-ı hakkı sever ve ondan zevk alır bir hâkim, mazlumların haklarını vermekten ve mazlumların teşekkürlerinden ve zâlimleri tecziye etmekle, mazlumların intikamlarını almaktan nasıl memnun olur, bir zevk alır. İşte, Hakîm-i Mutlak ve âdil-i Bilhak ve Kahhâr-ı Zülcelâl, değil yalnız cin ve inste, belki bütün mevcudâtta ihkàk-ı haktan, yani, herşeye hakk-ı vücudu ve hakk-ı hayatı vermekten ve vücud ve hayatını mütecâvizlerden muhâfaza etmekten ve dehşetli mevcudları tecavüzlerden tevkif ve durdurmaktan, hususan mahşerde ve dâr-ı âhirette cin ve insin muhâkemesinden başka, bütün zîhayata karşı tecellî-i kübrâ-i adl ve hikmetten gelen maânî-i mukaddeseyi kıyas edebilirsin.
İşte şu üç misâl gibi, bin bir esmâ-i İlâhiyenin herbirinde pekçok tabakàt-ı hüsün ve cemâl ve fazl ve kemâl bulunduğu gibi, pekçok merâtib-i muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriyâ vardır. İşte bundandır ki, Vedûd ismine mazhar olan muhakkikîn-i evliyâ, "Bütün kâinatın mâyesi, muhabbettir. Bütün mevcudâtın harekâtı, muhabbetledir. Bütün mevcudâttaki incizab ve cezbe ve câzibe kanunları, muhabbettendir" demişler. Onlardan birisi demiş:

Yani, muhabbet-i İlâhiyenin tecellîsinde ve o şarâb-ı muhabbetten herkes istidadına göre mesttir. Mâlûmdur ki, her kalb, kendine ihsan edeni sever ve hakiki

kemâle muhabbet eder ve ulvî cemâle meftun olur. Kendiyle beraber, sevdiği ve şefkat ettiği zâtlara dahi ihsan edeni, daha pekçok sever. Acaba, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, herbir isminde binler ihsan defîneleri bulunan ve bütün sevdiklerimizi ihsanâtıyla mes’ud eden ve binler kemâlâtın menbaı olan ve binler tabakàt-ı cemâlin medârı olan, bin bir esmâsının müsemmâsı olan Cemîl-i Zülcelâl, Mahbub-u Zülkemâl, ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve bütün kâinat Onun muhabbetiyle mest ve sergerdan olmasının şâyeste bulunduğu anlaşılmaz mı?
İşte şu sırdandır ki, Vedûd ismine mazhar bir kısım evliyâ, "Cenneti istemiyoruz; bir lem’a-i muhabbet-i İlâhiye, ebeden bize kâfidir" demişler.
Hem ondandır ki, hadîste geldiği gibi, "Cennette bir dakika rü’yet-i cemâl-i İlâhî, bütün Cennet lezâizine fâiktir."
İşte şu nihayetsiz kemâlât-ı muhabbet, vâhidiyet ve ehadiyet dairesinde Zât-ı Zülcelâlin Kendi esmâ ve mahlûkatıyla hâsıl olur. Demek, o daire haricinde tevehhüm olunan kemâlât, kemâlât değildir.
BEŞİNCİ REMİZ:

Beş Noktadır.
• Birinci Nokta: Ehl-i dalâletin vekili der ki: "Ehâdisinizde, dünya tel’in edilmiş; cîfe ismiyle yâd edilmiş. Hem, bütün ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat, dünyayı tahkir ediyorlar; "Fenadır, pistir" diyorlar. Halbuki, sen bütün kemâlât-ı İlâhiyeye medâr ve hüccet, onu gösteriyorsun ve âşıkàne ondan bahsediyorsun."
Elcevap:
Dünyanın üç yüzü var.
Birinci yüzü, Cenâb-ı Hakkın esmâsına bakar; onların nukuşunu gösterir, mânâ-i harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedâniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir; nefrete değil, aşka lâyıktır.
İkinci yüzü, âhirete bakar; âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir; tahkire değil, muhabbete lâyıktır.
Üçüncü yüzü, insanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fânîdir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte, hadîste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir.
Kur’ân-ı Hakîmin kâinattan ve mevcudâttan ehemmiyetkârâne, istihsankârâne bahsi ise, evvelki iki yüze bakar. Sahabelerin ve sâir ehlullâhın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir.
Şimdi, dünyayı tahkir edenler dört sınıftır.
Birincisi, ehl-i mârifettir ki, Cenâb-ı Hakkın mârifetine ve muhabbet ve ibâdetine sed çektiği için tahkir eder.

İkincisi, ehl-i âhirettir ki; ya dünyanın zarûrî işleri onları amel-i uhrevîden men ettiği için, veyahut şuhud derecesinde imân ile Cennetin kemâlât ve mehâsinine nisbeten dünyayı çirkin görür. Evet, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâma güzel bir adam nispet edilse, yine çirkin göründüğü gibi; dünyanın ne kadar kıymettar mehâsini varsa, Cennetin mehâsinine nispet edilse, hiç hükmündedir.
Üçüncüsü, dünyayı tahkir eder; çünkü, eline geçmez. Şu tahkir, dünyanın nefretinden gelmiyor, muhabbetinden ileri geliyor.
Dördüncüsü, dünyayı tahkir eder; zîrâ, dünya eline geçiyor, fakat durmuyor, gidiyor. O da kızıyor. Teselli bulmak için tahkir eder, "Pistir" der. Şu tahkir ise, o da dünyanın muhabbetinden ileri geliyor. Halbuki, makbul tahkir odur ki, hubb-u âhiretten ve Mârifetullâhın muhabbetinden ileri gelir.
Demek, makbul tahkir, evvelki iki kısımdır. Cenâb-ı Hak, bizi onlardan yapsın.

Peygamberlerin Efendisi hürmetine duâmızı kabul etsin.