Sözler-31.Söz
Otuz Üç Penceredir
Bir cihette Otuz Üçüncü Mektub ve bir cihette Otuz Üçüncü Söz


Suâl: Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücûb ve vahdâniyet-i İlâhiye ve evsaf ve şuûnât-ı Rabbâniyeye âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini mücmel ve kısa bir sûrette beyânlarını isteriz. Çünkü, münkirler pek ileri gittiler. "Ne vakte kadar [O [Allah] her şeye kâdirdir. (Mülk Sûresi: 1; v.d.)] deyip, elimizi kaldıracağız" diyorlar.
Elcevap: Yazılan bütün otuz üç adet Sözler o âyetin denizinden ve ifâza ettiği hakikat bahrinden otuz üç katredir; onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik, yalnız o denizden bir katrenin reşehâtına işaret nevinden, şöyle deriz ki:


Meselâ, nasıl ki bir zât-ı mu’ciznümâ büyük bir saray yapmak istese, evvelâ temellerini, esaslarını muntazaman, hikmetle vaz’ eder ve ilerideki neticelerine ve gàyelerine muvâfık bir tarzda tertib eder. Sonra menzillere, kısımlara maharetle
tefrik ve tafsil ediyor; sonra, o menzilleri tanzim ve tertib ediyor; sonra, nukuşlarla tezyin ediyor; sonra, elektrik lâmbalarıyla tenvir ediyor; sonra, o muhteşem ve müzeyyen sarayda maharetini, ihsanâtını tecdid etmek için herbir tabakada yeni yeni icâdlar, tebdiller, tahviller yapıyor. Sonra, herbir menzilde kendi makamına merbut bir telefon rabt edip, birer pencere açarak, herbirinden onun makamı görünür.
Aynen öyle de, , Sâni-i Zülcelâl, Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem gibi bin bir Esmâ-i Kudsiye ile müsemmâ Fâtır-ı Bîmisâl, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin icâdını irâde etti. Altı günde o sarayın, o şecerenin esasâtını, desâtir-i hikmet ve kavânîn-i ilm-i ezelîsi ile vaz’ etti. Sonra, ulvî ve süflî tabakàta ve dallara ayırıp, kazâ ve kader desâtiri ile tafsil ve tasvir etti. Sonra, her mahlûkatın her tâifesini ve her tabakasını sun’ ve inâyet düsturu ile tanzim etti. Sonra, herşeyi, herbir âlemi ona lâyık bir tarzda, meselâ semâyı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi süslendirip tezyin etti. Sonra, o kavânîn-i külliye ve desâtir-i umumiye meydanlarında esmâlarını tecellî ettirip tenvir etti. Sonra, bu kanun-u küllînin tazyikinden feryad eden ferdlere Rahmânü’r-Rahîm isimlerini hususi bir sûrette imdada yetiştirdi. Demek, o küllî ve umumi desâtiri içinde, hususi ihsanâtı, hususi imdadları, hususi cilveleri var ki; herşey, her vakit, her hâceti için Ondan istimdâd eder, Ona bakabilir.
Sonra, her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her tâifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek, yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış.
Şimdi, şu hadsiz pencerelerden, elbette. haddimizin fevkınde olarak bahse girişemeyeceğiz. Onları ilm-i muhît-i İlâhîye havale edip, yalnız âyât-ı Kur’âniyenin lemeâtı olan otuz üç pencereyi Otuz Üçüncü Sözün Otuz Üçüncü Mektubunun, namazdan sonraki tesbihâtın otuz üç aded-i mübârekine muvâfık olmak için, Otuz Üç Pencereye icmâlî ve muhtasar bir sûrette işaret edip, izahını sâir Sözlere havale ederiz.
Birinci Pencere
Bilmüşâhede görüyoruz ki, bütün eşya, hususan zîhayat olanların pekçok muhtelif hâcâtı ve pekçok mütenevvi’ metâlibi vardır. O matlabları, o hâcetleri ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münâsip ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki, o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz.
Sen kendine bak: Zâhirî ve bâtınî hasselerin ve onların levâzımâtı gibi, elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer Vücûb-u Vâcibe şehâdet ve
Ramazan hilâli ve bayram hilâli arasından.
ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmûasıyla, güneşin ziyâsı güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcibü’l-Vücudu, bir Vâhid-i Ehadi, hem gayet Kerîm, Rahîm, Mürebbî, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.
Şimdi ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gàfil! Bu faaliyet-i hakîmâneyi, basîrâneyi, rahîmâneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz, câmid esbâbla mı izah edebilirsin?
İkinci Pencere
Eşya, vücud ve teşahhusâtlarında, nihayetsiz imkânât yolları içinde mütereddit, mütehayyir, şekilsiz bir sûrette iken birden bire gayet muntazam, hakîmâne öyle bir teşahhus vechi veriliyor ki; meselâ, herbir insanın yüzünde bütün ebnâ-i cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i fârika o küçük yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygularıyla kemâl-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz, gayet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu ispat eder. Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni-i Hakîmin vücuduna şehâdet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmûasıyla izhâr ettikleri o sikke bütün eşyanın Hàlıkına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.
Ey münkir! Hiçbir cihetle kàbil-i taklid olmayan şu sikkeleri ve mecmûundaki parlak sikke-i Samediyeti hangi tezgâha havale edebilirsin?
Üçüncü Pencere
Zeminin yüzünde dört yüz bin muhtelif tâifeden Hâşiye ibaret olan bütün hayvanât ve nebâtât envaının ordusu, bilmüşâhede, ayrı ayrı erzakları, sûretleri, silâhları, libasları, tâlimâtları, terhisâtları kemâl-i mîzan ve intizamla, hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak, bir sûrette tedbîr ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki, hiçbir şüphe kabul etmez, güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehaddir. Hadsiz bir kudret ve muhît bir ilim ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın. Çünkü, şu birbiri içinde girift olan envaları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan
birisine karışsa, elbette karıştıracak. Halbuki, sırrı ile, hiçbir karışık alâmeti yoktur. Demek ki, hiçbir parmak karışamıyor.
Dördüncü Pencere
İstidad lisâniyle bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisâniyle bütün hayvanlar tarafından ve lisân-ı ıztırârıyla bütün muztarlar tarafından edilen duâların makbuliyetidir.
İşte, bu nihayetsiz duâların bilmüşâhede kabul ve icâbeti, herbiri vücûba ve vahdete şehâdet ve işaret ettikleri gibi, mecmûu büyük bir mikyasta, bilbedâhe, bir Hàlık-ı Rahîm ve Kerîm ve Mucîb’e delâlet eder ve baktırır.
Beşinci Pencere
Görüyoruz ki, eşya, hususan zîhayat olanlar, def’î gibi, âni bir zamanda vücuda gelir. Halbuki, def’î ve âni bir sûrette basit bir maddeden çıkan şeyler gayet basit, şekilsiz, san’atsız olması lâzım gelirken, çok maharete muhtaç bir hüsn-ü san’atta, çok zamana muhtaç ihtimamkârâne nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acîb san’atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir sûrette halk olunuyorlar.
İşte, bu def’î ve âni bir sûrette, bu hârika san’at ve güzel heyet, herbiri bir Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücuduna şehâdet ve vahdet-i rubûbiyetine işaret ettikleri gibi, mecmûu gayet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcibü’l-Vücudu gösterir.
Şimdi, ey sersem münkir! Haydi, bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz, cahil tabiatla mı? Veyahut hadsiz derece hatâ ederek, o Sâni-i Mukaddese tabiat ismini verip, Onun mu’cizât-ı kudretini o tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip bin derece muhâli birden irtikâb etmek mi istersin?
Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyormusun? (Mülk Suresi: 3.) Altıncı Pencere



Şu âyet, vücûb ve vahdeti gösterdiği gibi, bir İsm-i âzamı gösteren gayet büyük bir penceredir. İşte şu âyetin hulâsatü’l-hulâsası şudur ki:
Kâinatın ulvî ve süflî tabakàtındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisânla birtek neticeyi, yani birtek Sâni-i Hakîmin rubûbiyetini gösteriyorlar. Şöyle ki:
Nasıl, göklerde, hattâ kozmoğrafyanın itirafıyla dahi, gayet büyük neticeler için gayet muntazam hareketler bir Kadîr-i Zülcelâlin vücud ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir; öyle de, zeminde, bilmüşâhede, hattâ coğrafyanın şehâdetiyle ve ikrarıyla, gayet büyük maslahatlar için, mevsimlerdeki gibi gayet muntazam tahavvülâtlar dahi aynı o Kadîr-i Zülcelâlin vücûb-u vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem, nasıl berrde ve bahirde kemâl-i rahmetle rızıkları verilen ve kemâl-i hikmetle muhtelif şekiller giydirilen ve kemâl-i rubûbiyetle türlü türlü duygular ile teçhiz edilen bütün hayvanât, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelâlin vücûbuna şehâdet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmûasıyla gayet geniş bir mikyasta azamet-i ulûhiyetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir; öyle de, bağlardaki muntazam nebâtât ve nebâtâtın gösterdikleri müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine o Sâni-i Hakîmin vücûbuna şehâdet ve vahdetine işaret etmekle beraber, külliyetleriyle gayet şâşaalı bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgarları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boynun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için Allah’ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine işaret eden nice deliller vardır. (Bakara Suresi: 164.)
Hem, nasıl cevv-i semâdaki bulutlardan mühim hikmetler ve gàyeler ve lüzûmlu faydalar ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni-i Hakîmin vücûbunu ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir; öyle de, zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki mâdenlerin ayrı ayrı hâsiyetleriyle beraber, ayrı ayrı maslahatlar için ihzâr ve iddiharları, dağ metânetinde bir kuvvetle yine o Sâni-i Hakîmin vücûb ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem, nasıl sahrâlarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir Sâni-i Hakîmin vücûbuna şehâdet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmûasıyla haşmet-i saltanatını ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir; öyle de, bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntazamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârâne mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem, nasıl bütün ecsâm-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntazaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârâne teveccühleri, herbiri ferden ferdâ yine o Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücuduna şehâdet ve vahdetine işaret eder ve heyet-i mecmûasıyla gayet büyük bir mikyasta ihâta-i kudretini ve şümûl-ü hikmetini ve cemâl-i san’atını ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir; öyle de, bütün hayvanî cesedlerde kemâl-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazât ile kemâl-i intizam ile teslîh etmek, türlü türlü hizmetlerde kemâl-i hikmetle göndermek, hayvanât adedince, belki cihazâtları sayısınca yine o Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücuduna ve vahdetine şehâdet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmûasıyla gayet parlak bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem, nasıl bütün kalblere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatleri bildiren, hayvan ise her nevi hâcetlerinin tedârikini öğreten bütün ilhamât-ı gaybiye, bir Rabb-i Rahîmin vücudunu ihsâs eder ve rubûbiyetine işaret eder; öyle de, gözlere kâinat bostanındaki mânevî çiçekleri toplayan şuâât-ı ayniye gibi zâhirî ve bâtınî bütün duyguların ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları, yine o Sâni-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hàlık-ı Rahîm, o Rezzâk-ı Kerîmin vücûb-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemâl-i rubûbiyetini güneş gibi gösterir.
İşte, şu yukarıda geçen on iki ayrı ayrı pencerelerden, on iki vecihten bir pencere-i âzam açılıyor ki, on iki renkli bir ziyâ-i hakikat ile Cenâb-ı Hakkın ehadiyetini ve vahdâniyetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
İşte, ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medâr-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve Güneş gibi parlak olan şu mâden-i nuru ne ile söndürebilirsin ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin?
Yedinci Pencere


Şu kâinat yüzünde serpilen masnuâtın kemâl-i intizamları ve kemâl-i mevzuniyetleri ve kemâl-i zînetleri ve icâdlarının suhûleti ve birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhâr etmeleri, nasıl ki bir Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gayet geniş bir mikyasta gösteriyorlar. Öyle de, (•) câmid ve basit unsurlardan hadsiz ve ayrı ayrı ve muntazam mürekkebâtın icâdı, mürekkebât adedince yine o Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücuduna şehâdet ve vahdetine işaret etmekle beraber, (•) heyet-i mecmûasıyla gayet parlak bir tarzda kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi, (•) terkibât-ı mevcudât tâbir edilen terkib ve tahlil hengâmındaki teceddüdde nihayet derecede ihtilât ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile, meselâ topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak, bir sûrette sümbüllenmelerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrât-ı bedene karışık bir sûrette giden gıdâî maddeleri kemâl-i hikmetle ve kemâl-i mîzanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlakın vücûb-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi, (•) zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemâl-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulatını ondan almak ve o câmide, âcize, cahile olan zerrâta gayet şuurkârâne ve gayet hakîmâne ve muktedirâne hadsiz muntazam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelâlin ve o Sâni-i Zülkemâlin vücûb-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve azamet-i rubûbiyetini ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
İşte, bu dört yol ile, büyük bir pencere Mârifetullâha açılır ve büyük bir mikyasta, bir Sâni-i Hakîmi akla gösterir.
Şimdi, ey bedbaht gàfil! Şu halde Onu görmek ve tanımak istemezsen aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul!
Sekizinci Pencere
Nevi beşerdeki bütün ervâh-ı neyyire ashâbı olan enbiyâlar (Aleyhimüsselâm), bâhir ve zâhir mu’cizâtlarına istinad ederek ve bütün kulûb-u münevvere aktâbı olan evliyâlar, keşf ve kerâmetlerine itimad ederek ve bütün ukùl-u nurâniye erbâbı olan asfiyâlar, tahkikatlarına istinad ederek, birtek Vâhid-i Ehad, Vâcibü’l-Vücud, Hàlık-ı Küll-i Şeyin vücûb-u vücuduna ve vahdetine ve kemâl-ï rubûbiyetine şehâdetleri pek büyük ve nurânî bir penceredir. Hem, her vakit o makam-ı rubûbiyeti göstermektedir.
Ey bîçare münkir! Kime güveniyorsun ki, bunları dinlemiyorsun? Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun?
Dokuzuncu Pencere
Kâinattaki ibâdât-ı umumiye, bilbedâhe bir Ma’bud-u Mutlakı gösteriyor.
Evet, âlem-i ervâha ve bâtına giden ve ruhânî ve meleklerle görüşen zâtların şehâdetleriyle sabit olan umum ruhânî ve melâikelerin kemâl-i imtisâl ile ubûdiyetleri ve bilmüşâhede, bütün zîhayatların kemâl-i intizamla ubûdiyetkârâne vazifeler görmeleri ve bilmüşâhede, anâsır gibi bütün cemâdâtın kemâl-i itaatle ubûdiyetkârâne hizmetleri bir Ma’bud-u Bilhakkın vücûb-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi; herbir tâifesi, icmâ ve tevâtür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatli mârifetleri, bütün şâkirler tâifesinin semeredar şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin ni’met arttıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhanlı tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakiki muhabbet ve aşkları ve bütün mürîdlerin sâdık irâde ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddi taleb ve inâbeleri, yine Mâruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmûd, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Ma’bud-u Ezelînin vücûb-u vücudunu ve kemâl-i rubûbiyetini ve vahdetini gösterdiği gibi; kâmil insanlardaki bütün makbul ibâdâtın ve o makbul ibâdâtın neticesinden hâsıl olan füyüzât ve münâcât, müşâhedât ve keşfiyât, yine o Mevcud-u Lemyezel ve o Ma’bud-u Lâyezâlin vücûb-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
İşte şu üç cihette, ziyâdar büyük bir pencere vahdâniyete açılır.
Onuncu Pencere

Şu kâinattaki mevcudâtın birbirine teâvünü, tecâvübü, tesânüdü gösterir ki, umum mahlûkat birtek Mürebbînin terbiyesindedirler, birtek Müdebbirin idaresindedirler, birtek Mutasarrıfın taht-ı tasarrufundadırlar, birtek Seyyidin hizmetkârlarıdırlar.
O Allah ki, gökten bir su indirdi ki, onunla sizin için rızık olarak meyveleri yetiştirdi. Birbiri ardınca dönüp duran güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi. O, sözünüz ve halinizle istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, saymakla bitiremezsiniz. (İbrahim Suresi: 32-34)
Çünkü, zemindeki zîhayatlara levâzımât-ı hayatiyeyi emr-i Rabbânî ile pişiren güneşten ve takvimcilik eden kamerden tut, tâ ziyâ, hava, mâ, gıdânın zîhayatların imdadına koşmalarına ve nebâtâtın dahi hayvanâtın imdadına koşmalarına ve hayvanât dahi insanların imdadına koşmalarına, hattâ âzâ-i bedenin birbirinin muâvenetine koşmalarına ve hattâ gıdâ zerrâtının hüceyrât-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar câri olan bir düstur-u teâvün ile, câmid ve şuursuz olan o mevcudât-ı müteâvine, bir kanun-u kerem, bir nâmus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında gayet hakîmâne, kerîmâne birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-i hâcetine cevap vermek, birbirini takviye etmek; elbette, bilbedâhe, birtek, yektâ Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun hizmetkârları ve memurları ve masnu’ları olduklarını gösterir.
İşte, ey bîçare müflis felsefî! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi?
On Birinci Pencere



Bütün ervâh ve kulûbun dalâletten neş’et eden ızdırâbât ve keşmekeş ve ızdırâbâttan neş’et eden mânevî elemlerden kurtulmaları, birtek Hàlıkı tanımakla olur. Bütün mevcudâtı birtek Sânia vermekle necât buluyorlar. Birtek Allah’ın zikriyle mutmaîn olurlar.
Çünkü, hadsiz mevcudât birtek zâta verilmezse, Yirmi İkinci Sözde katî ispat edildiği gibi, o zaman, her birtek şeyi hadsiz esbâba isnad etmek lâzım gelir ki; o halde birtek şeyin vücudu, umum mevcudât kadar müşkül olur.
Çünkü, Allah’a verse, hadsiz eşyayı bir zâta verir. Ona vermezse, herbir şeyi hadsiz esbâba vermek lâzım gelir. O vakit, bir meyve kâinat kadar müşkülât peydâ eder, belki daha ziyâde müşkül olur. Çünkü, nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkülât olur ve yüz nefer, bir zâbitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur; öyle de, çok muhtelif esbâbın birtek şeyin icâdında ittifakları, yüz derece müşkülâtlı olur. Ve pekçok eşyanın icâdı, birtek zâta verilse, yüz derece kolay olur.
İşte, mahiyet-i insaniyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ızdıraptan kurtaracak, yalnız tevhid-i Hàlık ve mârifet-i İlâhiyedir.
Mâdem küfürde ve şirkte nihayetsiz müşkülât ve ıztırâbât var; elbette o yol muhâldir, hakikati yoktur. Mâdem tevhidde, mevcudâtın yaratılışındaki suhûlete ve kesrete ve hüsn-ü sanatına muvâfık olarak, nihayetsiz suhûlet ve kolaylık var; elbette o yol vâcibdir, hakikattir.
Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur. (Ra’d Sûresi: 28.)
İşte ey bedbaht ehl-i dalâlet! Bak, dalâlet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli. Ne zorun var ki, oradan gidiyorsun? Hem bak, imân ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safâlı! Oraya gir, kurtul.
On İkinci Pencere
-1-
sırrınca, umum eşyada, hususan zîhayat masnu’larda, hikmetli bir kalıptan çıkmış gibi, herşeye bir miktar-ı muntazam ve bir sûret hikmetle verildiği; ve o sûret ve o miktarda maslahatlar ve faydalar için eğri büğrü hududlar bulunması; hem, müddet-i hayatlarında değiştirdikleri sûret-i libasları ve miktarları, yine hikmetlere, maslahatlara muvâfık bir tarzda mukadderât-ı hayatiyeden terkib edilen mânevî ve muntazam birer sûret, birer miktar bulunması bilbedâhe gösterir ki; bir Kadîr-i Zülcelâlin ve bir Hakîm-i Zülkemâlin kader dairesinde sûretleri ve biçimleri tertip edilen ve kudretin destgâhında vücutları verilen o hadsiz masnuât, o Zâtın vücûb-u vücuduna delâlet ve vahdetine ve kemâl-i kudretine hadsiz lisân ile şahâdet ederler.
Sen kendi cismine ve âzâlarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faydalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör.


On Üçüncü Pencere
-2- sırrınca, her şey lisân-ı mahsusu ile Halıkını yâd eder, takdîs eder.
Evet, bütün mevcudâtın lisân-ı hal ve kàl ile ettiği tesbihât, bir tek Zât-ı Mukaddesin vücudunu gösteriyor. Evet fıtratın şehâdeti reddedilmez. Delâlet-i hal ise, hususan çok cihetlerle gelse, şüphe getirmez.
Bak, hadsiz fıtrî şehâdeti tazammun eden ve nihayetsiz tarzlarda lisân-ı hal ile delâlet eden ve mütedâhil daireler gibi bir tek merkeze bakan şu mevcudâtın muntazam sûretleri, her biri birer dildir; ve mevzun heyetleri, her biri birer lisân-ı şehâdettir; ve mükemmel hayatları, herbiri birer lisân-ı tesbihtir ki, Yirmi Dördüncü Sözde katî ispat edildiği gibi, o bütün diller ile pek zâhir bir sûrette tesbihâtları ve tahiyyâtları ve birtek mukaddes zâta şehâdetleri, ziyâ güneşi gösterdiği gibi, birtek Zât-ı Vâcibü’l-Vücudu gösterir ve kemâl-i ulûhiyetine delâlet eder.


1 Her şeyden yüce olan Rabbinin ismini tesbih et. • O Rabbin ki, herşeyi yaratıp düzene koymuştur. • O Rabbin ki, her şeye lâyık bir şekil ve ölçü tâyin etmiş ve onu yaratılış gàyesine yöneltmiştir. (A’lâ Sûresi: 1-3)
2 Hiçbir şey yoktur ki, Onu övüp, Onu tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi: 44.) On Dördüncü Pencere


-1-
sırlarınca, herşey, her şeyinde ve her şe’ninde tek bir Hàlık-ı Zülcelâle muhtaçtır.
Evet, kâinattaki mevcudâta bakıyoruz ve görüyoruz ki, zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezâhürâtı var ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor: meselâ, nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi.
Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gınâ-i mutlakın tezâhürâtı var: kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakirâneleri ve baharda şâşaalı servet ve gınâları gibi.
Hem, cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhâtı görünüyor: anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi.
Hem, bir cehl-i mutlak içinde muhît bir şuurun tezâhürâtı görünüyor: zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin, harekâtında nizâmât-ı âleme ve mesâlih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvâfık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârâne vaziyetleri gibi.
İşte, bu acz içindeki kudret ve zaaf içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gınâ ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuur, bilbedâhe ve bizzarure, bir Kadîr-i Mutlak ve Kavî-i Mutlak ve Ganî-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir Zâtın vücûb-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar; heyet-i mecmûası ile, büyük bir mikyasta, bir cadde-i nurâniyeyi gösterir.
İşte, ey tabiat bataklığına düşen gàfil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlâhiyeyi tanımazsan, herbir şeye, hattâ herbir zerreye hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve maharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir.
On Beşinci Pencere
-2- sırrınca, herşeye, o şeyin kabiliyet-i mahiyetine göre kemâl-i mîzan ve intizam ile biçilip hüsn-ü san’at ile tertib edilip, en kısa yolda, en güzel bir sûrette, en hafif bir tarzda, istimâlce en kolay bir şekilde, meselâ
1 De ki: "Her şeyin mülkü ve tasarrufu elinde olan kimdir, biliyorsanız söyleyin". (Mü’minun Suresi: 88.)
Hiç bir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. (Hicr Suresi: 21)
Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. Muhakkak ki, Rabbim her şeye hakkıyla koruyucudur ve yapılan herşeyi kaydeder. (Hûd Suresi: 56-57)
2 O herşeyi en güzel şekilde yarattı. (Secde Suresi: 7.)
kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimâl etmelerine bak. Hem, israfsız hikmetli bir tarzda vücud vermek, sûret giydirmek, eşya adedince diller ile bir Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücuduna şehâdet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlaka işaret ederler.
On Altıncı Pencere
Rûy-i zeminde mevsim bemevsim tazelenen mahlûkatın icâd ve tedbîrlerindeki intizamât ve tanzimât, bilbedâhe bir hikmet-i âmmeyi gösterir. Sıfat, mevsufsuz olmadığından, elbette o hikmet-i âmme, bizzarure, bir Hakîm’i gösterir.
Hem, o perde-i hikmet içinde hârika tezyinât, bilbedâhe, bir inâyet-i tâmmeyi gösterir; ve o inâyet-i tâmme, bizzarure, inâyetkâr bir Hàlık-ı Kerîmi gösterir. Ve o perde-i inâyette umuma şâmil bir taltifât ve ihsanât, bilbedâhe, bir rahmet-i vâsiayı gösterir. Ve o rahmet-i vâsia, bizzarure bir Rahmân-ı Rahîmi gösterir. Ve o perde-i rahmet üstünde dahi, bütün rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iâşeleri ve erzakları, bilbedâhe, terbiyekârâne bir rezzâkıyet ve şefkatkârâne bir rubûbiyet gösterir. Ve o terbiye ve idare, bizzarure bir Rezzâk-ı Kerîmi gösterir.
Evet, zeminin yüzünde kemâl-i hikmetle terbiye edilen ve kemâl-i inâyetle tezyin edilen ve kemâl-i rahmetle taltif edilen ve kemâl-i şefkatle iâşe edilen bütün mahlûkat, birer birer bir Sâni-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk’ın vücûbuna şehâdet ve vahdetine işaret ettikleri gibi; yeryüzünün mecmûunda tezâhür eden ve umumunda görülen ve kasd ve irâdeyi bilbedâhe gösteren hikmet-i âmme; ve hikmeti dahi tazammun eden umum masnuâta şâmil inâyet-i tâmme; ve inâyet ve hikmeti tazammun eden ve umum mevcudât-ı arzıyeye şâmil olan rahmet-i vâsia; ve rahmet ve hikmet ve inâyeti de tazammun eden umum zîhayata şâmil bir sûrette ve gayet kerîmâne bir tarzda olan rızk ve iâşe-i umumiyeyi birden nazara al, bak.
Nasıl ki elvân-ı seb’a ziyâyı teşkil eder ve yeryüzünü tenvir eden o ziyâ, nasıl, şüphesiz, güneşi gösterir; öyle de, o hikmet içindeki inâyet ve inâyet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iâşe-i rızkî, nihayet derecede Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Vâcibü’l-Vücudun vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini büyük bir mikyasta yüksek bir derecede, parlak bir sûrette gösterir.
İşte ey sersem münkir-i gàfil! Göz önündeki bu hakîmâne, kerîmâne, rahîmâne, rezzâkàne terbiyeti ve bu acîb ve hârika ve mu’cize keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, câmid, cahil esbâbla mı? Yoksa nihayetsiz derecede mukaddes, münezzeh ve müberrâ, muallâ ve nihayetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semî, Basîr olan Zât-ı Zülcelâle nihayetsiz derecede âciz, cahil, sağır, kör, mümkin, miskin olan tabiat nâmını verip, nihayetsiz hatâ işlemek mi istersin? Hem, güneş gibi parlak şu hakikati hangi kuvvet ile söndürebilirsin, hangi perde-i gaflet altında saklayabilirsin?