Sözler-31.Söz Devamı Yirmi Beşinci Pencere

Nasıl ki, madrub, elbette dâribe delâlet eder; san’atlı bir eser, san’atkârı icâb eder; veled, vâlidi iktizâ eder; tahtiyet, fevkıyeti istilzam eder, ve hâkezâ. Bütün umûr-u izâfiye tâbir ettikleri, biribirsiz olmayan evsâf-ı nisbiye misillü, şu kâinatın cüz’iyâtında ve heyet-i umumiyesinde görünen imkân dahi, vücûbu gösterir. Ve bütün onlarda görünen infiâl, bir fiili gösterir. Ve umumunda görünen mahlûkıyet, hàlıkıyeti gösterir. Ve umumunda görünen kesret ve terkib, vahdeti istilzam eder. Ve vücûb ve fiil ve hàlıkıyet ve vahdet, bilbedâhe ve bizzarure, mümkin, münfail, kesîr, mürekkeb, mahlûk olmayan, Vâcib ve Fâil, Vâhid ve Hàlık olan mevsuflarını ister. Öyle ise, bilbedâhe, bütün kâinattaki bütün imkânlar, bütün infiâller, bütün mahlûkıyetler, bütün kesret ve terkibler, bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücud, Fa’âlü’n-Limâ Yürîd, Hàlık-ı Küll-i Şeye, Vâhid-i Ehade şehâdet eder.
Elhâsıl: Nasıl imkândan vücûb görünüyor; infiâlden fiil ve kesretten vahdet-bunların vücudu, onların vücuduna katiyen delâlet eder. Öyle de, mevcudât üstünde görünen mahlûkıyet ve merzûkıyet gibi sıfatlar dahi sâniiyet, rezzâkıyet gibi şe’nlerin vücudlarına katî delâlet ediyor. Şu sıfâtın vücudu dahi, bizzarure ve bilbedâhe, bir Hallâk ve bir Rezzâk Sâni-i Rahîmin vücuduna delâlet eder.
Demek, herbir mevcud, taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar lisâniyle, Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun yüzler Esmâ-i Hüsnâsına şehâdet ederler. Bu şehâdetler kabul edilmezse, mevcudâtın bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir.
Yirmi Altıncı Pencere Hâşiye
Şu kâinatın mevcudâtı yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemâller ve hüsünler, bir Cemâl-i Sermedî cilvelerinin bir nevi gölgeleri olduğunu gösterir.
Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, dâimî bir şemsin şuâlarının aynaları olduklarını gösterdikleri gibi;
Hâşiye
Şu pencerenin umuma değil, ehl-i kalbe ve ehl-i muhabbete hususiyeti vardır.
seyyâl zaman ırmağında seyyar mevcudâtın üstünde parlayan lemeât-ı cemâliye dahi bir Cemâl-i Sermedîye işaret ederler ve Onun bir nevi emâreleridirler.
Hem, kâinat kalbindeki ciddi aşk, bir Mâşuk-u Lâyezalîyi gösterir. Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şey esaslı bir sûrette meyvesinde bulunmadığı delâletiyle, şecere-i kâinatın hassas meyvesi olan nev-i insandaki ciddi aşk-ı lâhutî gösterir ki, bütün kâinatta-fakat başka şekillerde-hakiki aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise, kalb-i kâinattaki şu hakiki muhabbet ve aşk, bir Mahbub-u Ezelîyi gösterir.
Hem, kâinatın sînesinde çok sûretlerde tezâhür eden incizablar, cezbeler, câzibeler, ezelî bir hakikat-i câzibedarın cezbiyle olduğunu hüşyar kalblere gösterir.
Hem, mahlûkatın en hassas ve nurânî tâifesi olan ehl-i keşif ve velâyetin ittifakıyla, zevk ve şuhuda istinad ederek, bir Cemîl-i Zülcelâlin cilvesine, tecellîsine mazhar olduklarını ve o Celîl-i Zülcemâlin (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttalî olduklarını müttefikan haber vermeleri, yine bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun, bir Cemîl-i Zülcelâlin vücuduna ve insanlara kendini tanıttırmasına katiyen şehâdet eder.
Hem, kâinat yüzünde ve mevcudât üstünde işleyen kalem-i tahsin ve tezyin, o kalem sahibi Zâtın esmâsının güzelliğini vâzıhan gösteriyor.
İşte, kâinat yüzündeki cemâl ve kalbindeki aşk ve sînesindeki incizab ve gözlerindeki keşif ve şuhud ve hey’âtındaki hüsün ve tezyinât, pek latîf, nurânî bir pencere açar. Onun ile bütün esmâsı cemîle bir Cemîl-i Zülcelâli ve bir Mahbub-u Lâyezalîyi ve bir Ma’bud-u Lemyezeli hüşyar olan akıl ve kalblere gösterir.
İşte ey maddiyât karanlığında, evham zulümâtında, boğucu şübehât içinde çırpınan gàfil! Kendine gel, insaniyete lâyık bir sûrette yüksel, şu dört delik ile bak, cemâl-i vahdeti gör, kemâl-i imânı kazan, hakiki insan ol.
Yirmi Yedinci Pencere

Kâinatta, esbâb ve müsebbebât görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki, en âlâ bir sebep, en âdi bir müsebbebe kuvveti yetmiyor. Demek, esbâb bir perdedir; müsebbebleri yapan başkadır.
Meselâ, hadsiz masnuâttan yalnız cüz’î bir misâl olarak, insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i
Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O her şey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir. (Zümer Suresi: 62.)
hâfızaya bakıyoruz, görüyoruz ki; öyle bir câmi’ kitap, belki kütüphâne hükmündedir ki, bütün sergüzeşt-i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor. Acaba şu mu’cize-i kudrete hangi sebep gösterilebilir: telâfif-i dimağiye mi, basit şuursuz hüceyrât zerreleri mi, tesadüf rüzgârları mı? Halbuki, o mu’cize-i san’at, öyle bir zâtın san’atı olabilir ki, beşerin haşirde neşredilecek büyük defter-i a’mâlinden muhasebe vaktinde hatıra getirilecek ve işlediği her fiilleri, yazıldığını bildirmek için bir küçük sened istinsah edip, yazıp, aklının eline verecek bir Sâni-i Hakîmin san’atı olabilir.
İşte, beşerin kuvve-i hâfızasına misâl olarak bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları kıyas et; ve bu câmi’, küçücük mu’cizelere sâir müsebbebâtı da kıyas et. Çünkü, hangi müsebbebe ve masnua baksan, o derece hârika bir san’at var ki; değil onun âdi, basit sebebi, belki bütün esbâb toplansa, ona karşı izhâr-ı acz edecekler. Meselâ, büyük bir sebep zannedilen güneşi ihtiyârlı, şuurlu farz ederek ona denilse, "Bir sineğin vücudunu yapabilir misin?" Elbette diyecek ki: "Hàlıkımın ihsanı ile, dükkânımda ziyâ, renkler, hararet çok. Fakat, sineğin vücudunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur ve ne de benim iktidarım dahilindedir."
Hem, nasıl ki müsebbebdeki hârika san’at ve tezyinât, esbâbı azl edip, müsebbibü’l-esbâb olan Vâcibü’l-Vücuda işaret ederek, sırrınca, Ona teslim-i umûr eder; öyle de, müsebbebâta takılan neticeler, gàyeler, faydalar, bilbedâhe perde-i esbâb arkasında bir Rabb-i Kerîmin, bir Hakîm-i Rahîmin işleri olduğunu gösterir. Çünkü, şuursuz esbâb, elbette bir gàyeyi düşünüp çalışmaz. Halbuki, görüyoruz; vücuda gelen her mahlûk bir gàye değil, belki çok gàyeleri, çok faydaları, çok hikmetleri takip ederek vücuda geliyor. Demek, bir Rabb-i Hakîm ve Kerîm, o şeyleri yapıp gönderiyor, o faydaları onlara gàye-i vücud yapıyor.
Meselâ, yağmur geliyor. Yağmuru zâhiren intâc eden esbâb, hayvanâtı düşünüp, onlara acıyıp, merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu mâlûmdur. Demek, hayvanâtı halk eden ve rızıklarını taahhüd eden bir Hàlık-ı Rahîmin hikmetiyle imdada gönderiliyor. Hattâ, yağmura "rahmet" deniliyor. Çünkü, çok âsâr-ı rahmet ve faydaları tazammun ettiğinden, güyâ yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş, katre katre geliyor.
Hem, bütün mahlûkatın yüzüne tebessüm eden bütün zînetli nebâtât ve hayvanâttaki tezyinât ve gösterişler, bilbedâhe, perde-i gayb arkasında bu süslü ve güzel san’atlar ile kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bildirmek isteyen bir Zât-ı Zülcelâlin vücûb-u vücuduna ve vahdetine delâlet ederler. Demek eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli keyfiyetler, tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına katiyen delâlet eder.
Bütün işler Ona [Allah’a] döndürülür. (Hud Suresi: 123.)
Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise, bilbedâhe, Vedûd, Mâruf bir Sâni-i Kadîrin vücûb-u vücuduna ve vahdetine şehâdet eder.
Elhâsıl: Sebep gayet âdi, âciz ve ona isnad edilen müsebbeb ise, gayet san’atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azl eder. Hem, müsebbebin gàyesi, faydası dahi cahil ve câmid olan esbâbı ortadan atar, bir Sâni-i Hakîmin eline teslim eder. Hem, müsebbebin yüzündeki tezyinât ve maharetler, kendi kudretini zîşuurlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni-i Hakîme işaret eder.
Ey esbâbperest bîçare! Bu üç mühim hakikati ne ile izah edebilirsin? Sen nasıl kendini kandırabilirsin? Aklın varsa, esbâb perdesini yırt, -1- de, hadsiz evhamdan kurtul.


Yirmi Sekizinci Pencere

-2-
Şu kâinata bakıyoruz, görüyoruz ki; hüceyrât-ı bedenden tut, tâ mecmû-u âleme şâmil bir hikmet ve tanzim var.
Hüceyrât-ı bedene bakıyoruz, görüyoruz ki; mesâlih-i bedeni gören ve idare eden birisinin emriyle, kanunuyla, o küçücük hüceyrelerde ehemmiyetli bir tedbîr var. Mideye, nasıl bir kısım rızık içyağı sûretinde iddihar olunup vakt-i hâcette sarf edilir; aynen o küçücük hüceyrelerde de o tasarruf ve iddihar var.
Nebâtâta bakıyoruz; gayet hakîmâne bir terbiye, bir tedbîr görünüyor.
Hayvanâta bakıyoruz; nihayet derecede kerîmâne bir terbiye ve iâşe görüyoruz.
Kâinatın erkân-ı azîmesine bakıyoruz; mühim gàyeler için haşmetkârâne bir tedvîr ve tenvir görüyoruz.
Âlemin mecmûuna bakıyoruz; muntazam bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde âlî hikmetler, gàlî gàyeler için mükemmel bir tanzimât görüyoruz. Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfında izah ve ispat edildiği üzere, bir zerreden tut, tâ



1 Allah birdir, bir olur. Her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir. Rububiyetin de, icraatında ve icatlarında hiç bir şeriki yoktur.
2 Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin, seslerinizin ve simalarınızın farklılığı da yine Onun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır. (Rum Suresi: 22.)


yıldızlara kadar zerre miktar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine mânen münâsebettardırlar ki, bütün yıldızları musahhar etmeyen ve elinde tutmayan, bir zerreye rubûbiyetini dinlettiremez. Bir zerreye hakiki Rab olmak için bütün yıldızlara sahip olmak lâzım gelir. Hem, "Otuz İkinci Sözün İkinci Mevkıfı"nda izah ve ispat edildiği üzere, semâvâtın halk ve tesviyesine muktedir olmayan, beşerin sîmâsındaki teşahhusu yapamaz.
Demek bütün semâvâtın Rabbi olmayan, birtek insanın sîmâsındaki alâmet-i fârika olan nakş-ı sîmâvîyi yapamaz. İşte kâinat kadar büyük bir pencere ki; onunla bakılsa, -1- âyetleri büyük harflerle kâinat sayfalarında yazılı olduğu akıl gözüyle de görülecek. Öyle ise, görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok veya insan sûretinde bir hayvandır.


Yirmi Dokuzuncu Pencere
-2-

Bir bahar mevsiminde, garibâne, mütefekkirâne, seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken parlak bir sarı çiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sâir memleketlerde gördüğüm o cins sarı çiçekleri derhatır ettirdi. Şöyle bir mânâ kalbe geldi ki:
Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler onun mühürleridir, sikkeleridir.
Şu mühür tahayyülünden sonra, şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub, o mühür, o mektubun sahibini gösterir; öyle de, şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânîdir. Şu enva-ı nakışlarla ve mânidar nebâtât satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem, şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahrâ ve ova bir mektub-u Rahmânî hey’âtını aldı.
İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki:



1 Allah her şeyin yaratıcısıdır. O her şey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir. • Göklerin ve yerin tedbîr ve tasarrufu Ona âittir. (Zümer Sûresi: 62-63.)
2 Hiçbir şey yoktur ki, Onu övüp, Onu tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi: 44.)


Herbir şey, bir mühr-ü Rabbânî hükmünde, bütün eşyayı kendi Hàlıkına isnad eder, kendi kâtibinin mektubu olduğunu ispat eder.
İşte, herbir şey öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehade mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mu’cizekâr bir san’at var ki; onu öyle yapan ve öyle mânidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette o olacaktır. Demek, bütün eşyayı yapamayan, birtek şeyi icâd edemez.
İşte ey gàfil! Şu kâinatın yüzüne bak ki; birbiri içinde hadsiz mektubât-ı Samedâniye hükmünde olan sahaif-i mevcudât ve herbir mektub üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhîr edilmiş bütün bu mühürlerin şehâdetlerini kim tekzib edebilir? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalb kulağı ile hangisini dinlesen, "Eşhedüenlailaheillallah" dediğini işitirsin.


Otuzuncu Pencere

Şu pencere, imkân ve hudûs’a müesses umum mütekellimînin penceresidir ve ispat-ı Vâcibü’l-Vücuda karşı caddeleridir. Bunun tafsilâtını, Şerhü’l-Mevâkıf ve Şerhü’l-Makàsıd gibi, muhakkiklerin büyük kitaplarına havale ederek, yalnız Kur’ân’ın feyzinden ve şu pencereden ruha gelen bir iki şuâı göstereceğiz. Şöyle ki:
Amiriyet ve hâkimiyetin muktezâsı rakip kabul etmemektir, iştirâki reddetmektir, müdâhaleyi ref’ etmektir. Onun içindir ki, küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizamını bozarlar. Bir nâhiyede iki müdür, bir vilâyette iki vâli bulunsa, herc ü merc ederler. Bir memlekette iki padişah bulunsa, fırtınalı bir karma karışıklığa sebebiyet verirler.
Mâdem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zayıf bir gölgesi ve cüz’î bir numûnesi, muâvenete muhtaç âciz insanlarda böyle rakip ve zıddı ve emsâlinin müdâhalesini kabul etmezse, acaba saltanat-ı mutlaka sûretindeki hâkimiyet ve rubûbiyet
Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harab olup giderdi. (Enbiyâ Sûresi: 22.)
Her şey helâk olup gidicidir-Ona bakan yüzü müstesnâ. Hüküm ve hükümranlık Onundur; siz de Ona döndürüleceksiniz. (Kasas Sûresi: 88.)
derecesindeki âmiriyet, bir Kadîr-i Mutlakta ne derece, o redd-i müdâhale kanunu ne kadar esaslı bir sûrette hükmünü icrâ ettiğini kıyas et.
Demek, ulûhiyet ve rubûbiyetin en katî ve dâimî lâzımı vahdet ve infiraddır. Buna bir bürhan-ı bâhir ve şahid-i katî kâinattaki intizam-ı ekmel ve insicam-ı ecmeldir.
Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar öyle bir nizam var ki, akıl, onun karşısında hayretinden ve istihsanından, -1- der, secde eder. Eğer zerre miktar şerike yer bulunsa idi, müdâhalesi olsa idi, -2- âyet-i kerîmesinin delâletiyle, nizam bozulacaktı, sûret değişecekti, fesadın âsârı görünecekti. Halbuki,
-3- delâletiyle ve şu ifade ile, nazar-ı beşer kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir yerde kusuru bulamayarak, yorgun olarak menzili olan göze gelip, onu gönderen münekkid akla diyecek: "Beyhûde yoruldum. Kusur yok" demesiyle gösteriyor ki, nizam ve intizam, gayet mükemmeldir. Demek, intizam-ı kâinat vahdâniyetin katî şahididir.
Gel gelelim hudûs’a.
Mütekellimîn demişler ki: "âlem mütegayyirdir. Her mütegayyir hâdistir. Herbir hâdisin bir muhdisi, yani mûcidi var. Öyle ise, bu kâinatın kadîm bir mûcidi var."
Biz de deriz: Evet kâinat hâdistir. Çünkü, görüyoruz; her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek, bir Kadîr-i Zülcelâl var ki, bu kâinatı hiçten icâd ederek, her senede, belki her mevsimde, belki her günde birisini icâd eder, ehl-i şuura gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp, zincirleme bir sûrette zamanın şeridine asıyor. Elbette, bu âlem gibi, birer kâinat-ı müteceddide hükmünde olan her bahar da, gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinatları icâd eden bir Zât-ı Kadîrin mu’cizât-ı kudretidirler. Elbette, âlem içinde her vakit âlemleri halk edip değiştiren


1 Allah, zâtında sıfatlarında ve fiillerinde bütün kusur ve noksanlardan uzaktır. • Allah dilemiş ne güzel yaratmış! • Allah ne mübârek yaratmış!


2 Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harab olup giderdi (Enbiyâ Sûresi: 22.)
3 Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun? • Sonra tekrar gözünü çevir. Kusur bulamaz, hor ve hakir sana döner; o göz bitkindir artık. (Mülk Sûresi: 34.)


zât, mutlaka şu âlemi dahi o halk etmiştir ve şu âlemi ve rûy-i zemini o büyük misafirlere misafirhâne yapmıştır.
Gelelim imkân bahsine.
Mütekellimîn demişler ki:
"İmkân, mütesâviyyü’t-tarafeyndir. Yani, adem ve vücud, ikisi de müsâvi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünkü, mümkinât birbirini icâd edip, teselsül edemez. Yahut, o onu, o da onu icâd edip, devir sûretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir Vâcibü’l-Vücud vardır ki, bunları icâd ediyor."
Devir ve teselsülü on iki bürhan, yani arşî ve süllemî gibi nâmlar ile müsemmâ meşhur on iki delil-i katî ile devri iptal etmişler ve teselsülü muhâl göstermişler. Silsile-i esbâbı kesip, Vâcibü’l-Vücudun vücudunu ispat etmişler.
Biz de deriz ki:
Esbâb, teselsülün berâhiniyle âlemin nihayetinde kesilmesinden ise, herşeyde Hàlık-ı Küll-i Şeye has sikkeyi göstermek daha katî, daha kolaydır. Kur’ân’ın feyzi ile, bütün "Pencereler" ve bütün "Sözler" o esas üzerine gitmişler. Bununla beraber, imkân noktasının hadsiz bir vüs’ati var, hadsiz cihetlerle Vâcibü’l-Vücudun vücudunu gösteriyor. Yalnız mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna-elhak, geniş ve büyük olan o caddeye-münhasır değildir. Belki had ve hesâba gelmeyen yollar ile Vâcibü’l-Vücudun mârifetine yol açar. Şöyle ki:
Herbir şey, vücudunda, sıfâtında, müddet-i bekàsında, hadsiz imkânât, yani gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddit iken, görüyoruz ki, o hadsiz cihetler içinde vücudca muntazam bir yolu takip ediyor. Herbir sıfatı da mahsus bir tarzda ona veriyor. Müddet-i bekàsında bütün değiştirdiği sıfat ve haller dahi böyle bir tahsis ile veriliyor. Demek, bir muhassısın irâdesiyle, bir müreccihin tercihiyle, bir mûcid-i hakîmin icâdıyladır ki; hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevk eder. Muntazam sıfâtı ve ahvâli ona giydiriyor.
Sonra, infiraddan çıkarıp, bir terkibli cisme cüz yapar; imkânât ziyâdeleşir. Çünkü, o cisimde binler tarzda bulunabilir. Halbuki, neticesiz o vaziyetler içinde neticeli mahsus bir vaziyet ona verilir ki, mühim neticeleri ve faydaları ve o cisimde vazifeleri gördürülüyor.
Sonra, o cisim dahi diğer bir cisme cüz yaptırılıyor. İmkânât daha ziyâdeleşir. Çünkü, binlerle tarzda bulunabilir. İşte, o binler tarz içinde birtek vaziyet veriliyor, o vaziyet ile mühim vazifeler gördürülüyor, ve hâkezâ. Gittikçe daha ziyâde katî bir Hakîm-i Müdebbirin vücûb-u vücudunu gösteriyor. bir âmir-i Alîmin emriyle sevk edildiğini bildiriyor. Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz olup giden bütün bu terkiblerde, nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o heyetlerden herbirisine mahsus birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti, intizamlı birer hizmeti bulunuyor. Hem, nasıl ki senin gözbebeğinden bir hüceyre, gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var, senin başın heyet-i umumiyesi nisbetinde dahi hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve idare-i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket âsablarına, hattâ bedenin heyet-i umumiyesinde birer mahsus vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânât içinde, bir Sâni-i Hakîmin hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir.
Öyle de, bu kâinattaki mevcudât, herbiri kendi zâtı ile, sıfâtı ile, çok imkânât yolları içinde has bir vücudu ve hikmetli bir sûreti ve faydalı sıfatları nasıl bir Vâcibü’l-Vücuda şehâdet ederler; öyle de, mürekkebâta girdikleri vakit, herbir mürekkebde daha başka bir lisânla yine Sâniini ilân eder. Git gide tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti ve vazifesi, hizmeti itibâriyle Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücuduna ve ihtiyârına ve irâdesine şehâdet eder. Çünkü, bir şeyi bütün mürekkebâta hikmetli münâsebetleri muhâfaza sûretinde yerleştiren, bütün o mürekkebâtın Hàlıkı olabilir. Demek, birtek şey binler lisânlarla Ona şehâdet eder hükmündedir.
İşte, kâinatın mevcudâtı kadar değil, belki mevcudâtın sıfât ve mürekkebâtı adedince imkânât noktasından da Vâcibü’l-Vücudun vücuduna karşı şehâdetler geliyor.
İşte ey gàfil! Kâinatı dolduran bu şehâdetleri, bu sadâları işitmemek!.. Ne derece sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor; haydi sen söyle.
Otuz Birinci Pencere

Şu pencere insan penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilâtını binler muhakkikîn-i evliyânın mufassal kitaplarına havale ederek, yalnız feyz-i Kur’ân’dan aldığımız birkaç esasa işaret ederiz. Şöyle ki:
On Birinci Sözde beyân edildiği gibi, "İnsan öyle bir nüsha-i câmiadır ki, Cenâb-ı Hak bütün esmâsını insanın nefsi ile insana ihsâs ediyor." Tafsilâtını başka Sözlere havale edip yalnız üç noktayı göstereceğiz.
BİRİNCİ NOKTA: İnsan üç cihetle esmâ-i İlâhiyeye bir aynadır.
Birinci vecih: Gecede zulümât, nasıl nuru gösterir; öyle de, insan zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ, pekçok evsâf-ı İlâhiyeye bu sûretle
Muhakkak ki Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık. (Tîn Sûresi: 4.)
Kesin olarak imân edenler için yeryüzünde nice deliller vardır. • Kendi nefislerinizde de böyle deliller vardır. Hâlâ görmez misiniz? (Zâriyât Sûresi: 20-21.)
âyinedarlık ediyor. Hattâ, hadsiz aczinde ve nihayetsiz zaafında, hadsiz a’dâsına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan, dâimâ Vâcibü’l-Vücuda bakar. Hem, nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdâd aramaya mecbur olduğundan, vicdan, dâimâ o noktadan bir Ganî-i Rahîmin dergâhına dayanır, duâ ile el açar. Demek, her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdâd cihetinde iki küçük pencere Kadîr-i Rahîmin bârigâh-ı Rahmetine açılır; her vakit onunla bakabilir.
İkinci vecih âyinedarlık ise: İnsana verilen numûneler nevinden cüz’î ilim, kudret, basar, sem’, mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz’iyât ile, Kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem’ine, hâkimiyet-i rubûbiyetine âyinedarlık eder; onları anlar, bildirir. Meselâ, ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum; öyle de, şu koca kâinat sarayının bir ustası var, o usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hâkezâ.
Üçüncü vecih âyinedarlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i İlâhiyeye âyinedarlık eder. "Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfı"nın başında bir nebze izah edilen, insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyâde esmâ vardır. Meselâ, yaratılışından Sâni’, Hàlık ismini ve hüsn-ü takvîminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Latîf isimlerini ve hâkezâ, bütün âzâ ve âlâtı ile, cihazât ve cevârihi ile, letâif ve mâneviyâtı ile, havâss ve hissiyâtı ile ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek, nasıl esmâda bir İsm-i âzam var; öyle de, o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır.
Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa, hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimâli var.
İKİNCİ NOKTA: Mühim bir sırr-ı ehadiyete işaret eder. Şöyle ki:
İnsanın, nasıl, ruhu bütün cesedine öyle bir münâsebeti var ki, bütün âzâsını ve eczâsını birbirine yardım ettirir. Yani, irâde-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekviniyeye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve latîfe-i Rabbâniye olan ruh, onların idaresinde, onların mânevî seslerini hissetmesinde ve hâcâtlarını görmesinde birbirine mâni olmaz; ruhu şaşırtmaz, ruha nisbeten uzak yakın bir hükmünde, birbirine perde olmaz. İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir, isterse bedenin her cüz’ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ, çok nurâniyet kesb etmiş ise, herbir cüz’ü ile görebilir ve işitebilir.
Öyle de, , Cenâb-ı Hakkın mâdem Onun bir kanun-u emri olan ruh küçük bir âlem olan insan cisminde ve âzâsında bu vaziyeti gösteriyor, elbette âlem-i ekber olan kâinatta o Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun irâde-i külliyesine ve
En yüce sıfatlar Allah’ındır. (Nahl Sûresi: 60.)
kudret-i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz duâlar, hadsiz işler, hiçbir cihette Ona ağır gelmez, birbirine mâni olmaz, o Hàlık-ı Zülcelâli meşgul etmez, şaşırtmaz. Bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın, uzak birdir. İsterse bütününü birinin imdadına gönderir. Herşey ile herşeyi görebilir, seslerini işitebilir ve herşey ile herşeyi bilir., ve hâkezâ.
Üçüncü nokta: Hayatın pek mühim bir mahiyeti ve ehemmiyetli bir vazifesi var. Fakat, o bahis hayat Penceresinde ve Yirminci Mektubun Sekizinci Kelimesinde tafsilî geçtiğinden ona havale edip, yalnız bunu ihtar ederiz ki:
Hayatta hissiyât sûretinde kaynayan memzûc nakışlar, pekçok esmâ ve şuûnât-ı zâtiyeye işaret eder. Gayet parlak bir sûrette Hayy-ı Kayyûmun şuûnât-ı zâtiyesine âyinedarlık eder. Şu sırrın izahı, Allah’ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı, zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz.
Otuz İkinci Pencere

Şu Pencere semâ-i risâletin güneşi, belki güneşler güneşi olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın penceresidir. Şu gayet parlak ve pek büyük ve çok nurânî Pencere, Otuz Birinci Söz olan Mi’rac Risâlesiyle, On Dokuzuncu Söz olan Nübüvvet-i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) Risâlesinde ve on dokuz işaretli olan On Dokuzuncu Mektubda ne derece nurânî ve zâhir olduğu ispat edildiğinden, o iki Sözü ve o Mektubu ve o Mektubun On Dokuzuncu İşaretini bu makamda düşünüp, sözü onlara havale edip, yalnız deriz ki:
Tevhidin bir bürhan-ı nâtıkı olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm risâlet ve velâyet cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyânın tevâtürle icmâlarını ve ondan sonraki bütün evliyânın ve asfiyânın icmâkârâne tevâtürlerini tazammun eden bir kuvvetle, bütün hayatında, bütün kuvvetiyle vahdâniyeti gösterip, ilân etmiş ve âlem-i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nurânî bir pencereyi, mârifetullâha
Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen Odur. Buna şahit olarak Allah yeter. (Fetih Sûresi: 28.)
De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın gönderdiği peygamberim. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Dirilten de Odur, öldüren de. (A’râf Sûresi: 158.)
açmıştır. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylânî gibi milyonlar muhakkikîn-i asfiyâ ve sıddîkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu ittiham edip, bu pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi, sen söyle.
Otuz Üçüncü Pencere
-1-
Bütün geçmiş Pencereler Kur’ân denizinden bâzı katreler olduğunu düşün. Sonra, Kur’ân’da ne kadar âb-ı hayat hükmünde olan envar-ı tevhid var olduğunu kıyas edebilirsin. Fakat, bütün o Pencerelerin menbaı ve mâdeni ve aslı olan Kur’ân’a gayet mücmel bir sûrette, gayet basit bir tarzda bakılsa dahi, yine gayet parlak nurânî bir pencere-i câmiadır. O pencere ne kadar katî ve parlak ve nurânî olduğunu Yirmi Beşinci Söz olan İ’câz-ı Kur’ân Risâlesine ve On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci İşaretine havale ediyoruz. Ve Kur’ân’ı bize gönderen Zât-ı Zülcelâlin Arş-ı Rahmânîsine niyaz edip deriz:
-2-
1 Hamd o Allah’a mahsustur ki, kuluna kitâbı indirmiş ve o kitapta hiçbir tezat ve eğriliğe yer vermemiştir. O kitâbı dosdoğru indirmiştir. (Kehf Sûresi: 1-2.)
Elif lâm râ. Bu bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle inkâr karanlıklarından imân nuruna çıkarman için sana indirdik. (İbrâhim Sûresi: 1.)
2 Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesâba çekme. (Bakara Sûresi: 286.)
Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi sapıklığa meylettirme. (Âl-i İmrân Sûresi: 8.)
Ey Rabbimiz! Bu hizmetimizi kabul buyur. Herşeyi hakkıyla işiten de, herşeyi hakkıyla bilen de ancak Sensin. (Bakara Sûresi: 127.)
Muhakkak ki tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet eden ancak Sensin. (Bakara Sûresi: 128.) İhtar


Şu Otuz Üç Pencereli olan Otuz Üçüncü Mektub, imânı olmayanı inşaallah imâna getirir, imânı zayıf olanın imânını kuvvetleştirir, imânı kavî ve taklidî olanın imânını tahkikî yapar, imânı tahkikî olanın imânını genişlendirir, imânı geniş olana bütün kemâlât-ı hakikiyenin medârı ve esası olan mârifetullâhta terakkiyât verir, daha nurânî, daha parlak manzaraları açar.
İşte bunun için, "Bir pencere bana kâfi geldi, yeter" diyemezsin. Çünkü, senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise, kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister, hattâ hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binâenaleyh, herbir pencerenin ayrı ayrı faydaları vardır. Mi’rac Risâlesinde asıl muhatap mü’min idi; mülhid ikinci derecede, istimâ makamında idi. Şu risâlede ise, muhatap münkirdir; istimâ makamlarında mü’mindir. Bunu düşünüp öylece bakmalı. Fakat, maatteessüf, mühim bir sebebe binâen şu Mektub gayet süratle yazıldığından ve hattâ müsvedde halinde kaldığından, elbette bana âit olan tarz-ı ifadede müşevveşiyet ve kusurlar olacaktır. Nazar-ı müsâmaha ile bakmalarını ve ellerinden gelirse, ıslâhlarını ve mâğfiret ile bana duâ eylemelerini ihvanlarımdan isterim...
-1-
-2-
-3-
1 Selâm hidâyete uyanlara olsun. (Tâhâ Sûresi: 47.)
Levm, azar ve kötülük nefsinin kötü isteklerine uyana olsun.


2 Seni her türlü kusur ve noksandan tenzih ederim. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, herşeyi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)
3 Allah’ım, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta, onun âl ve Sahabelerine salât ve selâm eyle. Âmin.