Sözler-Lemeat 3
Hâşiye
Bunda da bir ince işaret varMusîbet olur her dem hıyânet neticesi, mükâfatın sebebi. Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazâya da çarptırdı.
"Hangi ef’âlinizle kazâya, hem kadere şöyle fetvâ verdiniz ki, kazâ-i İlâhî musîbetle hükmetti, sizleri hırpaladı?
"Hatâ-i ekseriyet olur sebep dâimâ musîbet-i âmmeye." Dedim: Beşerin dalâlet-i fikrîsi, Nemrudâne inadı,
Firavunâne gururu şişti, şişti zeminde, yetişti semâvâta. Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semâvâttan indirdi
Tûfan, tâun misâli, şu harbin zelzelesi, gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki şu musîbet, bütün beşer musîbetiydi.
Nev’en umuma şâmil, bir müşterek sebebi, maddiyyunluktan gelen dalâlet fikri idi; hürriyet-i hayvanî, hevânın istibdadı.
Hissemizin sebebi, erkân-ı İslâmîde ihmâl ve terkimizdi. Zîrâ Hàlık Teâlâ yirmi dört saatten bir saati istedi.
Beş vakit namaz için, yalnız o saati, bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tembellikle terk ettik, gafletle ihmâl oldu.
Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmi dört saatte dâimâ tâlim ve meşakkatle tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Kefâreten beş sene cebren oruç tutturdu.
Kendi verdiği malından, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile, hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyârla vermedikti.
O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı. Haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. Sâlih amel ikiydi:
Biri müsbet ve ihtiyârî; biri menfî, ıztırârî. Bütün âlâm, mesâib, a’mâl-i sâlihadır; lâkin menfîdir, ıztırârî. Hadîs teselli verdi.
Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı, fiilî bir tevbe etti. Mükâfât-ı âcili: Şu milletin humsu dört milyonu çıkardı,
Derece-i velâyet, mertebe-i şehâdet ile gàzilik verdi, günahı sildi. Bu meclis-i âlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti.
Ben de birden uyandım, belki yakza ile yeni yattım. Bence yakza rüyâdır.
Rüyâ bir nevi yakzadır. Orada asrın vekili, burada Said Nursî. Cehil, mecâzı eline alsa hakikat yapar
İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecâz, eder inkılâb hakikate. Hem açar hurâfâta kapılar.
Küçüklüğümde gördüm ki, hasf olmuştu kamer. Sordum ben vâlidemden. Dedi: "Yılan yutmuştur." Dedim: "Neden görünür?" Dedi: "Orada yılanlar böyle nimşeffaf olur." İşte böyle bir mecâz, hakikat zannedilmiş. Medâr-ı şems ve kamer tekàtu’ noktaları olan re’s ve zenebde arzın haylûletiyle, bir emr-i İlâhiyle münhasıf olur kamer.
İki kavs-i mevhume tinnîn yâd edilmiş, hayalî bir teşbihle isim müsemmâ olmuş. Tinnîn ise yılandır.

Mübâlâğa zemm-i zımnîdir
Hangi şeyi vasfetsen, olduğu gibi vasfet. Medhin mübâlâğası bence zemm-i zımnîdir.
İhsan-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan değildir...

Şöhret zâlimedir
Şöhret bir müstebiddir; sahibine mal eder başkasının malını.
Meşhur Hoca Nasreddin letâifi içinde, zekâtı, yani onda biri, onundur asıl malı.
Rüstem-i Sistanî onun hayal-i şânı gàret etti bir asır mefâhir-i İran’ı.
Gasb ve gàretle şişti o nâmdar hayali, hurâfâta karıştı, attı nev-i insanı.

Din ile hayat kàbil-i tefrik olduğunu zannedenler
felâkete sebeptirler
Şu Jön Türkün hatâsı: Bilmedi o, bizdeki din hayatın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet müstemir, müstevlî vehmeyledi. Saadet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi
Medeniyet sistemi Hâşiye bozuktu, hem muzırdı. Tecrübe-i katiye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-i dinle olur, şu milletin ihyâsı. İslâm bunu anladı.
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkîsi.
İhmâli nispetinde idi milletin tedennîsi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi.


Mevt, tevehhüm edildiği gibi dehşetli değil
Dalâlet vehmidir; mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i câmedir, ya tahvil-i mekândır. Sicinden bostana çıkar.
Kim hayatı isterse, şehâdet istemeli. Şehidin hayatına Kur’ân işaret eder. Sekerâtı tatmamış herbir şehid, kendini hayy biliyor, görüyor. Lâkin yeni hayatı daha nezih buluyor.
Zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et, şuna benzer: İki adam, rüyâda lezâiz envaına câmi’ güzel bahçede, ikisi geziyorlar. Biri rüyâ olduğunu bilir; lezzet almıyor.
Onu müferrah etmez; belki teessüf eder. Öbürüsü biliyor ki, âlem-i yakzadır; hakiki lezzet alır, ona hakiki olur.
Rüyâ misâlin zılli, misâl ise berzahın zılli olmuştur. Ondan, onların düsturları birbirine benziyor.

Siyaset, efkârın âleminde bir şeytandır; istiâze edilmeli
Siyaset-i medenî, ekserin rahatına fedâ eder ekalli. Belki ekall-i zâlim, kendine kurban eder ekserîn-i avâmı.
Adâlet-i Kur’ânî, tek mâsumun hayatı, kanı heder göremez, onu fedâ edemez, değil ekseriyete, hattâ nevin umumu.
Ayet-i iki sırr-ı azîmi vaz’ ediyor nazara. Biri mahz-ı adâlet. Bu düstur-u azîmi
Ki ferd ile cemaat, şahıs ile nev-i beşer, kudret nasıl bir görür; adâlet-i İlâhî, ikisine bir bakar. Bir sünnet-i dâimî.
Hâşiye
Tam bir işaret-i gaybiyedir. Sekerâtta olan dinsiz sekerâtta olan dinsiz zalim medeniyete bakıyor.
Kim bir cana kıymamış birisini öldürürse... [0](Mâide Suresi :32.)
Şahs-ı vâhid hakkını kendi fedâ ediyor; lâkin fedâ edilmez, hattâ umum insana. Onun iptal-i hakkı, hem irâka-i demi,
Hem zevâl-i ismeti; iptal-i hakk-ı nevin, hem ismet-i beşerin mislidir, hem nazîri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir âdemî,
Hırs ve heves yolunda bir mâsumu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mâni ise harab eder dünyayı, imhâ eder benî Âdem’i


Zaaf hasmı teşcî eder; Allah abdini tecrübe eder,
abd Allahını tecrübe edemez
Ey hâif ve hem zaif! Havf ve zaafın beyhûde, hem senin aleyhinde tesirât-ı haricî teşcî eder, celb eder.
Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrât-ı mevhume için fedâ edilmez. Sana lâzım hareket; netice Allah’ındır.
İşine karışılmaz. Allah çeker abdini meydan-ı imtihana, "Böyle yaparsan eğer, böyle yaparım Ben" der.
Abd ise hiç yapamaz Allahını tecrübe. "Rabbim muvaffak etsin, ben de bunu işlerim" dese, tecavüz eder.
İsâ’ya demiş şeytan: "Mâdem herşeyi O yapar; kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?"
İsâ dedi: "Ey mel’un! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan."

Beğendiğin şeyde ifrat etme
Bir derdin dermanı başka derde dert olur, panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse, dert getirir, öldürür.

İnadın gözü meleği şeytan görür
İnadın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine, "melek" der, rahmeti de okutur.
Muhâlif tarafında eğer meleği görse, libasını değişmiş onu şeytan zanneder; adâvet, lânet eder. Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilâfı çıkarma
Ey talib-i hakikat! Mâdem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bâzan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.


İslâmiyet, selm ve müsâlemettir; dahilde nizâ ve husûmet istemez
Ey âlem-i İslâmî! Hayatın ittihadda. Ger ittihad istersen, düsturun bu olmalı:
-1- yerine -2- olmalı; -3- yerine -4- olmalı.
Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: "İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir."
Dememeli: "Budur hak; başkaları battaldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir."
Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ ondan çıkıyor.
Dert ile dermanlar taaddüdü hak olur; hak da taaddüd eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvüü hak olur; hak da tenevvü’ eder.
İstidad, terbiyeler tekessürü hak olur; hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
İki mizâca göre mesâil-i fer’îde hakikat sabit değil, izâfî ve mürekkeb. Mükellefîn mizâclar,
Ona bir hisse verip ona göre ederek tahakkuk ve terekküb, her mezhebin sahibi mühmel mutlak hükmeder.
Mezhebinin hududu tâyinini bırakır temâyül-ü mizâca. Taassub-u mezhebî tâmime sebep olur.
Tâmimin iltizamı, sebep olur nizâa. İslâmiyetten evvel tabakàt-ı beşerde derin uçurumlar,
Hem tebâüd-ü acîbi istedi bir vakitte taaddüd-ü enbiyâ, tenevvü-ü şerâyi’, müteaddid mezhebler.

1 Sadece o haktır.
2 O haktır.

3 Sadece o iyidir.
4 O en iyidir.

Beşerde bir inkılâb İslâmiyet yaptırdı. Beşer tekàrüb etti; şer’ etti ittihad, vâhid oldu peygamber.
Seviye bir olmadı; mezheb taaddüd etti. Terbiye-i vâhide kâfi geldiği zaman, ittihad eder mezhebler.


İcâd ve cem-i ezdâdda büyük bir hikmet var;
kudret elinde şems ve zerre birdir
Ey birâder-i kalb-i hüşyar! Ezdâdın cem’indendir tecellî-i iktidar. Lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri,
Hüsnün içinde kubhu, nef’in içinde dârrı, ni’met içinde nikmet, nurun içinde nârı, bilir misin ki sırrı?
Hakàik-ı nisbiye sübut, takarrür etsin. Bir şeyde çok şey olsun; bulsun vücud, görünsün. Sürat-i hareketle bir nokta bir hat olur.
Çevirmenin sürati yapar bir lem’a-i nur, daire-i nurânî. Hakàik-ı nisbiye vazifesi dünyada dâneler sümbül olur.
Kâinatın çamuru, revâbıt-ı nizâmı, alâik-ı nakşını odur teşkil ediyor. Âhirette bu nisbî emirler orada hakàik olur.
Hararette merâtib, ona olmuştur sebep tahallül-ü burûdet.
Hüsündeki derecât kubhun tedâhülüdür; sebep, illet oluyor.
Ziyâ zulmete borçlu; lezzet eleme medyûn; sıhhat, marazsız olmaz.
Cennet olmazsa belki Cehennem tâzib etmez. Zemherîrsiz olmuyor; ger zemherîr olmazsa, o da ihrak edemez.
O Hallâk-ı Lemyezel, halk-ı ezdâd içinde hikmetini gösterdi; haşmeti etti zuhur.
O Kadîr-i Lâyezâl, cem-i ezdâd içinde iktidarı gösterdi; azamet etti zuhur. Mâdem o Kudret-i İlâhî lâzıme-i Zâtî olur.
O Zât-ı Ezelîye, hem zarure-i nâşie; onda zıddı olamaz, acz tahallül edemez, onda merâtib olamaz. Herşeye nisbeti bir; hiçbir şey ağır olmuyor.
O kudretin ziyâsına güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın nuruna deniz yüzü ayna, şebnemlerin gözleri birer mir’at olmuştur.
Denizin geniş yüzü gösterdiği güneşi, çîn-i cebînindeki katreler de gösterir; şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor.
Aynı hüviyet tutar; şebnem, deniz bir olur güneşin nazarında. Kudreti tanzir eder. şebnemin gözbebeği küçücük bir güneştir.
Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir. Gözbebeği bir nurdur ki, şems-i kudretten gelir, o kudrete kamer olur.
Semâvât bir denizdir; bir nefes-i Rahmân’la çîn-i cebînlerinde mevcelenip, katarât ki, nücûm ve hem şümustur.
Kudret tecellî etti, o katarâta serpti nurânî lemeâtı. Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir lem’a timsâldir.
O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misâl güneş. Eder mücellâ camını o lümey’a zücâce dürri-misâl parlıyor.
O şebnem-misâl yıldız, latîf gözü içinde bir yer yapar lem’aya; lem’a olur bir sirâc, gözü olur zücâce, misbâhı nurlanıyor.
Meziyetin varsa hafâ türâbında kalsın; tâ neşv ü nemâ bulsun
Ey zîhassa-i meşhure! Taayyünle zulmetme. Ger perde-i hafânın altında sen kalırsan, ihvânına verirsin ihsan ve bereketi.
Herbir ihvânın altında sen çıkması, hem de o sen olması imkân ve ihtimâli, herbirine celb eder bir nazar-ı hürmeti.
Eğer taayyün edip, perde altından çıksan, mükerrem iken altında, üstünde zâlim olursun. Güneş iken orada, burada gölge edersin,
İhvânını düşürttürüp hem nazar-ı hürmetten. Demek taayyün ve teşahhus, zâlim birer emirdir. Sahih doğru böyle ise, hem de böyle görürsün.
Nerede kaldı yalancı tasannu’ ve riyâ ile kisb-i teşahhus, şöhret? İşte bir sırr-ı azîm ki hikmet-i İlâhî, hem o nizâm-ı ahsen.
Bir ferd-i fevkalâde, kendi nevi içinde setr ile perde çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.
İşte sana misâli: İnsan içinde velî, ömür içinde ecel, olmuş meçhul ve mühmel. Cumada müstetirdir bir saat, kabul olur duâ edersen.
Ramazan’da münteşir bir leyle-i zû-kadir. Esmâü’l-Hüsnâda muzmer iksir-i İsm-i âzam. Bu misâllerin haşmeti, hem de o sırr-ı hasen,
İbhamda izhâr eder, ihfâda ispat eder. Meselâ, ecelin ibhamında bir muvâzene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet alırsan.
Kefeteyn-i havf ü recâ, hizmet-i ukbâ-dünya tevehhüm-ü bekàî, lezzet-i ömrü verir. Yirmi sene müphem bir ömür olsa ahsen.
Nihayeti muayyen bin senelik bir ömre. Zîrâ nısfı geçerse, her saati geldikçe güyâ adım atarak darağacına gidersin.
Şey’en şey’en üzülmek ve hem de teselli vermez; sen de rahat etmezsin. Allah’ın rahmet ve gazabından fazla tahassüs hatâdır
Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah’ın gazabından fazla gazab edilmez.
Öyle ise, işi bırak o âdil-i Rahîme. Fazla şefkat elemdir; fazla gazab zemîme.



İsraf sefâhetin, sefâhet sefâletin kapısıdır
Ey müsrifli kardeşim! Tegaddî noktasında bir iken iki lokma; bir lokma bir kuruşa, bir lokma on kuruşa.
Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsâvi bir olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç saniyede, bîhûşe verir nûşe.
Zevkî bir fark bulunur, dâim onu aldatır o kuvve-i zâika; bedene, hem mideye kapıcı müfettişe.
Onun tesiri menfî, müsbet değil. Vazife yalnız kapıcıyı taltif ve memnun etmek. Nûş verirsin o bîhûşa.
Aslî vazifesinde onu müşevveş etmek, tek bir kuruş yerine on bir kuruşu vermek, olur şeytanî pîşe.
İsrafın en sefihi, tebzîrin en sakîmi, bir tarzdır bir çeşidi. Heves etme bu işe.

Zâika telgrafçıdır; telzîz ile baştan çıkarma Hâşiye
Rubûbiyet-i İlâh, hikmet ve inâyeti, ağızla hem burunla iki merkezi teşkil eylemiştir içinde hudud karakolu.
Hem, muhbirleri de koymuş. Şu âlem-i sağîrde damarları telefon, âsabları telgraf hükmüne vaz’ eylemiş.
Şâmme telefonu, hem telgrafa zâika inâyet memur etmiş o Rezzâk-ı Hakiki, erzak üstüne koymuş rahmetten bir tarife: taam ve levn ve hem râyiha.
İşte şu havâss-ı selâse, o erzak cânibinden birer ilânnâmesi, birer dâvetnâmesi, bir izinnâmesi, hem
Bir dellâldır ki, muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb olur. Mürtezık hayvanlara zevk ve rü’yet ve şem, birer âlet vermiş.
Hem taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş. Havâî gönülleri avutup, lâkaydları teheyyüc ile cezb etmiş.
Hâşiye
İktisad Risâlesinin çekirdeğidir. Belki on sayfa olan İktisad Risâlesini kable’l vücud on satırda okumuş.
Vaktâ, taam girse, hem ağıza, birden bire zâika her tarafa bir telgraf çekiyor bedenin aktârına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nevi, hem çeşitleri de söyler.
Hâcetleri muhtelif, ayrı ayrı mürtezık, ona göre davranır, ona da hazırlanır ya cevab-ı red gelir; hem kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür.
İnâyet tarafından mâdem buna memurdur; zevkle baştan çıkarma, hem telzîz ile aldatma.
Sonra o da unutur doğru iştihâ nedir. Bir iştihâ-i kâzib gelir, başına çatar. Hatâsı, maraz ile, hem
İlletlerle cezalar gelir. Hakiki lezzet, hakiki iştihâdan çıkar; doğru iştihâ, sâdık bir ihtiyaçtan. Bu lezzet-i kâfide şah, hem gedâ beraber.
Hem bâhemdir bir dinar ve bir dirhem o lezzet berhem-zened. Eleme olur merhem.


Niyet gibi, tarz-ı nazar dahi âdeti ibâdete çevirir
Şu noktaya dikkat et: Nasıl olur niyetle mübah âdât, ibâdât; öyle, tarz-ı nazarla fünûn-u ekvân, olur maarif-i İlâhî,
Tetkik dahi tefekkür. Yani, ger harfî nazarla, hem san’at noktasında "Ne güzeldir" yerine, "Ne güzel yapmış Sâni’; nasıl yapmış o mâhı!"
Nokta-i nazarında kâinata bir baksan, nakş-ı Nakkaş-ı Ezel, nizam ve hikmetiyle lem’a-i kasd ve itkan, tenvir eder şübehi.
Döner ulûm-u kâinat, maarif-i İlâhî. Eğer mânâ-i ismiyle, tabiat noktasında "zâtında nasıl olmuş" eğer etsen nigâhı,
Bakarsan kâinata, daire-i fünûnun daire-i cehl olur. Bîçare hakikatler, kıymetsiz eller kıymetsiz eder. Çoktur bunun güvâhı.

Böyle zamanda tereffühte izn-i şer’î bizi muhtar bırakmaz
Lezâiz çağırdıkça, "Sanki yedim" demeli. "Sanki yedim" düstur eden, bir mescidi yemedi. Hâşiye
Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tenâuma ihtiyâr bir derece var idi.
Şimdi ise ekseri açlığa düştü kaldı. Telezzüze ihtiyâr izn-i şer’î kalmadı.
Hâşiye
İstanbul’da Sankiyedim nâmında bir mescid var. ’Sanki yedim’diyen adam, hevesinden kurtardığı paralarla bina etmiş
Sevâd-ı âzam, hem ekseriyet-i mâsumun maîşeti basittir. Tegaddî besâtetiyle onlara tâbi olmak,
Bin kere müreccahtır, ekalliyet-i müsrife, ya bir kısım sefihe tegaddîde tereffüh noktasında benzemek.


Zaman olur ki, adem-i nimet, nimettir
Hâfıza bir nimettir. Fakat ahlâksız bir adamda, musîbet zamanında, nisyan ona râcihtir.
Nisyan da bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkim olmuş âlâmı unutturur.

Her musîbette bir cihet-i nimet var
Ey musîbetzede! Musîbetin içinde bir nimet mündericdir. Dikkat et de onu gör. Nasıl her şeyde vardır,
Bir derece-i hararet; her musîbette vardır bir derece-i nimet. Daha büyüğü düşün. Küçükteki nimetin,
Dereceyi görerek Allah’a çok şükür et. Yoksa isti’zâmla ürkersen, "Of, of"la üflersen, o da aksine şişer.
Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken ikileşir. Kalpte olan misâli, döner hakikat olur.
Hakikatten ders alır, sonra döner, başlıyor, kalbini tokatlıyor.

Büyük görünme, küçülürsün
Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mîzanı bilmeli: Her adam için elbet cemiyet-i beşerde, içtimâî binada,
Görmek görünmek için, şu mertebe denilen bir penceresi var. Ger pencere kàmet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek,
Uzanacak. Ger pencere, kàmet-i himmetinden alçaksa, tevâzuyla tekavvüs edecek, eğilecek.
Kâmillerde, büyüklük mikyâsıdır küçüklük; nâkıslarda, küçüklük mîzanıdır büyüklük.