Sözler-Lemeat 4
Hasletlerin yerleri değişse, mahiyetleri değişir
Bir haslet; yer ayrı sîmâ bir. Kâh dev, kâh melek, kâh sâlih, kâh tâlih. Misâli şunlardır:
Zayıfın kavîye karşı izzet-i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde, tekebbür ve gururdur.
Kavînin bir zayıfa karşı da tevâzuu sayılan bir sıfatı, ger olursa zayıfta, tezellül ve riyâdır.
Bir ulü’l-emr, makamında olursa ciddiyeti, vakardır, mahviyeti zillettir.
Hânesinde bulunsa, mahviyeti tevâzu, ciddiyeti kibirdir.
Mütekellim-i vahde olsa eğer o zâtta, müsâmaha hamiyet, fedâkârlık bir sıfat, bir amel-i sâlihtir.
Mütekellim-i maalgayr olsa eğer o zâtta, müsâmaha hıyânet, fedâkârlık bir sıfat, bir amel-i talihtir.
Tertib-i mebâdide tevekkül, tembelliktir. Terettüb-ü netice noktasındaki tefvîz, tevekkül-ü şer'îdir.
Semere-i sa’yine, kısmetine rızâ ise, memduh bir kanaattir, meyl-i sa’ye kuvvettir.
Mevcut mala iktifâ, mergub kanaat değil, belki dûnhimmetliktir. Misâller daha çoktur.
Kur’ân mutlak zikreder sâlihât ve takvâyı. İbhâmında remz eder makamâtın tesiri. îcâzı bir tafsildir; sükûtu geniş sözdür.

" " bizzat, hem âkıbet muraddır
Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dedi: "Mâdem haktır. Neden kâfir Müslim’e, kuvvet hakka galiptir?"
Dedim: Dört noktaya bak; bu müşkül de hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesîlesi hak olması lâzım değildir.
Öyle de, her bâtılın her vesîlesi bâtıl olması yine lâzım değildir. Neticesi Şu çıkar: Hak olan bir vesîle, bâtıl vesîleye galiptir.
Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla mağlûptur. Muvakkaten, bilvâsıta olmuştur. Yoksa bizzat, hem dâimâ değildir.
Hak yücedir.(Bu ifade, Buhâri’de yer alan bir hadiste ’İslam yücedir. Ondan yüce hiçbir şey yoktur.’ (Buhâri,Cenâiz:79.)şeklinde yer alır.)
Lâkin âkıbetü’l-âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var. İkinci nokta şudur:
Her Müslim’in her vasfı Müslim olmak vacip iken, haricen her dem vâki’, sabit değildir.
Öyle de, her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neşet etmek yine lâzım değildir.
Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neşet etmek, öyle de, her dem sabit değildir.
Demek bir kâfirin Müslim olan bir vasfı, Müslim’deki lâmeşrû vasfına galip olur. Bilvâsıta, o kâfir dahi ona galiptir.
Hem, dünyada hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânidar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mâni değildir.
Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelâlin iki vasf-ı kemâlden iki şer’î tecellî, vasf-ı irâdeden gelen meşîetle takdirdir.
O da şer’-i tekvinî. Vasf-ı kelâmdan gelen şeriat-ı meşhure. Teşriî evâmire karşı itaat, isyan
Nasıl olur; öyle de, tekvinî evâmire itaat ve isyan olur. Birincisi galiben dâr-ı uhrâda görür
Mücâzâtı, sevabı; ikincisi ağleben dâr-ı dünyada çeker mükâfât ve ikàbı. Meselâ, nasıl sabrın mükâfâtı zaferdir,
Atâletin mücâzâtı sefâlet; öyle de, sa’yin sevabı olur servet. Sebatta da galebedir mükâfât. Zehirin ikàbı bir maraz, panzehirin sevabı bir sıhhattir.
Bazen iki şeriat evâmiri bir şeyde beraber müçtemi’dir; her birine bir cihet. Demek tekvinî emre itaat ki, bir haktır.
İtaat galip olur o emrin isyanına ki, bir tavr-ı bâtıldır. Bir bâtıla vesîle olmuş olursa bir hak, vaktâ ki galip olsa
Bir bâtıla ki, olmuş o da vesîle-i hak. Bilvâsıta bir hakkın bir bâtıla mağlûptur. Fakat bizzat değildir.
Demek, bizzat demektir. Hem âkıbet muraddır; kayd-ı haysiyet maksuddur. Dördüncü nokta şudur:
Bir hak bilkuvve kalmış. Yahut kuvvetsiz kalmış. Ya mahlûttur, hem mahşûş. Ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir.
Mühezzeb ve müzehheb yapmak için muvakkat, bâtıl ona musallat. Tâ ki sebîke-i hak ne miktar lüzûm vardır,
Tâ mahz ve hâlis çıksın mebâdide, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. "âkıbetü’l-müttakîn" ona vurur bir darbe;
İşte, bâtıl mağlûptur. sırrı onu çarpar ikàba; işte hak da galiptir. Bir kısım desâtir-i içtimâiye
İçtimâî heyette düsturları istersen: Müsâvâtsız adâlet, önce adâlet değil. Temâsülse, tezadın mühim bir sebebidir.
Tenâsübse, tesânüdün esası. Sıgar-ı nefistir tekebbürün menbaı. Zaaf-ı kalptir gururun mâdeni. Olmuş acz, muhâlefet menşei. Meraksa, ilme hocadır.
İhtiyaçtır terakkînin üstadı. Sıkıntıdır muallime-i sefâhet. Demek sefâhetin membaı sıkıntı olmuş. Sıkıntıysa, mâdeni yeisle sû-i zandır.
Dalâlet fikrîdir; zulümât kalbîdir; israf cesedîdir.


Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış;
yuvalarına dönmeli

Hâşiye 1
"Mim"siz medeniyet, tâife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metâı yapmış. Şer’-i İslâm onları
Rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada; rahatları evlerde, hayat-ı âilede. Temizlik zînetleri;
Haşmetleri hüsn-ü hulk, lûtuf ve cemâli ismet, hüsn-ü kemâli şefkat, eğlencesi evlâdı. Bunca esbâb-ı ifsad, demir sebat kararı
Lâzımdır, tâ dayansın. Bir meclis-i ihvânda güzel karı girdikçe, riyâ ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir damarları.
Yatmış olan hevesât birden bire uyanır. Tâife-i nisâda serbestî inkişafı, sebep olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birden bire inkişafı.
Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu sûretler denilen küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir; Hem müthiştir tesiri. Hâşiye 2
Memnu’ heykel, sûretler, ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid riyâ, ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır; celb eder o habîs ervâhları.
Hâşiye 1
Tesettür Risâlesinin esasıdır. Yirmi sene sonra müellifinin mahkumiyetine sebeb gösteren bir mahkeme, kendini ve hâkimlerini ebedi mahkum ve mahcup eylemiş.
Hâşiye 2
Nasıl meyyite bir karıya nefsani nazarla bakmak nefsin dehşetli alçaklığını gösterir;Öyle de rahmete muhtaç bir biçare meyyitenin güzel tasvirine bakmak ,ruhun hissiyât-ı ulviyesini söndürür.
Sefih erkekler, hevesâtlarıyla kadınlaşırsa, o zaman açık saçık kadınlar da hayâsızlıkla erkekleşirler. (Üstadımızın Arabca bir ifadesi ) Tasarruf-u kudretin vüsati, vesâit ve muînleri reddeder
O Kadîr-i Zülcelâl, tasarruf-u kudreti, tevessü-ü tesiri noktasında oluyor şemsimiz zerre-misâl.
Nev-i vâhidde olan tasarruf-u azîmi mesafesi vâsidir. İki zerre beyninde câzibeyi ele al,
Git de, tâ Şemsü’ş-Şümûs ve Kehkeşan beynindeki câzibenin yanında koy. Yükü bir kar tanesi bir melek, şemsi ele almış bir şems-misâl
Meleğin yanına gelir. İğne kadar bir balığı, balina balığı da yan yana bırak. O Kadîr-i Ezelî-i Zülcelâl
Tecellî-i vâsii, asgardan tâ ekbere itkan-ı mükemmeli birden tasavvura al. Câzibe ve nevâmis, vesâil-i pürseyyâl
Gibi örfî emirler, tecellî-i kudrete, tasarruf-u hikmete birer isim olması; odur yalnız meâl.
Başka meâli olmaz. Beraber de bir düşün; bileceksin bizzarure ki, esbâb-ı hakiki vesâit-i zîmisâl,
Muînler, hem şerikler birer emr-i bâtıldır, birer hayal-i muhâl, o kudret nazarında. Hayat vücuda kemâl,
Makamı büyük, mühimdir. Buna binâen derim: Küremiz, âlemimiz neden mutî, musahhar olmasın, hayvan-misâl?
O Sultan-ı Ezelin bu tarz hayvan tuyûru kesretle münteşirdir şu meydan-ı fezâda, muhteşem ve pürcemâl.
Bostan-ı hilkatinde salmış da döndürüyor. Onlardaki nağamât, bunlardaki harekât, tesbihâttır o akvâl,
İbâdettir o ahvâl, Kadîm-i Lemyezele, Hakîm-i Lâyezâle. Küremiz hayvana pek benziyor; âsâr-ı hayat, gösteriyor. Eğer yumurta kadar küçülse, bilfarz-ı muhâl.
Minimini bir hayvan olması pek muhtemel. Yuvarlak bir huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karîb bir ihtimâl.
âlemimiz insan kadar küçülse, yıldızlar zerreler sûretine dönerse, bir zîşuur hayvana dönmesi câiz olur; akıl da bulur mecâl.
Demek âlem erkânlarıyla birer âbid-i müsebbih, birer mutî musahhar Hàlık-ı Lemyezele, Kadîr-i Lâyezâle.
Kemmen büyük olması, keyfen büyük olması her vakit lâzım gelmez. Zîrâ, daha cezâletlidir saat-i hardal-misâl
Bir saatten ki, timsâli Ayasofi kadardır. Bir sineğin hilkati hayretfezâdır filden, o mahlûk-u bîfasal.
Ger kalem-i kudretle bir cüz-ü ferd üstüne esîrin cevâhir-i ferdiyle yazılsa bir Kur’ân ki, sıgar-ı sahife nisbeti bir kibr-i san’at-meâl.
Sahife-i semâda yıldızlarla yazılan bir Kur’ân-ı Kerîme, cezâletle müsâvi. Nakkaş-ı Ezelînin san’atı her tarafta pürcemâl ve pürkemâl.
Her tarafta böyledir. Derece-i kemâlde kalemdeki ittihad, tevhidi ilân eder bu kelâm-ı pürmeâl; iyi bir dikkate al.


Melâike bir ümmettir; şeriat-ı fıtriye ile memurdur
Şeriat-ı İlâhî ikidir. Hem iki sıfattan gelmiş iki insan muhatap, hem de mükellef olmuş. Sıfat-ı irâdeden gelen şer’-i tekvinî.
İnsan-ı ekber olan âlemin ahvâlini, hem de harekâtını, ki ihtiyârî değil, tanzim eden şer’dir. O meşîet-i Rabbânî,
Yanlış bir ıstılahla "tabiat" da denilir. Sıfat-ı kelâmından gelen şeriat ise, âlem-i asgar olan insanın ef’âlini,
Ki ihtiyârî olmuş, tanzim eden şer’dir. İki şer’ bir yerde bâzan eder içtimâ. Melâike-i İlâhî, bir ümmet-i azîme, hem bir cünd-ü Sübhânî,
Birinci şer’e olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil. Hem onlardan bir kısmı ibâd-ı müsebbihtir; bir kısmı da müstağrak, arşın mukarrebîni.

Madde rikkat peydâ ettikçe hayat şiddet peydâ eder
Hayat asıl, esastır; madde ona tâbidir, hem de onunla kàimdir. Bir hurdebinî huveyn havâss-ı hamsesiyle insanın havâssını
Muvâzene edersen görürsün: İnsan ondan ne derece büyükse, havâssı o derece onunkinden aşağı. O huveyne işitir kardeşinin sesini,
Hem de görür rızkını. Ger insan kadar büyüse, havâssı hayretfezâ, hayatı şûlefeşan, rü’yeti de berkâsâ bir nur-u âsumânî.
İnsan, bir kitle-i mevâttan bir zîhayat değildir. Belki de milyarlarla zîhayat hüceyrâtından mürekkeb ve zîhayat bir hücre-i insanî.

Maddiyunluk bir tâun-u mânevîdir
Maddiyyunluk bir tâun-u mânevî; beşere de tutturdu şu, müthiş bir sıtmayı.Hâşiye Hem de âni çarptırdı bir gazab-ı İlâhî. Telkin, hem de taklid,
Şüphesiz insan ,içerisinde Yâsin Suresi yazılmış ’Yasin’ kelimesine benzer. ’Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şanı ne yücedir.(Mü’minün Suresi 14.)
Hâşiye Eski harbi umumiye işret eder.
Tenkide kabiliyet-i tevessüü nisbeten, o tâun da ediyor tevessü’ ve intişâr. Telkini fenden almış, medeniyetten taklid.
Hürriyet, tenkid vermiş; gururundan dalâlet çıkmış.


Vücudda atâlet yok; işsiz adam, vücudda adem hesâbına işler
En bedbaht, sıkıntılı, muztarip, işsiz olan adamdır. Zîrâ ki atâlet, vücud içinde adem, hayat içinde mevttir.
Sa’y ise, vücudun hayatı, hem hayatın yakzasıdır elbet.

Ribâ İslâma zarar-ı mutlaktır
Ribâ atâlet verir, şevk-i sa’yi söndürür. Ribânın kapıları, hem de onun kapları olan bu bankaların her dem nef’i ise, beşerin en fena kısmınadır. Onlar da gâvurlardır.
Gâvurlardaki nef’i, en fena kısmınadır; onlar da zâlimler.
Her dem zâlimlerdeki nef’i en fena kısmınadır. Onlar da sefihlerdir. Âlem-i İslâma bir zarar-ı mutlaktır.
Mutlak beşer her dem refahı nazar-ı şer’îde yoktur. Zîrâ harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi hederdir... Her dem.

Kur’ân, kendi kendini himâye edip hâkimiyetini idâme eder Hâşiye
Bir zâtı gördüm ki yeis ile mübtelâ, bedbinlikle hasta idi. Dedi: "Ulemâ azaldı; kemiyet keyfiyeti. Korkarız, dinimiz sönecek de bir zaman."
Dedim: Nasıl kâinat söndürülmezse, imân-ı İslâmî de sönemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismârlar hükmünde her an
Olan İslâmî şeâir, dinî minârât, İlâhî maâbid, şer’î maâlim itfâ olmazsa, İslâmiyet parlayacak an be an.
Herbir mâbed bir muallim olmuş, tabıyla tabâyie ders verir. Her maâlim dahi birer üstad olmuştur; onun lisân-ı hali eder telkin-i dinî; hatâsız, hem bînisyan.
Herbir şeâir bir hoca-i dânâdır; ruh-u İslâmı dâim enzâra ders veriyor. Mürûr-u a’sâr ile sebeb-i istimrâr-ı zaman;
Hâşiye
35 sene evvel yazılan bu makam ;bu sene yazılmış tarzını gösteriyor. Demek ramazan bereketiyle yazdırılmış bir nevi ihtar-ı gaybidir.


Güyâ tecessüm etmiş, envar-ı İslâmiyet, şeâiri içinde. Güyâ tasallüb etmiş, zülâl-i İslâmiyet, maâbidi içinde. Birer sütun-u imân.
Güyâ tecessüd etmiş, ahkâm-ı İslâmiyet, maâlimi içinde. Güyâ tahaccür etmiş, erkân-ı İslâmiyet, avâlimi içinde. Birer sütun-u elmas; onunla mürtabıttır zemin ile âsumân.
Lâsiyyemâ, bu Kur’ân-ı Hatib-i Mu’cizbeyân, dâimâ tekrar eder bir hutbe-i ezelî. Aktâr-ı İslâmîde kalmamış hiç de bir köy, hem dahi hiç bir mekân.
Nutkunu dinlemesin, tâlimi işitmesin. sırrı ile, hâfızlıktır pek de büyük bir rütbe. Tilâvet ise, ibâdet-i ins ü cân.
Onun içinde tâlim, hem müsellemâtı tezkir. Tekerrür-ü zamanla nazariyât kalbolur müsellemâta, hem döner bedihiyâta. İstemez daha beyân.
Zarûriyât-ı dinî, nazariyâttan çıkıp zarûriyât olmuştur. Tezkir ise kâfidir, ihtar ise vâfidir. Şâfidir her dem Kur’ân,
İhtara, hem tezkire. Şu intibah-ı İslâm, hem içtimâî yakza herbirine veriyor, umuma âit olan delâil ve hem mîzan.
Mâdem içtimâî hayat İslâmda başlamıştır; herbirinin imânı kendine mahsus olan delile münhasıran değil, müstenid vicdan.
Belki cemaatin kalbinde gayr-i mahdud esbâba dahi eder istinad. Hattâ cây-ı dikkattir: Bir mezheb-i zaifi, mürûr ettikçe zaman,
İptali müşkül olur. Nerede kaldı ki İslâm, vahy ile fıtrat gibi iki metîn esasa hem istinad etmiştir, hem bu kadar a’sârda nâfizâne hükümran.
Râsih esaslarıyla, bâhir eserleriyle kürenin yarısıyla iltiham peydâ etmiş, bir ruh-u fıtrî olmuş. Nasıl küsûfa girer? Küsûftan çıkmış el’an.
Fakat, maatteessüf, bâzı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu kasr-ı âlînin metîn esaslarına ilişir, buldukça imkân.
Onları deprettirir. Esaslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz. Sussun şimdi dinsizlik; iflâs etti o teres. Bestir tecrübe-i küfran ve yalan.
Bu âlem-i İslâmın âlem-i küfre karşı en ileri karakol, şu dârülfünûn idi. Lâkayd ve gafletlikle hasm-ı tabiat-yılan,
Gediği açtı cephenin arkasında, dinsizlik hücum etti, millet epey sarsıldı. En ileri karakol, İslâmiyet ruhuyla tenevvür etmiş cinân,
En mütesallib olmalı. En müteyakkız olmalı; yahut o dar olmamalı, İslâmı aldatmamalı. İmânın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma’kes-i nur-u imân.
Onu koruyucu olan da biziz .(Hicr Suresi:9.)
Bâzan da mücâhiddir, bâzan süpürgecidir. Dimağda vesveseler, hem pekçok ihtimâller kalb içine girmese, sarsılmaz imân, vicdan.
Yoksa bâzıların zannınca imân dimağda olsa, ruh-u imân olan hakkalyakîne ihtimâlât-ı kesîre olur birer hasm-ı bîemân.
Kalb ile vicdan, mahall-i imân. Hads ile ilham, delil-i imân. Bir hiss-i sâdis, tarîk-ı imân. Fikir ile dimağ, bekçi-i imân.


Tâlim-i nazariyâttan ziyâde tezkir-i müsellemâta ihtiyaç var
Zarûriyât-ı dinî, müsellemât-ı şer’î, kulûblerde hâsıldır, ihtar ile huzuru, tezkir ile şuuru.
Matlub da hâsıl olur. İbâre-i Arabî Hâşiye daha ulvî ediyor tezkiri, hem ihtarı.
Onun için Cumada hutbe-i Arabiye, zarûriyâtı ihtar, müsellemâtı tezkir, maalkifâye olur onun tarz-ı tezkiri.
Nazariyâtı tâlim onda maksud değildir. Hem İslâmın vicdânî sîmâsında şu Arabî ibâre bir nakş-ı Vahdettir; kabul etmez teksiri.

Hadîs der âyete: "Sana yetişmek muhâl"
Hadîs ile âyeti muvâzene edersen, bilbedâhe görürsün: Beşerin en beliği, vahyin de mübelliği, o dahi bâliğ olmaz
Belâgat-ı âyete. O da ona benzemez. Demek ki, lisân-ı Ahmedîden gelen herbir kelâm her dem onun olamaz.

İcâz ile beyân, i’câz-ı Kur’ân
Biz zaman rüyâda gördüm ki, Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihânı.
Füc’eten bir adam yanımda peydâ oldu. Dedi ki: "îcâz ile beyân et, icmâl ile îcâz et bildiğin enva-ı i’câz-ı Kur’ân’ı."
Daha rüyâda iken tâbirini düşündüm. Dedim, şuradaki infilâk, beşerde bir inkılâba misâl. İnkılâbda ise elbet hüdâ-i Furkanî,
Hâşiye
On sene sonra bir hadiseyi hissetmiş, mukabeleye çalışmış.
Her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ’câzının beyânı zamanı da gelecek. O sâile cevaben dedim: "İ’câz-ı Kur’ânî, yedi menâbi-i külliyeden tecellî, hem yedi anâsırdan terekküb eder.
Birinci menba: Lâfzın fesâhatinden selâset-i lisânı, nazmın cezâletinden, mânâ belâgatinden, mefhumların bedâatinden, mazmunların berâatinden, üslûbların garâbetinden birden tevellüd eden bârika-i beyânı,
Onlarla oldu mümtezic, mizâc-ı i’câzında acîb bir nakş-ı beyân, garip bir san’at-ı lisânı. Tekrarı hiçbir zaman usandırmaz insanı.
İkinci unsur ise, umûr-u kevniyede gaybî olan esasât, İlâhî hakàikten gaybî olan esrardan, gaybî-i âsumânî.
Mâzide kaybolan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvâlden birden tazammun eden bir ilmü’l-guyûb hızânı.
Alemü’l-guyûb lisânı, şehâdet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumuz ile beyânı, hedef nev-i insanî, i’câzın bir lem’a-i nurânî.
Üçüncü menba ise, beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır: Lâfzında, mânâsında, ahkâmda, hem ilminde, makàsıdın mîzanı.
Lâfzı tazammun eder pek vâsi’ ihtimâlât, hem vücûh-u kesîre ki, herbiri nazar-ı belâgatta müstahsen, Arabiyece sahih, sırr-ı teşriî lâyık görüyor anı.
Mânâsında, meşârib-i evliyâ, ezvâk-ı ârifîni, mezâhib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menâhic-i hükemâ, o i’câz-ı beyânı
Birden ihâta etmiş, hem de tazammun etmiş delâletinde vüs’at, mânâsında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün, ne geniştir meydanı.
Ahkâmdaki istiâb; şu hârika şeriat ondan olmuş istinbat, saadet-i dâreynin bütün desâtirini, bütün esbâb-ı emni.
İçtimâî hayatın bütün revâbıtını, vesâil-i terbiye, hakàik-ı ahvâli birden tazammun etmiş onun tarz-ı beyânı.
İlmindeki istiğrak: hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlâhî, onda merâtib-i delâlât, rumuz ile işârât, sûreler surlarında cem’ etmiştir cenânı.
Makàsıd ve gàyâtta, muvâzenet, ıttırad, fıtrat desâtirine mutâbakat, ittihad, tamam mürâât etmiş, hıfz eylemiş mîzanı.
İşte lâfzın ihâtasında, mânânın vüs’atinde, hükmün istiâbında, ilmin istiğrakında, muvâzene-i gàyâtta câmiiyet-i pürşânı!
Dördüncü unsur ise, her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakàta, derece-i istidad, rütbe-i kabiliyet nisbetinde ediyor bir ifâza-i nurânî.
Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşâde. Güyâ her demde, her yerde taze nâzil oluyor o kelâm-ı Rahmânî.
İhtiyarlandıkça zaman, Kur’ân da gençleşiyor. Rumuzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbâbın perdesini de yırtar o hitâb-ı Yezdânî.
Nur-u tevhidi, her dem her âyetten fışkırır. Şehâdet perdesini gayb üstünde kaldırır. Ulviyet-i hitâbı, dikkate dâvet eder o nazar-ı insanı,
Ki, o lisân-ı gaybdır; şehâdet âlemiyle bizzat odur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar: Hârika tazeliği bir ihâta-i ummânî.
Te’nîs-i ezhân için akl-ı beşere karşı İlâhî tenezzülât. Tenzilin üslûbunda tenevvüü, mûnisliğidir mahbub-u ins ü cânı.
Beşinci menba ise, nakil ve hikâyâtında, ihbar-ı sâdıkada, esasî noktalardan hazır müşâhid gibi bir üslûb-u bedî-i pürmaânî
Naklederek, beşeri onunla ikaz eder. Menkulâtı şunlardır: İhbar-ı evvelîni, ahvâl-i âhirîni, esrar-ı Cehennem ve Cinânı,
Hakàik-ı gaybiye, hem esrar-ı şehâdet, serâir-i İlâhî, revâbıt-ı kevnîye dâir hikâyâtıdır hikâyet-i iyânî
Ki, ne vâki’ reddeylemiş, ne mantık tekzib etmiş. Mantık kabul etmezse, red de bile edemez. Semâvî kitapların ki, matmâh-ı cihânî.
İttifakî noktalarda musaddıkàne nakleder. İhtilâfî yerlerinde musahhihâne bahseder. Böyle naklî umûrlar bir "ümmî"den sudûru hârika-i zamanî.
Altıncı unsur ise, mutazammın ve müessis olmuş din-i İslâma. İslâmiyet misline ne mâzi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı.
Arzımızı senevî, yevmî dairesinde şu hayt-ı semâvîdir, tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş; bırakmıyor isyanı.
Yedinci menba ise, şu altı menbadan çıkan envar-ı sitte, birden eder imtizâc. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vâsıta-i nurânî.
Şundan çıkan bir zevktir. Zevk-i i’câz bilinir; tâbirine lisânımız yetişmez. Fikir dahi kàsırdır; görünür de, tutulmaz o nücûm-u âsumânî.
On üç asır müddette meylü’t-tehaddî varmış Kur’ân’ın a’dâsında; şevk-i taklid uyanmış Kur’ân’ın ahbabında. İşte i’câzın bir bürhanı.
Şu iki meyl-i şedidle yazılmıştır, meydanda. Milyonlarla kütüb-ü Arabiye gelmiştir kütüphâne-i vücuda. Onlar ile tenzili, düşerse bir mîzanı,
Muvâzene edilse, değil dânâ-i bîmüdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: "Bunlar ise insanî; şu ise âsumânî."
Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise, ya umumdan aşağı-bu ise, bilbedâhe mâlûm olmuş butlânı.
Öyle ise umumun fevkındedir. Mazmunları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine dâvet etmiş ervâhıyla ezhânı.
Beşer onda tasarruf, kendine de mal etmiş. Onun mazmunları ile yine Kur’ân’a karşı çıkmamış; hiçbir zaman çıkamaz, geçti zaman-ı imtihanı.
Sâir kitaplara benzemez, onlara ma’kîs olmaz. Zîrâ yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzûlü, müteferrik, mütekàtı’, bir hikmet-i Rabbânî.
Esbâb-ı nüzûlü muhtelif, mütebâyin. Bir maddede es’ile mütekerrir, mütefâvit. Hâdisât-ı ahkâmı müteaddid, mütegayyir. Muhtelif, mütefârık nüzûlünün ezmânı.
Hâlât-ı telâkkîsi mütenevvi’, mütehâlif. Aksâm-ı muhatabı müteaddid, mütebâid. Gàyât-ı irşâdında mütederric, mütefâvit. Şu esaslara müstenid binaî, hem beyânî,
Cevabî, hem hitâbî. Bununla da beraber, selâset ve selâmet, tenâsüb ve tesânüd, kemâlini göstermiş. İşte onun şâhidi: Fenn-i beyân-ı maânî.
Kur’ân’da bir hâssa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sahib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûb, âyine-i insanî.
Ey sâil-i misâlî! Sen ki îcâz istedin; ben de işaret ettim. Eğer tafsil istersen, haddimin haricinde. Sinek seyretmez âsumânı.
Zîrâ o kırk enva-ı i’câzından yalnız birtekini ki, cezâlet-i nazmıdır, İşârâtü’l-İ’câz’da sıkışmadı tibyânı.
Yüz sahife tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhânî ilhamları ziyâde; ben istiyorum senden tafsil ile beyânı.
Ulaşmaz dest-i edeb-i garb-ı hevesbâr-ı hevâkâr-ı dehâdâr
De’b-i edeb-i ebed-müddet-i Kur’ân-ı ziyâbâr-ı şifâkâr-ı hüdâdâr

Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnut eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez,
Onları eğlendirmez. Bu hikmete binâen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez.
Avrupa’dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat, romanvâri nazarla, Kur’ân’da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-i haşmeti göremez, hem tadamaz.
Kendindeki mihengi ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz.
Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabânî edebse, hamâset noktasında hakperestliği etmez.
Belki zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvetperestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında aşk-ı hakiki bilmez.
Şehvetengiz bir zevki nefislere de zerk eder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san’at-ı İlâhî sûretinde bakmaz,
Bir sıbga-i Rahmânî sûretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor, hem ondan da çıkamaz.
Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.
Yine ondan gelen, dalâletten neş’et eden ruhun ıztırâbâtına, o edebsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim, hakiki fayda vermez.
Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvât. Meyyit hayat veremez.
Hem tiyatro gibi tenâsuhvâri, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz.
Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlûfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.
Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktristi kàrie ihtar eder. Zâhiren der: "Sefâhet fenadır, insanlara yakışmaz."
Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefâhete öyle müşevvikàne bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.
İştihâyı kabartır, hevesi tehyic eder; his daha söz dinlemez. Kur’ân’daki edebse, hevâyı karıştırmaz.
Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemâlperestlik zevki, hakikatperestlik şevki verir. Hem de aldatmaz.
Kâinata tabiat cihetinde bakmıyor. Belki bir san’at-ı İlâhî, bir sıbga-i Rahmânî noktasında bahseder; akılları şaşırtmaz.
Mârifet-i Sâniin nurunu telkin eder, herşeyde âyetini gösterir. Her ikisi rikkatli birer hüzün de veriyor; fakat birbirine benzemez.
Avrupazâde edebse, fakdü’l-ahbabdan, sahipsizlikten neş’et eden gamlı bir hüznü veriyor; ulvî hüznü veremez.
Zîrâ sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemâne aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdâr. Âlemi bir vahşetzâr tanır; başka çeşit göstermez.
O sûrette gösterir, hem de mahzunu tutar, sahipsiz de olarak yabânîler içinde koyar, hiçbir ümit bırakmaz.
Kendine verdiği şu hiss-i heyecanla git gide ilhâda kadar gider, ta’tîle kadar yol verir. Dönmesi müşkül olur; belki daha dönemez. Kur’ân’ın edebi ise, öyle bir hüznü verir ki, âşıkàne hüzündür, yetimâne değildir. Firâku’l-ahbabdan gelir; fakdü’l-ahbabdan gelmez.
Kâinatta nazarı, kör tabiat yerine, şuurlu, hem rahmetli bir san’at-ı İlâhî onun medâr-ı bahsi. Tabiattan bahsetmez.
Kör kuvvetin yerine, inâyetli, hikmetli bir kudret-i İlâhî ona medâr-ı beyân. Onun için, kâinat vahşetzâr sûret giymez.
Belki muhatab-ı mahzunun nazarında oluyor bir cemiyet-i ahbab. Her tarafta tecâvüb, her cânibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.
Her köşede istînâs, o cemiyet içinde mahzunu vaz’ ediyor bir hüzn-ü müştakàne; bir hiss-i ulvî verir, gamlı bir hüznü vermez.
İkisi birer şevki de verir. O yabânî edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasıt; ruha ferah veremez.
Kur’ân’ın şevki ise, ruh düşer heyecana, şevk-i maâlî verir. İşte bu sırra binâen, şeriat-ı Ahmediye (a.s.m.) lehviyâtı istemez.
Bâzı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip; demek hüzn-ü Kur’ânî veya şevk-i tenzilî veren âlet zarar vermez.
Eğer hüzn-ü yetimî veya şevk-i nefsânî verse, âlet haramdır. Değişir eşhâsa göre; herkes birbirine benzemez.


Dallar, semerâtı, rahmet nâmına takdim ediyor
Şecere-i hilkatin dalları her tarafta semerât-ı niâmı zîruhun ellerine zâhiren uzatıyor.
Hakikatte bir yed-i rahmet, bir dest-i kudrettir ki, o semerâtı, o dalları içinde sizlere uzatıyor.
O yed-i rahmeti, siz de şükür ile öpünüz. O dest-i kudreti de minnetle takdîs ediniz.