Şualar-1. Şua

Tenbih: Ben bu âyet-i nuriyenin işaretlerini elektrik ve Resâili’n-Nur’un hatırı için beyan etmedim. Belki bu âyetin i’câz-ı mânevîsinin bir şubesinden bir lem’asını göstermek istedim.
Elhasıl: Bu âyet-i kudsiye sarîh mânâsıyla nur-u İlâhî ve nur-u Kur’ânî ve nur-u Muhammedîyi (a.s.m.) ders verdiği gibi, mânâ-yı işârîsiyle de her asra baktığı gibi, on üçüncü asrın âhirine ve on dördüncü asrın evveline dahi bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın âhir ve evvellerinde en ziyade nazara çarpan ve en ziyade münasebet-i mâneviyesi bulunan ve bu âyetin umum cümlelerinin muvafakatlerini ve mutabakatlarını en ziyade kazanan elektrikle Resâili’n-Nur olduğundan, doğrudan doğruya mânâ-yı remziyle bakar diye bana kanaat-i katiye verdiğinden, çekinmeyerek kanaatimi yazdım. Hata etmişsem, Erhamürrâhimînden rahmetiyle affetmesini niyaz ediyorum. Resâil’in-Nur’un bu âyetin iltifatına liyakatini anlamak isteyen zatlar hangi risaleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa Eskişehir Hapishanesi’nin bir meyvesi olan Otuzuncu Lem’a namındaki altı esmâ-i İlâhiyeye dair altı nükte risalesine, hiç olmazsa o Lem’adan İsm-i Hayy ve Kayyûm’a dair Beşinci ve Altıncı Nüktelere dikkatle baksa, elbette tasdik eder.


Resaili’n-Nur’a İşaret Eden İkinci Âyet
-1- âyet-i meşhuresidir ki, -2- hadîsinin vürûduna sebep olmuş. ’nin işareti Sekizinci Lem’a’da tafsilen beyan edildiği gibi, Sûre-i Hûd’da -3- (ilâ âhirihi) âyetinin iki kuvvetli işaret veren sayfasının mukabilindeki gayet meşhur bir âyetidir. Makam-ı cifrîsi 1303 ederek, hem Sûre-i Şûrâ’nın ikinci sayfasında -4- ise, 1309 ederek o tarihte umum muhatapları içinde birisine, hususan Kur’ân hesabına iltifat edip istikametle emreder ki, birinci tarih ise, Resâili’n-Nur Müellifinin Risale-i Nur’u netice veren ulûmun tahsiline

1 Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Hûd Sûresi, 11:112.
2 Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı. Tirmizî, Tefsîr-i Sûret-i 56; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:343.


3 O gün insanlardan şakîler ve saidler vardır. Hûd Sûresi, 11:105.
4 Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Şûrâ Sûresi, 42:15.


başladığı tarihtir. Ve ikinci âyetin tarihi ise, o müellifin harika bir surette, pek az bir zamanda ilimce tekemmül etmesi, tahsilden tedrise başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde, on beş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu ve o zamanın o muhitte en meşhur ulemasının yanında, o üç ayın mahsulü on beş senesinin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla HAŞİYE ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suale karşı cevab-ı savab vermekle isbat ettiği aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen Risale-i Nur’un istikametine bir işarettir.

Üçüncü Âyet-i Meşhure
-1- âyeti, kuvvetli münasebet-i mâneviyesiyle beraber, cifirce 1344 eder ki, o tarihte Risale-i Nur’un şakirtleri gibi bu âyetin mânâsına daha ziyade mazhar olanlar zâhiren görülmüyor. Demek bu âyet, mânâsının müteaddit tabakalarından işârî bir tabakadan ve remzî bir perdeden Kur’ân’ın parlak bir tefsiri olan Risale-i Nur’a bakıyor ve en evvel nâzil olan Sûre-i Alâk’ta -2- âyeti gibi mânâsıyla ve makam-ı cifrî ile ifade ediyor ki, 1344’te, nev-i insan içinde firavunâne emsalsiz bir tuğyan, bir inkâr çıkacak. âyeti ise, o tuğyana karşı mücahede edenleri senâ ediyor. Evet, Harb-i Umumî neticelerinden hem âlem-i insaniyet, hem âlem-i İslâmiyet çok zarar gördüler. Nev-i insanın, hususan Avrupa’nın mağrur ve cebbarları, bilhassa birisi, kuvvet ve gınâya ve paraya istinad ederek firavunâne bir tuğyana girdiklerinden, o hususî insanlar nev-i beşeri mesul ediyor, diye "insan" ism-i umumîsiyle tabir edilmiş.
Eğer deki şeddeli , bir , sayılsa 1294 eder ki, Risaletü’n-Nur Müellifinin besmele-i hayatıdır ve tarih-i velâdetinin birinci senesidir. Eğer şeddeli , iki ve ,bir sayılsa, o vakit 1324’te Hürriyetin ilânı hengâmında mücahede-i mâneviye ile tezahür eden Risalei’n-Nur Müellifinin görünmesi tarihidir.
HAŞİYE
Bu beyanat-ı methiye Said’e ait değildir. Belki Kurân’ın bir tilmizini, bir hâdimini Said (r.a.) lisanıyla ve hâliyle târif eder, tâ hizmetine itimat edilsin.




1 Bizim uğrumuzda cihad edenlere Biz yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyilik eden ve iyi kullukta bulunanlarla beraberdir. Ankebut Sûresi, 29:69.
2 Şüphesiz ki insan azgınlaşır. Alâk Sûresi, 96:6.


Dördüncü Âyet-i Meşhure
-1- âyetidir. Şu cümle Kur’ân-ı Azîmüşşanı ve Fâtiha Sûresini müsennâ senâsıyla ifade ettiği gibi, Kur’ân’ın müsennâ vasfına lâyık bir bürhanı ve altı erkân-ı imaniye ile beraber hakikat-i İslâmiyet olan yedi esası, Kur’ân’ın seb’a-i meşhuresini parlak bir surette ispat eden ve nuruna mazhar bir aynası olan Risalei’n-Nur’a cifirce dahi işaret eder. Çünkü makam-ı ebcedîsi 1335 adediyle Risalei’n-Nurun fâtihası olan İşarâtü’l-İ’caz tefsirinin Fâtiha Sûresiyle el-Bakara Sûresinin başına ait kısmı basmakla intişar tarihi olan 1335 veya 6’ya tevafukla remzî bir perdeden ona baktığına bir emâredir.

Beşinci Âyet
-2-’dir. Bu âyetin remzi lâtiftir. Çünkü hem kuvvetli münasebet-i mâneviye ile, hem cifirle efrad-ı kesiresi içinde hususî bir surette Risalei’n-Nur ve Müellifine bakıyor. Şöyle ki: kelimesi tenvin, nun sayılmak cihetiyle 500 ederek "Saidü’n-Nursî" adedi olan 500’e tevafukla, işaret ediyor ki, "Saidü’n-Nursî dahi meyyit hükmünde idi. Risaletü’n-Nur ile ihyâ edildi, onunla hayat buldu."
Evet, ’deki iki tenvin, nun’durlar; 1334 eder ki, o aynı zamanda (Arabî tarihle) Said, umumî harpte, maddî ve dehşetli bir mevtten dahi harika bir tarzda kurtulması ve felsefe ve gafletten gelen mânevî ve şiddetli bir ölümden necat bulması ve Kur’ân’ın âb-ı hayatıyla taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu tevafuk-u mânevî ve muvafakat-ı cifrîye delâlet derecesinde bir işarettir.




1 And olsun ki Biz sana, her zaman tekrarlanan yedi âyetli Fâtihayı verdik. Hicr Sûresi, 15:87.
2 Ölü iken îmân ile diriltip nûra kavuşturduğumuz ve halk içinde o nûr ile doğru yolda yürüyen kimse... Enâm Sûresi, 6:122.

Hem ’de tenvin, ; ve şeddeli iki, ve ’de telâffuz edilen sayılmak cihetiyle 1294 eder ki, velâdetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile de hayat-ı mâneviyesine işaret eder.
Elhasıl: Bu âyet, müteaddit ve çok tabakalarından, bir işârî tabakadan hem Risaletü’n-Nur’a, hem müellifine, hem bu on dördüncü asrın iptidasına, hem iptidasındaki Risaletü’n-Nur’un mebde’ine remzen, belki işareten, belki delâleten bakar.


âyetinin tetimmesi
âyetinin kuvvetli işaretini hem teyid, hem letafetlendiren üç münasebet birden Ramazan’da kalbime geldi. Kat’î bir kanaat verdi ki, kelimesine tam münasip Said’dir. Bu âyet Risale-i Nur tercümanı olan Said’i unvanıyla göstermesinin bir hikmeti budur ki:
Mevtin muammasını ve tılsımını Risale-i Nur ile o açmış, o dehşetli yüzün altında ehl-i imana çok ünsiyetli, sürurlu, nurlu bir hakikat keşfedip ispat etmiş. Ve mevt-âlûd hayat-ı fâniyede boğulan ehl-i ilhada karşı, bâkiyâne, hayat-âlûd, muvakkat bir mevt-i zâhirî ile galibâne mukabele eder.
sırrına mazhar olan ehl-i ilhad, gayr-ı meşru müştehiyâtının ibâhasıyla süslendirmesine mukabil, Risale-i Nur, mevti o aldatıcı, fâni hayata karşı çıkarıp lezzet ve zînetini zir ü zeber eder. Ve der ve ispat eder ki, "Mevt ehl-i dalâlet için idam-ı ebedîdir. Ve o dehşetli darağacından kurtaran
Ölü iken îmân ile diriltip nûra kavuşturduğumuz ve halk içinde o nûr ile doğru yolda yürüyen kimse, inkâr karanlıkları içinde kalıp da ondan hiçbir zaman çıkmayacak olan kimse gibi olur mu? En’âm Sûresi, 6:122.
ve mevti mübarek bir terhis teskeresine çeviren yalnız Kur’ân ve imandır." İşte bunun içindir ki, bu hakikat-i muazzama-i mevtiye, Risale-i Nur’da gayet mühim ve geniş bir mevki almış; hattâ ekser hücumunda mevti elinde tutup ehl-i dalâletin başına vurur, aklını başına getirmeye çalışır.
İkincisi: Ehl-i tarikatın ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri olan râbıta-i mevt Eski Said’i Yeni Said’e (r.a.) çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o rabıta, keşfiyatı göstere göstere tâ ehl-i iman hakkında mevtin nuranî ve hayattar ve güzel hakikatini görüp gösterdi.
Üçüncüsü: Bu âyet, cifir ve ebced hesabıyla, her tarafta Said’e hücum eden üç çeşit mevtin temas zamanını ve tarihini aynen gösterip tevafuk eder. Demek, âyetteki kelimesinin efradından medar-ı nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi adedine tam tevâfukla hususi işarete mazhar bir mâsadak Saidü’n-Nursî’dir.


Sabri’nin sadâkatinin bir kerametidir.
Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddık Süleyman’ın halefi Emin, Sabri’nin âyetine dair parçayı aldığını ve Ramazan’ın feyzinden onun izahı gibi nurlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emin’e gösterdim. Hayretle dedi: "Bu hem Sabri’nin, hem Risale-i Nur’un bir kerametidir."
Bu âyetteki esrarlı muvazene-i Kur’ân’iyeyi düşünürken, Sûre-i Hûd’daki -1- fıkrasına karşı -2-’deki muvazene hatıra geldi ve bildirdi ki: Nasıl ki bu ikinci âyet ve birinci fıkra Risale-i Nur’un mesleğine, şakirtlerine tam tamına mânen ve cifirce bakıyor. Öyle de, -3- âyeti dahi, Risale-i Nur’un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebdeine ve faaliyet devresine ve müntehâsına cifirle, tevafukla işaret eder. Şöyle ki: -4- gibi âyetlerin bahsinde Birinci Şuâ’da yedi,
sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri 1316 ve 7






1 Şakîlere gelince... Hûd Sûresi, 11:106.
2 Saidlere gelince, onlar da Cennette kalacaklardır. Hûd Sûresi, 11:108.

3 Şakîlere gelince, Cehennem ateşinde eşeğin anırması gibi nefes alıp verirler. Hûd Sûresi, 11:106.
4 Allah’ın nûrunu üflemekle söndürmek isterler. Tevbe Sûresi, 9:32.

tarihi-ki Kur’ân’a karşı olan su-i kasdın mebdeidir- cifirce aynı tarihi gösteriyor. Eğer şeddeli mim, iki mim sayılsa 1357, eğer şeddeli lâm, iki lâm sayılsa 1347 ki, bu asrın tâğiyâne faaliyet tarihidir. Her iki şeddeli ikişer sayılsa 1387 ki, dehşetli bir cereyanın müntehâsı tarihi olmak ihtimali var. ise 1361, eğer ’deki okunmayan sayılmazsa 1351 tarihini, eğer şeddeli , asıl itibariyle bir , bir sayılsa yine 1331 tarihini ve Harb-i Umumî âfetinin feryad u fîzar içindeki yangınını göstererek Cehennem ateşinde zefir ve şehîk eden ehl-i şekavetin azabını haber verip, ehl-i imanı fitnelere düşüren şakîlerin hem dünyada, hem âhirette cezalarına işaret eder. Aynen öyle de, bu asra da zâhiren bakan, esrarlı olan Sûre-i -1-’den şu âyetin
-2- ifadesi gibi hem İstanbul’un iki harîk-ı kebîri, hem Harb-i Umumînin dehşetli yangınını Cehennem azabı gibi o fitnenin bir cezasıdır diye işaret eder.
Elhasıl: Bu âyet her asra baktığı gibi bu asra daha ziyade nazar-ı dikkati celb etmek için cifirce bu asrın üç dört devresinin tarihlerine ve hadiselerine işaret ve mânâsının suretiyle ve tarz-ı ifadesiyle iki cereyanın keyfiyetlerine ve vaziyetlerine ima eder. Sabri’nin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel o mektubun mânevî tesiriyle bu âyeti ve -3- âyetiyle beraber düşünürken hatırıma geldi. Risale-i Nur bu derece kuvvetli işaret-i Kur’âniyeye ve şakirtleri bu kadar kıymetli beşaret-i Furkan’iyeye ve aktâbların iltifatına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musibetin azameti ve dehşetidir ki, hiçbir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdir ve tahsin almış. Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünden değil, belki musibetin


1 Yemin olsun burçlarla dolu gökyüzüne. Bürûc Sûresi, 85:1.

2 Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara eziyet eden, sonra tevbe de etmemiş olan kimseler için Cehennem azâbıyla beraber bir başka yangın azâbı daha vardır. Bürûc Sûresi, 85:10.
3 Ölü olan kimse... (En’am Suresi: 122) fevkalâde dehşetine ve tahribatına karşı mücahedesi cüz’î ve az olduğu halde gayet büyük öyle bir ehemmiyet kesb etmiş ki, bu âyette işaret ve beşaret-i Kur’âniyede ifade eder ki, ’Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar ve imanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler’ diye müjde veriyorlar. Evet, bazı vakit olur ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşirin fevkıne çıkar, binler derece kıymet alır.

İhtar : Geçmiş ve gelecek âyetlerin işaretleri yalnız tevafukla değil, belki herbir âyetin mânâ-yı küllîsindeki cüz’iyat-ı kesiresinden bir cüz’î ferdi Risale-i Nur olduğuna îmaen, münasebet-i mâneviyeye göre cifrî ve ebcedî bir tevafukla o münasebeti teyiden ve ona binaen hususî ona bakar demektir.