Abdülhamid'in kötü bir taklidi İkili oynamak

Libya'da Kaddafi muhaliflerinin Türkiye'nin ikiyüzlülüğünden dem vurmaları ve protesto gösterileri yapmaları bir gerçeği iyice açık etti. Türkiye'nin iç kamuoyuna ayrı, dış kamuoyuna farklı mesajlar vermesi ve her önüne gelene mavi boncuk dağıtması. Düşünün, önce NATO'nun Libya'da ne işi olduğunu sorup, 3 gün sonra da NATO gücüne dahil olan (İzmir'i de NATO'nun harekat üssüne çeviren) Türkiye, güya Libya halkının (haliyle de muhaliflerin de tabii) hamiliğine soyunmuştu ulu orta. Batılıların sömürüye yönelik amaçlarının aksine Türkiye'nin insani güdülerle meseleye dahil olduğunu vurgulayan Sayın Başbakan, şimdilerde Libya'daki muhalifler tarafından alenen ve isim verilerek hedef tahtasına oturtuluyor. Arap dünyasındaki popüler "liderlik" algısı çöküyor bir bakıma. Libyalı muhaliflerin, insani amaçlar için orada olduğunu söyleyen Türkiye'yi değil de, Fransa'yı (protestoculardan birisi tam da bunu söyledi) istediklerini söylemeleri ise bizimkilerin rol çalma hesaplarının suya düşmesine delalet sanki. Tutarsızlık ve her gün farklı bir pozisyon almanın sonucu da bu oluyor haliyle.
İç kamuoyuna farklı, dış kamuoyuna farklı tutum ve söylemlerle her iki tarafı da idare ettiğini düşünmenin neticesi ortada, kocaman bir sıfır ve her geçen gün milli menfaatlerin biraz daha erozyona uğraması oluyor. Başkan Obama destekli açılım manevralarıyla sözümona özgürlük, demokrasi getirip sorunu şıp diye çözeceğini sanmanın işi sivil itaatsizliklere, güpegündüz hayatı durdurmalara, aleni intikam söylemlerine getirdiğini, ölen teröristlerin cenazelerinin açık bir başkaldırıya, meydan okumaya dönüştüğünü görmek gerekiyor. Hak arama eylemine girişen işçi, öğrenci veya tepkisini gösteren, misal, Galatasaray taraftarı söz konusu olunca şedit kesilenler, peyderpey artan bir dozajda damarlarımıza zerk edilen zehir karşısında sus pus olmayı, konuşmamayı veya göstermelik birkaç kelam etmeyi yeterli görüyorlar her nedense.
ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında önemli bir köprübaşı olan ve senelerdir oya gibi işleyerek kurulma aşamasına gelen Kuzey Irak'taki yapay devlet uğruna sahip olunan kırmızı çizgilerin silinmesini "sıfır sorun" politikası çerçevesinde başarı gibi görmek, Güneydoğu'daki isyan provalarını da es geçmeyi gerektiriyor herhalde. Aslına bakılırsa, "sıfır sorun" demek, "sıfıra sıfır, elde var sıfır" demenin diplomatik olanı sadece. Bazı meselelerde, sıfıra sıfır çıksak ona da razıyız ya, o da ayrı.
Söz konusu baş belası proje kapsamında koskoca İslam coğrafyası yerle yeksan olup kartlar yeniden dağıtılırken, hâlâ kalkıp da dikkat çekilen tehlikeleri "komplo teorisi" olarak değerlendirmek ya işi bilmemektir, ya da kasıtlı olarak hafife almaktır. Tarumar edilen İslam coğrafyasının en büyük ve tarihsel sürece bakınca da en zor yutulacak lokması olan Türkiye için uygulanan farklı yol giderek sonuca götürüyor ve maalesef açılım politikaları sonrasında da verdiği meyveler de artık olgunlaşmaya yaklaşmış durumda.
İç kamuoyuna "istemezük" mesajları verilirken kabul ediliveren Füze Kalkanı anlaşması, ki İran'a karşı İsrail'i koruyan bir özellikte olduğunu bilmeyen yok herhalde, neticesinde, bir başarıymış gibi sunma ayıbında bulunanlar, İran'ın 24 Nisan günü Ermeni soykırımı ile ilgili bir film yayınlayacak olmasına ne derler acaba? Devlet yetkililerinin, bakanların da katılacağı bir gösterim olacak ve bunun sebebinin de Türkiye'nin "dost görünüp de düşmanlarla beraber hareket etme" stratejisi olduğu da malum. Türkiye'nin bu ikili oynama sorunsalı artık diğer ülkeleri de rahatsız eder hale gelmiş durumda ve İran da sahip olduğu devlet geleneğinin emrettiği şekliyle kendince gerekeni yapacak. Çünkü, kendi menfaatlerinin ve kırmızı çizgilerinin farkında ve bu konularda kafaları da net anlaşılan. Oysa, bizim yaşadığımız kafa karışıklığı, tutarsızlık, "sıfır sorun" kurnazlığı diğer devletleri rahatsız eder noktaya gelse bile iç kamuoyu bir türlü bu duruma aymıyor. Daha doğrusu basın-yayın eliyle bu durumlar kamuoyuna yansıtılmıyor. Ve sorgulama niteliği olmayan, giderek kendi sorunlarına ve bu ülkenin gerçek gündemine yabancılaşan pek saygıdeğer halkımız da çizilen pembe tablolara, sahte başarı hikayelerine inanmayı tercih ediyor.
Bu tutarsızlık tablosunun yakın zamandaki örneği olarak Kıbrıs'taki Türkiye aleyhtarlarının densizliklerini görmüştük. Aynı güruhun geçenlerde benzer tepkilerle ve yine hakaret içeren pankartlarla yaptıkları bir protestoya daha şahit olduk. Yere göğe koyulamayan ve 80 senede yapılamayanı yaptığı söylenen, vizyon sahibi dış politikamızın Kıbrıs'ta resmen çuvalladığının bir resmi olarak tarihe kazındı bu son olaylar. Annan Planı denen kerameti kendinden menkul tasarıya bir sihirli formül gibi sarılan siyasi iktidarın, karşı çıkan herkesi klasik bir söylem olan statükoculukla, çözümsüzlüğe hizmet etmekle suçlamasının üzerinden sadece 6 sene geçmesine rağmen politika yanlışlıkları meydana çıkmış oldu. 2004 senesinde destekledikleri ve bugün Türkiye'ye hakaret eden (Rumcu) tiplerin mevcudiyeti Türkiye'nin Kıbrıs politikasının çökmesine delalettir. Elde var sıfır yani.
Politika tutarsızlıkları, Türkiye'nin birlikte hareket ettiği veya desteklediği kesimleri bile çileden çıkarıyor artık. Bu tutarsızlıkların en başat örneği olarak İsrail gelir elbette. Defalarca değindik ve yeri gelirse yine bahsetmek gerekir elbet. Bir nevi şark kurnazlığıyla herkesi idare etme, herkese mavi boncuklar dağıtıp perde gerisinden istediğini elde etme maksatlı, ancak uygulama safhasında çok çok yetersiz bir dış politikaya uyanan herkes, aşağı yukarı aynı tepkileri verecektir. Halbuki, gerçekten de çok derinlikli bir strateji, bilgi birikimi ve uygulama kabiliyeti gerektiren bu türden diplomatik cambazlıklara girmektense, gerçek niyetimizi açıkça belli etsek, kırmızı çizgilerimiz ve menfaatlerimiz çerçevesinde sürprizlere yer vermeden sağlam adımlar atsak çok daha ciddi bir aktör olma şansımız olacaktır. Abdülhamid'in ustalıklı ve çok zekice stratejilerini taklit etmeyi bile becerememek bu olsa gerek, aynı Sinan'ın eserlerini taklitten bile aciz oluşumuz gibi.