+ Cevap Ver + Yeni Konu aç
1 sonuçtan 1 ile 1 arası

Hoşgörü ve Müsâmaha..

 Islamseli.Net Katagorisinde ve  Serbest Bölüm Forumunda Bulunan  Hoşgörü ve Müsâmaha.. Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Hoşgörü ve Müsâmaha.. Hoşgörü ve Müsâmaha Hoşgörü, batı dillerinde Latince kökenli “tolerans”la ifade edilir. Sabretmek, katlanmak, dayanmak anlamlarına gelir. Arap dilinde bunun karşılığı “müsâmaha”dır. Kur’an’da hiç geçmeyen bu kelime, sünnette genellikle alışverişte kolaylık gösterme bahsinde geçer. Bu tür hoşgörü hadislerinin en ünlüsü: “İsmah yüsmehu lek = Hoşgörülü ol ki, hoş ...

  1. #1
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2010
    Mesajlar
    3.091
    Tecrübe Puanı
    13

    Standart Hoşgörü ve Müsâmaha..

    Hoşgörü ve Müsâmaha

    Hoşgörü, batı dillerinde Latince kökenli “tolerans”la ifade edilir. Sabretmek, katlanmak, dayanmak anlamlarına gelir. Arap dilinde bunun karşılığı “müsâmaha”dır. Kur’an’da hiç geçmeyen bu kelime, sünnette genellikle alışverişte kolaylık gösterme bahsinde geçer. Bu tür hoşgörü hadislerinin en ünlüsü: “İsmah yüsmehu lek = Hoşgörülü ol ki, hoş görülesin.”[1] hadisidir.
    İnsanlar arası ilişkilerde hoşgörü, hayatı kolaylaştırır ve yaşanabilir kılar. Çünkü insan, sürekli hata yapabilen bir yapıdadır. İnsanların hata ve kusurlarını hoş gören biri, yalnızca başkalarından da kendisi için hoşgörü bekleme hakkını kazanmış olmuyor, bununla birlikte hayatı katlanılabilir kılarak yaşamın işkenceye dönüşmesini önlüyor demektir. Ne ki, insanlar, başkalarının kendilerine karşı yaptıkları hata ve kusurları hoş görme hak ve yetkisine sahiptir. Bir başkasına karşı yapılan haksızlığı hoş görmekten söz etmek gülünç olur.[2]
    Hoşgörü: Gücenmeyi gerektiren bir tutum, ya da davranış karşısında tepki göstermeme, tahammül gösterme halidir. Batıda mezhepler arası çatışmaya karşı çıkmak, ya da bilim-din tartışmalarında baskıya karşı kullanılan bir kavramdır.
    İnsanların farklı umut ve korkulara sahip olması, farklı ön kabullerinden yola çıkmaları sebebiyle, kaynak, amaç ve yöntem farklılıklarından her zaman uzlaşma sağlamaları mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle de birbirlerine karşı hoşgörü ile yaklaşmak zorundadırlar. Hoşgörünün sağlıklı bir şekilde kullanılabilmesi için, ileri sürülen iddianın kaynağının, bu iddiaya sahip kişinin amacının ve kaynakla amaç arasındaki mantıksal sürecin aklî delilleri olması gerekmektedir. Yanlış bir hoşgörü anlayışı, hem hoşgörü sahibi için, hem de hoşgörüye sığınan kişiler için felâketlere kapı aralayabilir ve kötü alışkanlıklara neden olabilir.
    İslâm toplumlarında hoşgörünün ahlâkî bir temeli vardır. Bununla birlikte, safdilliğe varan bir davranış biçimi de olmamasına özen gösterilir. Hoşgörü sahibi, sadece yanlışa göz yummakla yetinmemeli, doğru olanı göstermeli ve aynı yanlışın tekrarlanmaması için gayret göstermelidir. Aksi halde göz yumma, giderek sabrı taşıran noktalara ulaşabilir ve başlangıçtaki hoşgörü, daha sonrası için bir birikim oluşturabilir. İyi niyet kavramı ile yakın ilişkisi olan hoşgörü, toplumsal barış ve uzlaşma açısından da büyük önem taşır.[3]
    Müsâmaha: Semâhat kelimesinden gelir. Hoş görürlük, kusurlara göz yummak, aldırış etmemek demektir. Ama bu göz yumulan kusurların İslâm’ın temel esaslarına ve temel insan haklarına karşı olmaması ve toplumu ifsad edecek davranışın dışında olması gerekir. Müsâmahadan, beşerî hataların anlayışla karşılanıp, hata sahibini incitmeden kusurunu tamir etmek veya onun kendisini düzeltmesine imkân vermek anlaşılmalıdır. Vahyin temel doğruları dışındaki karşıt görüşlere saygılı olmak, başkalarının da bakış açılarını hesaba katmak, ictihâdî görüşlerine gereken değer ve önemi vermek, İslâmî müsâmaha ile ilgili gerekliliktir. Müslüman bireylerin birbirleriyle ve cemaatlerin diğer cemaatlerle İslâm'ın kesin hükme bağlamadığı ictihada açık hükümlerde ve teferruatla ilgili farklılıklarda takip etmesi gereken anlayış ve tavır şu olmalıdır: "İttifak ettiğimiz hususlarda yardımlaşır, ihtilaf ettiğimiz hususlarda da birbirimizi mâzur görürüz."
    Kişiye düşen, hatalarını görüp tevbe ederek günahta ısrar etmeyip vazgeçmektir. Bir müslüman kardeşi de, bu hataları müsâmaha ile karşılayıp, tatlı bir yolla emr-i bi’l mâruf ve nehy-i ani’l münker yapmalıdır. Her çeşit hatalar karşısında hatayı işleyene ve onu gören kardeşine düşen hareket tarzı bu olsa gerektir. Cenâb-ı Hakk’ın bizim için açtığı imtihanı kazanıp hataları maddî ve mânevî terakkîlerin vasıtası kılmanın yolu budur.
    Hakikat böyle olduğu halde, kendi grubundan veya hizbinden, kendi parti ya da cemaatinden olmadığından dolayı müslümana cephe almak elbette yanlıştır. Yine, farklı metodla hareket etmek veya tâlî meselelerde –dînen câiz olduğu halde- kendisi gibi düşünmemek kusurundan (!) dolayı müslümanları itham edip bölünmelere ve düşmanlıklara sebep olmak, müslüman kardeşine iman ve İslâm gibi, Allah’ın her şeyden üstün tuttuğu iki vasfı bir tarafa atıp âdi taşlar hükmünde olan beşerî kusurları sebebiyle müslüman kardeşini mahkûm etmek büyük bir yanlıştır. Cenâb-ı Hakk’ın “Mü’minler ancak kardeştirler” (Hucurât: 49/10) hükmüne ehemmiyet vermeyerek, yine Kur’an’ın ifadesiyle “ölmüş kardeşinin etini yemek” (Hucurât: 49/12) iğrenç bir cürüm olan gıybete tevessül etmek, gerçekten büyük bir cinayettir. Bu öyle bir cinayet ki, Cenâb-ı Hakk’ın, “Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o (geldiği vakit) yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez (iyilere de kötülere de isâbet eder). Bilin ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” (Enfâl: 8/25) âyetiyle haber verdiği musibet ve fitneye hak kazandırır.[4]
    Yeni müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevîlerin (çölde yaşayan ve medenî hayatın dışında kalmış kültürsüz insanlar) kaba ve haşin davranışları olurdu. İçinde yaşadıkları iklim ve medenî imkânlardan uzak hayat şartları, onları biraz da böyle olmaya âdeta zorlardı. Bir defasında Efendimiz Mescid-i Nebevîde ashabı ile oturmuş konuşuyorlardı. Bedevînin biri içeri girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp:
    “Allah’ım! Bana ve Muhammed’e rahmet et! Başka kimseye de bizimle beraber rahmet etme!” diye dua etti. Bunu duyan peygamberimiz:
    “Pek geniş olan ilâhî rahmete sınır çektin yahu!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye çalıştı. Bu bedevî, biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına giderek abdest bozmaya başlayınca, şaşkınlıklar içinde kalan sahâbiler bağrıştılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) işe müdâhale ederek şöyle buyurdu:
    “Bırakın (işini görsün). Sonra bevlinin üzerine bir kova su dökün; zira siz güçlük değil, kolaylık göstermek üzere gönderildiniz.” Sonra bedevîyi yanına çağırarak ona dedi ki:
    “Bu mescidler ne bevil, ne de başka pislik içindir. Bunlar, Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’an okumak için yapılmıştır.”[5]
    İnsana öyle geliyor ki, sahâbelerden çok Hz. Peygamber’in hiddetlenmesi, kendi mübarek mescidinin mâruz kaldığı böyle bir hakaret karşısında asıl onun öfkelenmesi gerekirdi. Fakat Rasül-i Ekrem düşünüyor ki, bedevî bu işi kasten ve hakaret olsun diye yapmamıştır. Cehâleti sebebiyle böyle davranmıştır. Şu halde ona kızıp bağırmak, azarlamak doğru bir hareket olmazdı.
    Bir başka seferinde Rasulullah, Mescid-i Nebevî’den çıkarken bedevînin biri geldi. Rasül-i Ekrem’in elbisesini şiddetle çektikten sonra:
    “Develerimi buğday ile yükle! Çünkü sendeki mal ne senin, ne de babanın malıdır!” dedi. Bu ânî ve şiddetli çekiş sebebiyle Efendimiz’in üzerindeki sert yakalı ridâsı (gömleği) boynunu kızartmıştı. Bedevînin bu yaptığı, muhakkak ki çok kaba ve görgüsüzce bir davranıştı. Efendimiz buna üzülmüştü. Bedevîye dönerek:
    “Önce beni incittiğinden dolayı özür beyan et; sonra ben de senin istediğine bakarım” dedi. Bedevî:
    “Özür beyan etmeyeceğim!” diye karşılık verdi ve bu sözleri birkaç defa daha tekrarladı. Halbuki Peygamberimiz, bedevîye bir ahlâk dersi vermek istemişti. Fakat beriki hiç oralı olmuyordu. Hz. Peygamber, bedevînin sözüne ehemmiyet vermedi. Ashâbından birine dönerek:
    “Bu adam için şu develerin birine arpa, diğerine hurma yükle!” diye emredip yoluna devam etti.[6]
    Hoşgörülü olmak, büyük gönüllerin işidir. Kendinden emin, yaptığının doğruluğundan şüphe etmeyen ve ilâhî hikmet gereği, insanoğlunun çeşitli hazımsızlık ve zaaflarla ma’lûl olduğunu bilen asil insanlar, hoşgörü sahibi olabilir. Rasül-i Ekrem Efendimiz, olgunluğun yüce doruğunda bulunduğu için şahsına karşı yapılan kabalıkları tebessümle karşılamış, yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görmüştür. Müslümanların da karınca kararınca, O’nun yolunda olması, O’na benzemeye çalışması, canlarını sıkan bazı davranışları hoş görmeye gayret etmesi, O’na bağlılıklarının gereğidir.
    Tarih boyunca müslümanlar, her konuda olduğu gibi, kişisel hataları bağışlama, gayr-i müslimleri inançlarıyla başbaşa bırakıp onlara karşı müsamahakâr davranma âlicenaplığını İslâm’a, İslâm’ın insana ve inanç hürriyetine verdiği değere borçludurlar. İslâmiyet’in hiçbir dine nasip olmayan büyük bir süratle yayılmasının en mühim sebeplerinden birini, bu yüce dinin diğer bütün dinlerden daha müsâmahakâr ve âlicenap oluşunda aramak lâzımdır. Bu sebepledir ki, bazı hıristiyanlar, dinî müsâmahanın ne demek olduğunu müslümanlardan öğrenmiş olmalarını kendileri açısından çok elem verici bulurlar.[7]


+ Cevap Ver

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
^

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331