İtikaf.

A. İtikâf

İtikâf, kelime olarak hapsetmek, alıkoymak; bir yere yerleşmek, oraya bağlanıp kalmak mânasındadır. Kavram olarak kulun kendini bir yere hapsetmesi anlamındadır. İbadet maksadıyla belli bir camide veya mescidde belli bir süre durmak, bu süreyi ibadetle geçirmek, bu süre içinde zaruret hali dışında dünya işi ile ilgilenmemektir.

İtikâfın meşruiyeti Kur’an ve Sünnet ile sabittir. Bakara sûresi 187. âyeti başta olmak üzere bu kelimenin türevleri, Kur’an’da dokuz yerde geçer.
İtikâf adakta bulunulması halinde vacip, Ramazan’da sünnettir. Ramazan’ın son on gününde müekked bir sünnet, diğer ay ve günlerde de müstehaptır.


Muhyiddin İbnü’l-Arabî, itikâfı şehvetin kontrol altına alınması için, nefse yaptırılan farklı bir uygulama olarak değerlendirir. Bunu da, itikâfta yeme içme serbestliğinin bulunmasına, buna karşılık cinsel perhizin devam etmesine bağlar. Hz. Peygamber her Ramazan’ın son on günü, mescid-i şerifde itikâfa çekilirdi. Bir keresinde Ramazan itikâfına girmemişti. Bunu telafi için, ertesi senenin Ramazan’ında 20 gün itikâf yapmıştı.Hayatın türlü meşgaleleri içerisinde meydana gelen niyet sapmalarının düzeltilmesi, bozulan yönlerin ıslahı ve insanın bütün varlığıyla Allah’a yönelip rızâ-yı Bârî’yi kazanmaya çalışması ancak itikâf gibi bir ibadet ile gerçekleşebilir. İtikâf mü’mini aynı zamanda, Rabbinden başka dostun bulunmadığı kabir yalnızlığına alıştırır. Bu da ancak oruçla gerçekleşebileceği için, oruç günlerinin en efdali olan Ramazan’ın son on gününde emredilmiştir.

Bu yüzden Hz. Aişe validemiz “Oruçsuz itikâf yoktur.” buyurmuştur. Allahu Teâlâ itikâfı hep oruçla zikretmiş, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de onu hep oruçla yapmıştır.
Nimet-i İslâm adlı ilmihâlin müellifi Mehmed Zihni Efendi, fakihlik yönüyle şöhret bulmuş olmasına rağmen, itikâfı değerlendirirken şu açıklamayı yapar: “Mu’tekif kalbini dünyadan ayırmak ve nefsini Mevlâ’ya teslim etmekle, Kerîm olan Allah’ın kapısına mülâzim (yapışmış), hal diliyle, ‘Rabbim beni mağfiret etmedikçe ben bu kapıdan ayrılmam.’ demiş olur.”İtikâfa giren kimsenin gücü yettiği kadar namaz kılması, Kur’an okuması, istiğfar etmesi, dua ve niyazda bulunması, kelime-i tevhid ve tekbir getirmesi, Allah’ın varlığı, birliği, kudreti hakkında düşünceye dalması, gereksiz şeyler konuşmaması, başta Hz. Peygamber’in hayatına dair kitaplar olmak üzere dinî-ilmî eserler okuyarak vaktini değerlendirmesi müstehaptır. Tasavvuftaki halvet uygulamasının şer’î dayanağı, bu itikâf olayıdır.

B. Halvet

Halvet, Arapça yalnız kalıp, tenha bir köşeye çekilmek demektir. Tasavvufta ise, zihinsel yoğunlaşmayı ve bazı özel zikirlerle riyâzetleri gerçekleştirmek üzere, şeyhin müridini, karanlık, dış dünyadan soyutlanmış bir yere, belirli bir süre için koymasıdır. Allah ile gizlice konuşmak, kalbi yanlış inançlardan ve kötü huylardan temizlemek, kurtarmak da halvet olarak değerlendirilir. Kâşânî, bu anlamda kulun, kendini bütün varlığıyla Allah’a verip, O’ndan gayri her şeyden uzaklaştığını ifade eder, demektedir. Halvet; Hz. Peygamber’in vahy gelmeden önce Hira’da uzlete çekilme uygulamasından doğmuştur. Hz. Musa’nın, Tûr’daki kırk günlük, Allahu Teâlâ ile olan özel görüşmesinden esinlenerek, halvet genelde kırk güne hasredilmiştir. Bu kırk güne bağlı kalınarak, halvete erbain ve çile de denmiştir. Ancak halvetin ana gayesi; düşünceyi Allah’tan gayri her şeyden uzak tutmaktır. Bir kimse, bir ömür boyu halvette kalsa, kafası dünyevî düşüncelerle meşgul olsa, ona halvettedir denmez. İşte bundan hareketle, özel bir yere çekilmeden, halkın içinde, (halvet der-encümen) sürekli Allah tefekkürünü korumaya muvaffak olan kişilere de, halvet yapıyor, tabiri kullanılabilir. Süleyman ed-Dârânî (v. 215/829), Zünnûn el-Mısrî (v. 245/859), Yahyâ b. Muaz er-Râzî (v. 258/871), Ebu’l-Kâsım el-Cüneyd (v. 297/909) gibi büyükler: “Halvet, insanı Allah’tan alıkoyan her şeyi terk etmektir.” diyerek sürekli halveti tercih etmişlerdir.Nûr sûresindeki “ticaretin ve alışverişin, Allah’ı hatırlamaktan alıkoymadığı kişiler” (Nur/37) âyeti ile bu hususa işaret olunur. Halvet, bütün tarikatlarda bulunan ve kökü çok eskilere dayanan bir uygulamadır.Mehmed Zâhid Kotku hazretleri 1974 tarihine kadar ihvanı halvete almış ve bu uygulamayı devam ettirmiştir.

M. Esad Coşan Hocaefendi, bir itikâflarında, Mehmed Zâhid Hocamız’a bazı ihvanın gelerek memuriyetleri ve hayat şartlarının ağırlığı nedeniyle halvete girmek istedikleri halde muvaffak olamadıklarını, başka bir uygulamanın bunun yerine ikâme edilip edilemeyeceğini sorduklarını, Mehmed Zâhid Kotku Hocamız’ın bunun üzerine, itikâflarda halvet programını yapmaya başladığını ve bu şekilde dört itikâfa girenin de bir halvet çıkarmış olacağı içtihadında bulunduğunu ifade etmişlerdi. Ardından da “Şimdi de biz bu uygulamayı devam ettiriyoruz.” demişlerdi. Mehmed Zâhid Kotku hazretleri itikâfın önemi hakkında şunları söylemektedir: “Binaenaleyh, ruhun beslenmesi için en büyük amil, bu Ramazan-ı şerifin son on günü olan itikâf günlerini ki Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in işini bilirsiniz, ne kadar ağır idi. Milletin işi, devletin işi, düşmanlarla boğuşma işi... Fakat hiçbir zaman Ramazan’ın yirmisinden sonraki itikâfı bırakmadılar. Bir sene bozdular; ertesi Şevval’de de iade ettiler.

Binaenaleyh bunlara, adam nolacakmış, demiyelim. Bunların büyük faziletleri vardır.” (Özel Sohbetler, s. 393). “...Bu on günü, itikâf günü olarak söylemiştik. İtikâfın fevaidi pek çok... Sayılmakla bitmez. “En evvelâ; insanın misafir olduğu zâta bakılır. Şimdi, bir bakana misafir olsanız, bir reisicumhura misafir olsanız; onu anlatmakla bitiremezsiniz. Ya, varlıkların sahibi Allahu Teâlâ’nın evinde, Allah celle ve alâya misafir oluyorsunuz. Bu on gün içerisinde, yemekte içmekte kısaltaraktan ibadetle vaktini geçirir. Lüzumsuz hiçbir hacet için dışarıya çıkamaz. Ancak zaruret miktarı, abdest almak için def-i hâcet almak için gibi zaruretlerde dışarı çıkmaya izin verilmiştir. Bundan gayrı zamanda dışarıya da çıkamaz. Boş söz söyleyemez.” (Özel Sohbetler, s. 397).

C. Hocamız M. Esad Coşan Hazretleri’nin Uygulamasıyla İtikâf Âdâbı

Niyyet: “Neveytü sünnete’l-i’tikâfe fî hâze’l-mescidi ilâ âhiri Ramazân” a)Peygamber Efendimiz’in Ramazan itikâfı sünnetini îfâya, b)Haramların ve günahların her çeşidinden şiddetle ve dikkatle sakınma ve kaçınmaya, c)Zalim nefsimle cihada ve onu ıslaha çalışmaya, d)Kötü huylarımı atıp, güzel huylar kazanıp ahlâkımı düzeltmeye, e)Vakitlerimi gücüm yettiğince ibadetle geçirmeye, f)Mümkün mertebe kimseyle mâlâyânî konuşmamaya, g)Devamlı abdestli durmağa, Yatarken abdestli uyumaya, Her abdest aldıktan sonra 2 rekat tecdîd-i vudû namazı kılmağa, İşrak, Duhâ, Evvâbîn, Teheccüd namazlarını kılmağa, Yatarken taze abdest alıp, 2 rekat namaz kılıp öyle uyumaya, h)Zikir ile çok meşgul olmağa, i)Kur’ân-ı Kerîm’i çok okumağa, j)Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e çok hayır dua etmeğe, k)Yatsıdan sonra biraz, işraktan sonra biraz, öğleden sonra, ikindiden önce biraz uyuyup, sair geri kalan vakitlerde canlı canlı şuurlu ibadet için kuvvet kazanmaya, l)Kimseye karışmayıp, kendi işimle meşgul olup, ibadetlerimi şahsen kusursuz yapmağa çalışmağa, m)Şahsen hoşlanmadığım, beğenmediğim şeyler ve durumlarla karşılaşsam bile sabır ve tahammül göstermeye, n)Her şeyi hayra yormaya, herkesi hoş görmeye, her olaydan ibret almağa çalışmaya, o)Daima tefekkür üzere olmaya, her nefesi mümkün mertebe şuurlu alıp vermeye, p)Günahlarımı çok anıp, göz yaşı ile Allah’a çok tevbe etmeye; gücüm yettiğince gayret etmeye niyyet eyledim. Sen tevfîkini bize refîk eyle ya Rabbi!Kalp Zikri: Kalp, göğsün sol ortasında, sol memenin iki parmak altında, yumruk kadar, çam kozalağı şeklinde bir et parçasıdır ama çok önemlidir. O, iyi ve sağlıklı olunca bütün vücud da maddeten ve ma’nen iyi ve sağlıklı olur. O bozulursa, bütün vücudun manevî sağlığı bozulur. İnsanın gönlü oradadır. Kalp dinî yönden akıl ve idrak aleti ve aracıdır. İnsan, imanı, manevî hakikatleri onunla anlar ve kavrar. Allah insanın zâhirine, dışına, sûretine değil kalbine nazar eder, kalbinin sâfîliğine göre mükâfât verir. Kalp imanın yeri ve durağıdır. Mü’minin kalbi canlı, kâfirin kalbi ölüdür

. Onun için onlar imanı, irfanı anlayıp, kavrayıp kabul edemezler. Günahlar, kalbi lekeler, karartır, idrak ve irfanı söndürür, çok olursa kalbi taş gibi, hatta daha katı ve kasvetli hale getirir. Demirin paslandığı gibi, zamanla kalp de paslanabilir. Bu pas ve lekelerin giderilmesi ve kalbin cilalanıp parıldaması zikir ile olur. Zikre devam edildikçe kalp nurlanır, parlar. Pırıl pırıl bir makine gibi sessiz ve rahat çalışır, idraki çoğalır, anlayış ve sezişi artar, hislenir, hassaslaşır, güzel ve iyi şeyler istemeğe başlar, niyeti halisleşir, sâfileşir. Onun için kalple zikri çok yapmak lazımdır. Bunun sevabı da pek çoktur. Dil ile zikir bire yetmiş bin iken, kalp ile zikir bunun 70 misli yani bire 4.900.000 (dört milyon dokuz yüz bin)’dir. Kalp, Âdem (a.s.)’ın kademi üzeredir. (Onun mahalli ve yeri). Çalışmayan katı bir kalbi dilerse Allah celle celâlüh çalışır hale getirir; çünkü Allah fa’âlün limâ yürîd’dir. Kalp Allah’ın ef’âl-i ilâhiyesine maruz ve muhataptır.

Kalp zikri yapmak için:

Evvelâ abdestli olarak kıbleye karşı diz çöküp oturulur.25 defa istiğfar çekilir. Sonra; Zikrinin kabûlü, Sünnet-i Seniyyeye uygunluğu, son nefeste kendisine ve şeyhine iman-ı kâmil nasip olması, bu zikri ile Şerîatin, Tarîkatin ve Sünnet-i Seniyyenin, Ümmet-i Muhammed’in kuvvet bulması için dua edilir. Şeyhine râbıta yapılır, bağlantı kurulur, şeyhi ve Silsile-i Turuk-u Aliyye’deki Sâdât ve Meşâyıhı için bir Fâtiha, 3 İhlas hediye edilir. Sonra rabıta-ı mevt yapılır, öldüğü, çaresiz kaldığı, Allah’tan başka sığınağı olmadığı, her şeyin Allah’ın hükmüne ve lutfuna kaldığı düşünülür. Kalp her türlü yabancı, boş duygu, hayal ve düşüncelerden sıyrılıp, arındırılır; tüm dikkatle kalbe doğru gözler kapalı olarak yönelinir. (Vukûf-ı kalbî). Sonra 1 Fâtiha, 3 İhlâs okunup Peygamberimiz’e ve Sâdâtımıza hediye edilir. Sonra: “İlâhî! Şol feyz-i tecellî-i ef’âl-i ilâhiyeni ki Peygamberimiz’in mübârek kalb-i saadetinden Âdem (a.s.) ve Sâdâtımızın kalplerine vasıl eyledin, şu ben âciz, nâçiz, günahkâr, pür hata ve isyan bîçâre kulunun da kalbine îsâl ediver, kalbimi uyandır, canlandır, çalıştır ya Rabbi!” diye dua edilir. Ağız kapalı, dil damağa dayalı, sessiz, içten, kalbinden geliyor gibi zikir yapılır 25.000 kadar veya daha fazla.

Mahmud Esad COŞAN
(Rahmetullâhi aleyh rahmeten vâsiaten)