İlim Öğrenmek İçin Seyahat Etmek
Üçüncü bir hadis-i şerifi sohbetime eklemek istiyorum, ibn-i Mes'ud RA'dan rivayet edilmiş, müjdeli bir hadis-i şerif... Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:
418/5 (Men harace yetlubü bâben minel-ilmi liyerudde bihî bâtılen min hakkın ev dalâleten min hüden kâne keibâdeti müteabbidin erbaîne âmen) "Kim ki çıkar..." Nerden çıkacak? Yâni: "Bir insan kabilesinden, yurdundan, yerinden, evinden barkından çıktı..." Niçin?.. (Yetlubü bâben minel-ilm) "İlimden bir bölüm öğrenmek isteğiyle, yâni bir şey öğreneyim..."
İnsanlar bütün ilimleri öğrenemez. İlimler sonsuzdur, insanın aklı da yetmez, ömrü de yetmez. Ama bir bölümü öğrenebilir, herkes bir konuda mütehassıs oluyor.
Hattâ bazen insan, bir mesleğin bir parçasını öğrenmek için uzun seyahatler yapıyor. Adamın fabrikası var, fabrikasında bir sıkıntısı var, bir sorunu var... O sorunu çözmek için, bir şeyi anlamak için kalkıyor, Almanya'daki bir fuara geliyor. Orda kendi cinsinden, kendi fabrikasının yaptığı işi yapan bir iş yerine gidiyor. Orayı inceliyor, görüyor, çözüyor, memleketine geliyor, fabrikasını güzel çalıştırıyor.
"İlimden bir bölüm öğrenmek için bir insan yerinden, yurdundan çıkarsa..." Tabii ilimler çeşitli, ben şimdi fabrika misâlini verdim, ama asıl o önemli değil, Peygamber Efendimiz: (Liyerudde bihî bâtılen min hakkı) "Bu öğrendiği ilimle bir bâtılı reddedip, bâtıl olduğunu anlatıp, hakkı ortaya çıkarmak için, hakkın üzerine çökmüş yanlışlığı kaldırmak için, hakkı ızhar etmek için, bâtılı def etmek için ilim öğrenirse..."
Başka?.. (Ev dalâleten min hüden) "Bir sapıklığı ortadan kaldırmak için, hidâyeti öğretmek için..." Hidâyet ne? Doğru yol... "Hidâyetin önüne çıkmış olan, hidayetin tanınmasını, bilinmesini, doğru yolun bilinmesini, tanınmasını engelleyen bir dalâleti, bir sapıklığı anlatıp, 'Bakın bu sapıklıktır, yanlışlıktır, sapkınlıktır, saplantıdır, gayr-i ilmîdir, yalandır, yanlıştır.' diye doğru yolu göstermek için, ilimden bir bölüm öğrenmeye niyet ederek, insan yerinden, yurdundan, evinden, barkından çıkarsa... Yâni bu çıkışını iyi niyetle yapıyor, gurbete gidiyor, bir şeyler öğrenecek, dine yardımcı olacak, hidâyetin, doğru yolun açıklanmasını sağlayacak, hakkın, gerçeğin öğrenilmesini sağlayacak, bâtılın reddedilmesini, dalâletin ortadan kalkmasını sağlayacak..."
O zaman, (kâne keibâdeti müteabbidin erbaîne âmen) "Kırk yıl yana yakına, aşk ile şevk ile, göz yaşıyla ibadet eden bir âbidin ibadeti kadar, bu insan sevap alır."
Demek ki, bu hadis-i şerifte ilmin de ana gayeleri, Peygamber SAS Efendimiz tarafından bize işâret buyrulmuş oluyor. Yâni insan ilmi fiyaka satmak için, kendisine alkış toplamak için mevki sağlamak için, dünya menfaati sağlamak için öğrenilmez. İlim niçin öğrenilir?.. Bâtılı reddetmek için, dalâleti ortadan kaldırmak için, sapıklığı engellemek için, gerçeği anlatmak için öğrenilir.
Tabii insan gerçeği öğrenirse, hakkı öğrenirse, hidâyeti, hak yolu, doğru yolu öğrenirse, bu öğrendiğini anlatacak! "Bu doğrudur, bu yanlıştır! Allah'ın rızası şurdadır, gazabı şöyle yaparsan gelir. Şöyle yaparsan Allah sever, böyle yaparsan kahreder, mahveder. Allah'ın sevdiği kullar şunlardır; mü'min kullardır, doğru kullardır, âbid kullardır, merhametli kullardır, başkasının hakkını yemeyen kullardır... Allah'ın sevmediği kullar da; zâlim kullardır, kâfir kullardır, müşrik kullardır, hak yiyen kullardır, zulmeden, ezen, insanları zarara uğratan, ezâ, cefâ veren insanlardır..." diye bunları anlatacak. Bir âlim bunları anlatacak ki, toplum düze çıksın, gerçeği bulsun, mutluluğa ulaşsın.
Şimdi eski çağın büyük düşünürleri, feylesof, hakim, bilge, yâni çok derin aklı olan, fikri olan insanları... Meselâ Eflatun diyoruz, Aristo diyoruz, kitaplarda medhi yapılıyor filan... Tabii bir insanın Allah indinde hakîkî kıymeti îmanıyladır, îmanlıysa kıymetlidir, îmansızsa kıymeti yoktur.
Bu âlimler eski devirde, "Devlet nasıl idâre edilmeli, devleti kim idâre edecek?" diye düşünmüşler. Toplum var, toplumun yönetilmesi lâzım, teşkilât lâzım, idâre lâzım, idârenin de başına birisinin geçmesi lâzım, birilerinin geçmesi lâzım!.. Yâni bu idâre nasıl olacak; oligarşi mi olacak, monarşi mi olacak; yâni bir zümre mi hakim olacak, tek bir kişi mi hâkim olacak, asker mi hakim olacak, halk mı hakim olacak, asiller mi hakim olacak, ruhban mı hakim olacak?.. Tarih boyunca bunların hepsi olmuş, bitmiş. O eski feylesoflar ne demişler:
"--Alimler hakim olsun!" demişler.
Neden?.. Alim, her şeyin doğrusunu bilip doğruyu gösterir. Ama âlim olmazsa, öteki cahil iyi niyetli olsa bile zâlim olur. Çünkü yanlış iş yapar, haksızlık yapar. Budala aptal insanlar gibi kaş yapayım derken göz çıkartır, kaşığıyla verirken sapıyla da gözünü çıkartır. Hürmet edeyim diye geri geri giderken, mangalı devirir, köşkü yakar. Yâni insan, aptal, budala ve bilgisiz oldu mu, çok zarar verir. Onun için bazıları demişler ki: "Aptal dostum olacağına akıllı düşmanım olsun!"
Devleti kim yönetecek?.. Akıllı insan yönetecek, bilen insan, mesleğinde mâhir olan insan yönetecek. İlim yeter mi?.. Tabii o eski feylesofların âlim dediği, aynı zamanda ahlâklı insanlar demek. Yâni bilgece hareket edecek, fazîletli hareket edecek, erdemli hareket edecek... Hem bilgili olacak, hem de bilgisine uygun, hareketleri hayranlık uyandıracak şekilde, güzel olacak, yerli yerince olacak, hâkimâne olacak, bilgece olacak; o zaman kıymeti var!.. Yoksa bir insan bilgin ama dinsiz, îmansız bir bilgin gibi, deli, bir toplumu mahvetmek için bütün o bilgisini kullanıyor, kıymeti yok... Bunu topluma insanlığa hizmet etmek için, herkesin hayır duasını almak için, herkesi mutlu etmek için, herkese iyilik yapmak için yapacak; o zaman iyi olur.
İşte, bak, Peygamber SAS ne kadar güzel teşvikte bulunuyor: "Kim ilimden bir bölüm öğrenmek için evinden çıkarsa..." Bu öğrenmekteki maksadı da, hakkı ortaya çıkarmak, bâtılı reddetmek, bu yanlıştır demek için; hidâyet yolunu, doğru yolu, hak yolu göstermek için, yanlışlık yolundan çevirmek için olursa... Peki öğrendi ne olacak?.. Öğrendiğini söyleyecek, yâni öğrendiğine göre söz söyleyecek; alim aktif olacak, yâni canlı, çalışkan, faal olacak, pısırık olmayacak!..
"--Efendim, falanca âlim dağ başında bir köşk edinmiş, Ege'nin, Akdeniz'in güzel bir kasabasında bir yazlık almış, orda yaşıyor."
Bana ne onun ilminden, kendisine yarıyor. Orda keyfine bakıyor, ilimiyle topluma faydalı olmuyor. Öğrenecek, öğrendiğini toplumun istifadesine sunacak ve anlatacak: "Bakın siz böyle yapıyorsunuz ama, bu yanlıştır!" diyecek.
Her kafadan bir ses çıkıyor. Şimdi diyar-ı gurbette olduğumuz için, uluslararası yayınlardan, televizyonlardan tâkib ediyoruz. Mühim haberler de bize faksla geliyor, Türkiye'nin durumunu tâkip ediyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor. Olmaz! Her kafa, kafa değildir. Yâni âlimler konuşsun, câhiller sussun! Erbâbı, mütehassısı konuşsun; mütehassı olmayan sussun! Kötü niyetli sussun, iyi niyetli olan konuşsun!.. Kötü niyetli, tescilli olan insan konuşmasın!..
Adam sâbıkalı, adam anarşist, geçmiş devirlerde memleketi yıkmağa çalışmış, şimdi gelmiş bir yere; o yerde atıyor, tutuyor, ahkâm kesiyor, konuşuyor... Sen sus, sen anarşistsin, mâzin karanlık, çirkin, sen bu memleketi yıkmağa çalışmıstın, sen bu devlete millete zaralı olmuşsun, sen sus!.. Şu konuşsun; çünkü bu adam dürüst, hakkîkaten saygın bir âlim!..
Böyle olması lâzım! Alim konuşacak, hakkı söyleyecek, bâtılı reddetecek, hidâyet yolunu gösterecek, dalâlet yolundan çevirecek... Yanlış yola girmişse, geri dönecek!
Avustralya'ya görüyorduk, araba yanlış yola girmişse kocaman, kırımızı levha yazılıyorlar: (Wrong way go back!) yâni,"Aman girdiğin bu yol yanlış yoldur, geriye dön hemen!" filân diye, kıpkırmızı bir levha dikiyorlar. Eğer yanlış bir yola girmişse bir vâsıta; dönsün diye sadece girilmez levhası koymuyorlar, kocaman harflerle, "Şaşırıp, farketmeyip buraya girmişsen, hemen geri dön!" diye bir de yazı koyuyorlar.
Âlim bunu söyleyecek: "Wrong way go back" diyecek, yâni: "Senin bu yolun yanlış diyecek"...
Türkiye Amerika'dan idâre edilmiyor ki, Türkiye'de âlimler var, Türkiye'yi seven düşünen insanlar var; onların sözü dinlenecek...
Allah-u Teàlâ Hazretleri hepimizi âlim eylesin, âlimleri seven eylesin, ilim yolunda eylesin... Her yaptığı iş ilme, irfana, akla, mantığa uygun olan insanlar olmayı herkese nasib eylesin...
d. Allah'a Dayanmak
Bir de ibn-i Abbas RA'dan bir hadis-i şeif daha okuyup, onunla bitirmek istiyorum. Peygamber SAS Efendimiz --Allah şefaatine cümlemizi erdirsin-- tatlı tatlı buyurmuşlar ki:
423/13 (Men serrehû en yekûne ekvan-nâsi felyetevekkel alellàhi azze ve celle) Peygamber Efendimiz diyor ki: "İnsanların en kuvvetlisi olmayı kim istiyorsa..." Ben istiyorum, siz de istiyorsunuz en kuvvetli olsam diye... Zayıf olmayı kimse istemez, zayıfı ezerler, kuvvetli olmak iyidir. "İnsanlardan en kuvvetli olmayı kim istiyorsa, aziz ve celîl olan Allah'a tevekkül etsin!"
Allah'a tevekkül ne demek?.. Allah'a dayanmak, işini Allah'a ısmarlamak, Allah'tan korkmak, Allah'a dayanıp hakkı söylemekten çekinmemek... Böyle insan en kuvvetli olur. Neden?.. Allah-u Teàlâ Hazretleri kendisine tevekkül edenleri korur, kuvvetlendirir ve başarıya ulaştırır.
Düzce'de bir otomobil fabrikası açılıyor, Bir işadamı diyor ki: "İşte biz hayata atıldık, şöyle dedik, böyle dedik, bizim karşımızdaki şahıs da sordu:
'--Sizin arkanızda kim var? Yâni şu işe atılıyorsan ama, arkanda kim var?' dedi.
'--Allah var!' dedim." diyor.
Ondan sonra da diyor ki: "Başkasına dayananlar, --büyük zenginlerin isimlerini sayıyor-- şuna, buna dayananlar; hepsi işlerinde başarılı olamadılar ama, Allah bizi başarıya ulaştırdı. Yâni Allah'a dayandık." diyor. Televizyonda onu seyrederken hoşuma gitti. Tabii fabrika da hayırlı olsun, ama o açılış da güzeldi. Hem reis-i cumhurun, hem başbakanın, hem başbakan yardımcısının, hem bakanların karşısında o konuşma da güzel bir şey oldu...
Yâni insan Allah'a dayanırsa, en kuvvetli olur. Tevekkül ederse, Allah ona yardım eder. Mühim olan Allah'a dayanmaktır. Allah'a dayanan başarıdan başarıya koşar.