Hukuk, Hak kelimesinin çoğuludur. Yani Hukuk, Hak kelimesinden türetilmiştir. El- Hak, Allahû Teâla’nın esmâ-i hüsnasındandır. Dolayısıyla hukuk, Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine dayanan şeydir. Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine dayanmayan hiçbir devlete hukuk devleti denilemez. Bilerek ve inanarak denilirse küfür olur. Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine dayanmayan devlete hukuk devleti değil, kanun devleti denilir. Kanun devletinin görevi, Karunlara bekçilik etmektir. Hiç “Hukuk Devleti” ile “Kanun Devleti” bir olur mu?
Karunlara işçilik eden “Kanun Devleti”nde anın vacibi, “Hukuk’un Kavgası”dır. Hukuk galip gelmedikçe, “Hukuk’un Devleti” kurulmadıkça Karun’ların sonu gelmez.
İman ettiğimiz doğrular başkalarına yanlış geliyor diye, inandığımız doğrulardan vazgeçecek olursak, ömür boyu doğrusuz kalırız. İsmi ne olursa olsun, her hangi bir siyasi rejim/sistem hayatın belli alanlarında Allah’ın yegâne hak dini İslâm’ı dışlıyor, işe karıştırmıyorsa mü’minler, inanç olarak onu benimsedikleri an kalplerindeki imanı kaybederler. Hayat alanlarıyla ilgili düzenlemeler ‘Allah’ın dininin dışına çıkarıldığı’ zaman, Müslümanlar için imansızlaştırılma serüveni başlamış demektir.
Müslümanların usulü belli ve temellidir. Önce Mekke bulunacak, sonra Medine kurulacak ve daha sonra da medeniyete ulaşılacak... Mekke bulunmadan Medine kurulamaz; Medine kurulmadan da medeniyete ulaşılamaz. Mekke’de tohum ekilecek, Medine’de tohumlar yeşerecek ve ‘medeniyet meyvesi’ni verecek... Bu serüveni takip eden de medenî olacak. Çünkü Medenî olmayanların Medine’si olmaz.
Medenilerin Medine’si, hakkın ve hukukun garantisidir. Çünkü Medenilerin Medine’si, İslâm’ın toplumudur. Bir toplumun, İslâm toplumu özelliğinin korunması için, yüreklerin, ilahi kaynakla irtibatı kesilmemiş sevgilerle yoğrulmuş olması gerekir. Rasûlüllah -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz buyuruyor: “Davud Aleyhisselam şöyle dua ederdi: “Allahım, Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıracak amelleri sevmeyi dilerim. Allahım, Sen’in sevgini bana canımdan, ailemden ve soğuk sudan daha ileri kıl.” (Tirmizi, Deavat, 73, Tefsirü’l Kur’an, 39) Bu hadisin bir başka rivayetinde de Rasulullah’ın şöyle dua ettiği bildirilmiştir: “Allâh’ım! Beni, Sen’in muhabbetinle ve sevgisi Sen’in katında fayda verecek olan kimsenin muhabbetiyle rızıklandır. Allâh’ım! Bana ihsân ettiğin ve benim de kendilerini sevdiğim nîmetleri, Sen’in sevdiğin ve râzı olduğun amelleri işleyebilmem husûsunda bir kuvvet kıl. Allâh’ım! İstediğim hâlde bana vermediğin şeyleri de, zihnimi Sen’in sevdiğin şeylerle meşgul etmeme ve tamâmen Sen’in tâatine yönelmeme bir sebep kıl.” (Tirmizî, Deavât, 73/3491)
Hak sevdasız, hukuk sevgisiz olmaz. Allah’ın hükmünün, hâkimiyetinin geçerli olmadığı, esas alınmadığı bir yerde İslâm mahkûm demektir. İslâm’ın mahkûmiyetini sona erdirmeden hak ve hukuktan bahsedilemez. İslâm’ın mahkûmiyetine rağmen hukuk’un zaferini ilan etmek, hakk’a ve hukuk’a inanmayanlardan olmaktır.
Devleti, toplumu hukuk ile değil istihbarat ile idare etmek, müstekbirlerin sayılarını çoğaltmaktır. Esasen olması gereken el-Hak olan Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine dayanan hukuk ile idare olunmaktır. Elbetteki “Hukuk’un Devleti” istihbaratsız olmaz. Devlet de, istihbaratta hukukun değilse, hukuksuzluğun sonu gelmez. Bu nedenle diyoruz ki; Müslümanların görevi; “Devletin Hukuku”na göre yaşamak değil, “Hukuk’un Devleti”ni kurmaktır. “Hukuk’un devleti”ni kuramayanlar, “Devletin hukuku”na göre yaşamaktan kurtulamazlar. “Hukuk’un Devleti”ne inanmışların “Devletin Hukuku”na göre yaşamaya alışmaları, Allah’a imanın hududunu aşmalarındandır. Allah’a imanın hududunu aşmayanların “Devletin Hukuku”na göre yaşamaları mümkün değildir. Çünkü onların hayatları hukuka adanmıştır. Onların kavgası iman kavgasıdır. “Devletin Hukuku”na göre yaşamayı reddederek “Hukukun Devleti”ni kurmaya çalışanların kavgası iman kavgasıdır.