Sikke-i Tasdik-i Gaybi-Bölüm 1



Bu Sikke-i Gaybiye’yi mahrem tutardık; yalnız has kardeşlerime mahsustu. Ben vefat ettikten sonra neşredilsin demiştim. Fakat zabıta geldi, adliye hesabına onu sakladığımız yerden çıkardılar. İki sene ellerinde kaldı. Üç mahkeme tetkikinden sonra iade edildi. Bize muhalif gayet nâmahremler dahi beraber okudular. Bizi çok yabanî insanlar gördüler. Bu iki defadır Isparta adliyesinin eline başka risalelerle beraber girmiş, hiçbir itiraz edilmeden geri verilmiş.


Madem umumun nazarına istemediğimiz halde gösterilmiş ve madem Risale-i Nur’un ehemmiyetini ispat edip şakirtlerini şevke getiriyor, kuvve-i mâneviyelerini ziyadeleştiriyor; elbette Medresetü’z-Zehra erkânlarının neşrine karar vermelerine iştirak ederim.


SAİD



Risale-i Nur’dan parlak fıkralar ve bir kısım güzel mektuplar

LEYLE-İ KADİRDE İHTAR EDİLEN
BİR MESELE-İ MÜHİMME



Evvela: Leyle-i Kadirde kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikate pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Nev-i beşer, bu son Harb-i Umuminin eşedd-i zulüm ve istibdat ile ve merhametsiz tahribat ile ve bir düşmanın yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağluplarnı dehşetli meyusiyetleriyle ve. galiplerin dehşetli telaş ve hakimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamïr edememelerinden gelen dehşetli vicdan azaplarıyla; ve dünya hayatının bütün bütün fani ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyuşturucu olması umuma görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın mahiyet-i insaniyesinin umumi bir surette dehşetli yaralanmasıyla; ve ebedperest hissiyat-ı bakiye ve fıtri aşk-ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasıyla; ve gaflet ve dalaletin en sert, sağır olan tabiatın Kur’an’ın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla; ve gaflet ve dalaletin en boğucu
Alah’ın adıyla. Onu her türlü kusur ve noksandan tenzih ederiz. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi ebediyyen ve daima üzerinize olsun.



aldatıcı en geniş perdesi olan siyasetin ruy-i zeminde pek çirkin, pek gaddarane hakiki sureti görünmesiyle; elbette ve elbette, hiçbir şüphe yok ki, Şimalde, Garbda, Amerikada emareleri göründüğüne binaen, nev-i beşer, maşuk-u mecazisi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakiki sevdiği ve aradığı hayat-ı bakiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak. Ve elbette, hiç şüphe yok ki, bin üç yüz altmış senede her asırda üç yüz elli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve davasına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hafızlann kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsali bulunmayan bir tarzda beşer için hayat-ı bakiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde verip bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kuran-ı Mucizül- Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler ayatıyla, belki sarihan ve işareten on binler defa dava edip, haber verip, sarsılmaz kati delillerle, şüphe getinnez hadsiz hüccetlerle hayat-ı bakiyeyi katiyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi; elbette, nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddi ve manevi bir kıyamet başlarında kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngilterenin Kuranın kabulüne çalışan meşhur hatipleri ve Din-i Hakkı arayan Amerikanın çok ehemmiyetli cemiyeti gibi, ruy-i zeminin kıtaları ve hükumetleri, Kuran-ı Mucizü1-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütüiı ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü, bu hakikat noktasında katiyen Kuranın misli yoktur ve olmaz ve hiçbir şey bu mucize-i ekberin yerini tutamaz.
Saniyen: Madem Risale-i Nur o mucize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannid düşmanları teslime mecbur etmiş; hem kalbi, hem ruhu, hatta hissiyatı tam tenvir edecek ve ilaçlannı verecek bir tarzda hazine-i Kuraniyenin dellallığını yapan ve ondan başka mehaz ve mercü olmayan bir mucize-i maneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalaletin en sert ve kuvvetli kalası olan tabiatı, Tabiat Risalesiyle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i afakında ve fennin en geniş perdelerinde Asa-yı Musadaki Meyvenin Altıncı Meselesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u Tevhidi göstermiş; elbette bizlere lazım ve millete elzem, şimdi resmen izin verilen din tedrisatı için hususi dershaneler açılmış, izin verilmesine binaen Nur Şakirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük "Dershane-i Nuriye" açmak lazımdır.

Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes herbir meselesini tam anlamaz. Hem iman hakikatlarının izahı olduğu için, hem ilim, HAŞİYE hem mârifet, hem ibadettir. Eski medreselerde beş on seneye mukabil, inşaallah Nur Medreseleri beş on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor. Ve hem, hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat-ı dünyeviyesine ve siyasiyesine ve
HAŞİYE Kitabın birinci ve yedinci kısımlarını okuduktan sonra.



uhreviyesine pek çok faydası bulunan bu Kur’ân lemeatlarına ve dellâlı bulunan Risale-i Nur’a değil ilişmek, tamamıyla terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara kefaret ve gelecek müthiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.
Salisen: Bu Ramazan-ı Şerifte Kur’ân’ı zevk ve şevk ile okumak, benim çok ihtiyacım vardı. Halbuki elemli hastalık, maddî-mânevî sıkıntılar, yorgunluk ve meşgalelerin tesiriyle telâş ettim. Birden Hüsrev’in şirin kalemiyle mu’cizatlı yazılan mu’cizatlı cüzler ve Hâfız Ali ve Tâhirî’ye pek çok sevap kazandıran parlak ve kerametli "Hizbü’l-Ekber-i Kur’âniye"yi birbiri arkasından okumaya başlarken öyle bir zevk ve şevk verdi ki, bütün o yorgunlukları hiçe indirdi. Hiçbir vesveseye meydan vermeyerek, pek parlak bir surette ders-i Kur’âniyeyi onlardan dinlerken bütün rûh u canımla arzu ettim ve kasd-ı azmettim ki, mümkün olduğu deredece aynı "Hizbü’l-Ekber-i Kur’âniye" gibi fotoğrafla mu’cizatlı Kur’ânımızı tab edeceğiz, inşaallah.

Kardeşiniz
Said Nursî


Aziz, sıddık kardeşlerim,

Evvelâ: Nurun fevkalâde has şakirtleri, Sikke-i Gaybiye müştemilâtıyla, o evliya-yı meşhûreden, kırk günde bir defa ekmek yiyip kırk gün yemeyen Osman-ı Hâlidî’nin sarih ihbarı ve evlâtlarına vasiyetiyle ve Isparta’nın meşhur ehl-i kalb âlimlerinden Topal Şükrü’nün zahir haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakikatı dâvâ edip, fakat iki iltibas içinde, bu biçare, ehemmiyetsiz kardeşleri Said’e bin derece ziyade hisse vermişler. On seneden beri kanaatlerini tâdile çalıştığım halde, o bahadır kardeşler kanaatlerinde ileri gidiyorlar. Evet, onlar, On Sekizinci Mektuptaki iki ehl-i kalb çobanın macerası gibi, hak bir hakikati görmüşler; fakat tabire muhtaçtır. O hakikat de şudur:
Allah’ın adıyla. Onu her türlü kusur ve noksandan tenzih ederiz. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi ebediyyen ve daima üzerinize olsun.



Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan iman-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i imanı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitemâmihâ Risale-i Nur’da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı âzam ve Osman-ı Hâlidî gibi zatlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zatın makamını Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bazan da o şahs-ı mânevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek.


O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektedir. Birinci vazife, maddî kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlâs ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddî bir kuvvet ve hakimiyet lâzım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin.


O zatın üçüncü vazifesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihad-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir. Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymettardır. Fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şaşaalı bir tarzda olduğundan, umumun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. İşte o has Nurcular ve bir kısmı evliya olan o kardeşlerimizin tâbire ve tevile muhtaç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyayı ve ehl-i siyaseti telâşe verir ve vermiş; hücumlarına vesile olur. Çünkü, birinci vazifenin hakikatini ve kıymetini göremiyorlar; öteki cihetlere hamlederler.


Kardeşlerimin ikinci iltibası: Fâni ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bazı cihetlerle birinci vazifede pişdarlık eden Nur şakirtlerinin şahs-ı mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i Nur’un hakikî ihlâsına ve hiçbir şeye, hattâ mânevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de evhama düşürüp Risale-i Nur’un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fâni ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez.


Elhasıl: O gelecek zatın ismini vermek, üç vazifesi birden hatıra geliyor; yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü’minîn nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. Yakîniyet-i bürhaniye dahi, kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı galibe inkılâp eder; daha muannid dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i imanda görünmemeye başlar. Ehl-i siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için, Nurlara



o ismi vermek münasip görülmüyor. Belki "Müceddiddir, onun pişdarıdır" denilebilir.


Umum kardeşlerimize binler selâm.





Kardeşiniz


Said Nursî









Aziz, sıddık, sarsılmaz, sebatkar, fedakar, vefadar kardeşlerim


Bilirsiniz ki, Ankara ehl-i vukufu, Risale-i Nur’a ait kerametleri ve işaret-i gaybiyeleri inkar edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerametlerde hissedar zannedip, itiraz ederek, "Böyle şeyler kitaba yazılmamalı idi; keramet ihzar edilmez" diye hafif bir tenkide mukabil, müdafaatımda onlara cevaben demiştim ki: "Onlar bana ait değil ve o kerametlere sahip olmak benim haddim değil. Belki, Kur’an’ın mucize-i maneviyesinin tereşşuhatı ve lem’alarıdır ki, hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur’da kerametler şeklini alarak, şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerini takviye etmek için ikramat-ı İlahiye nevindedir. İkram ise, izharı bir şükürdür, caizdir, hem makbuldür."


Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binaen, cevabı bir parça izah edeceğim. Ve "Ne için izhar ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat yapıyorum ve ne için birkaç aydır bu mevzuda çok ileri gidiyorum, ekser mektuplar o keramete bakıyor?" diye sual edildi.


Elcevap: Risale-i Nur’un, hizmet-i imaniyede bu zamanda binler tahribatçılara mukabil yüz binler tamiratçı lazım gelirken, hem benimle laakal yüzer katip ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temas etmemek, belki millet ve ehl-i idare ile ve teşvik ile yardım ve temas etmek zaruri iken ve o hizmet-i imaniye hayat-ı bakiyeye baktığı için, hayat-ı faniyenin meşgalelerine ve faidelerine tercih



etmek ehl-i imana vacip iken-kendimi misal alarak derim ki-beni herşeyden ve temastan ve yardımcılardan menetmekle beraber, aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale-i Nur’dan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaif, garip, kimsesiz, biçareye binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek ve bu tecrid ve tazyiklerde-maddi bir hastalık nevinde-insanlarla temas ve ihtilattan çekilmeye mecbur olmak, hem o derece tesirli bir tarzda halkları ürküttürmekle kuvve-i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebepleriyle ihtiyarım haricinde ve bütün o manilere karşı Risale-i Nur Şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerinin takviyesine medar ikramat-ı İlahiyeyi beyan ederek Risale-i Nur etrafında manevi bir tahşidat yaptırmak ve Risale-i Nur, kendi kendine, tek başıyla başkalarına muhtaç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle, bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa, haşa, kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfüruşluk etmek ise, Risale-i Nurun ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır. İnşaallah, Risale-i Nur, kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı affettirmeye vesile olacaktır.


Umum kardeşlerimin ve hemşirelerimin, hassaten duaları makbul mübarek masumlar taifesi ve muhterem ihtiyarlar cemaatinden herbirerlerine binler selam ve dua ederek Ramazan-ı Şeriflerini tebrik ederiz, dualarını rica ederiz.


Hasta Kardeşiniz


Said Nursi


RİSALE-İ NURUN MAKBULİYETİNE İMZA BASAN VE GAYBİ İŞARETLERLE ONDAN HABER VEREN SEKİZ PARÇADAN BİRİNCİ PARÇADIR.


Aynı meseleye bu birinci risalede yirmi dokuz işaret var. Sair parçalarla beraber bine yakın işaretler, remizler, imalar, emareler; aynı meseleye, aynı davaya ittifakla bakmaları, sarahat derecesindedir. Vahdet-i mesele cihetiyle, o emareler birbirine kuvvet verir, teyid eder. O sekizden üç tanesi, İmam-ı Alinin (r.a.) üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nurdan haber vermiş. Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukufu tetkik etmiş, itiraz etmemişler. Yalnız demişler: "Bu yazılmamalı idi. Keramet sahibi kerametini yazamaz." Ben de onlara cevap verdim ki: "Bu benim değil, Risale-i Nur’un kerametidir. Risale-i Nur ise, Kur’an’ın malıdır ve tefsiridir" dedim. Onlar sustular. Demek kabul ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasip olurdu. Fakat bu kadar hadsiz muarızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve zaif olan bizlere, kuvve-i maneviye ve gaybi imdat ve



teşci ve sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i katiye oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfüruşluk verip sukutuma sebep olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl-i imanı dalalet-i mutlakadan kurtarmaya, lüzum olsa, dünyevi hayat gibi, uhrevi hayatımı da feda etmek bir saaddet bilirim. Binler dostlanm ve kardeşlerimin Cennete girmeleri için, Cehennemi kabul ederim.
Said Nursi
İŞARAT-I KURANİYE VE ÜÇ KERAMET-İ ALEVİYE VE KERAMET-İ GAVSİYE HAKKINDA BİR TENBİH VE İHTARDIR
Bu gayet mahrem risaleler, nasılsa muannid bir namahremin eline bu risalelerden birisi geçmiş, gayet sathi ve inad nazarıyla bir-iki yerine haksız bir itiraz ile ehemmiyetli bir hadiseye sebebiyet verdiğinden, bu mecmua, Risale-i Nur’un has talebelerine, belki ehass-ı havassa mahsus olduğu halde ve benim vefatımdan sonra intişarına müsaade olmasıyla beraber, şimdi mezkur hadisenin sebebiyle herkese değil, belki ehl-i insaf ve Risale-i Nur’la alakadar ve talebelerinden bulunanlara ve haslardan birkaç şakirdin tensibiyle gösterilebilir fikriyle yazdık. Şimdi ise, iki sene iki mahkeme tetkikten sonra bize iade edilmesinden neşrine mecbur olduk.
· İkinci Nokta: Bu risale, baştan aşağıya kadar birtek neticeye bakıyor, bine yakın emarelerle Risale-i Nur’un makbuliyetine bir imza basıldığını ispat ediyor. Böyle birtek davaya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emareler ve imalar onu göstermesi, ilmelyakin değil, belki aynelyakin, belki hakkalyakin derecesinde o davayı ispat eder.
· Üçüncü Nokta: Bu risaleyi mütalaa eden zatlar, inceden inceye hususan cifri hesabatına meşgul olmaya lüzum yok; bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem umumunu okumak da lazım değil. Hem keramet-i Gavsiyenin ahirinde Şamlı Hafız Tevfik’in fıkrasından başlayıp ahire kadar mütalaadan sonra ve baştaki mukaddimeyi okuduktan sonra HAŞİYE istediği parçayı okusun.

Said Nursi
HAŞİYE Kıtabın birinci ve yedinci kısımlarını okuduktan sonra.


ŞAMLI HAFIZ TEVFİKİN FIKRASI

Mukaddime: Malum olsun ki, "Zübdetü’r-Resail Umdetü’1-Vesail" namında kutbü’1-arifın Ziyaeddin Mevlana Şeyh Halid’in (kuddise sırruhu) mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi, on üç sene mukaddem Bursa’da Hoca Hasan Efendiden almıştım, nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Ta bu günlerde kitaplarımın içerisinde birşey ararken elime geçti.
Dedim:
"Bu Hazret-i Mevlana Halid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem, İmam-ı Rabbaniden sonra, tarik-ı Nakşinin en mühim kahramanıdır, hem tarik-ı Halidiye-i Nakşiyenin piridir." Risaleyi mütalaa ederken, Hazret-i Mevlana’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm: Ashab-ı Kütüb-ü Sitteden İmam-ı Hakim, Müstedrek’inde ve Ebu Davud, Kitab-ı Sünen’inde, Beyhaki Şuab-ı İmanda tahriç buyurdukları
, yani, "Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor" hadis-i şerifine mazhar ve masadak ve mazhar-ı tam olan Mevlana Eşşehir, Kutbü’1-Arifin, Gavsü1-Vasılin, Varis-i Muhammedi, Kamilü’t-Tarikatü’1-Aliyyeti Ve’1-Müceddiyeti Halid-i Zülcenaheyn (kuddise sırruhu) ila ahir...
Sonra, tarihçe-i hayatında gördüm ki; tevellüdü bin yüz doksan üç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin iki yüz yirmi dört tarihinde saltanat-ı Hind’in payitahtı olan Cihanabad’a dahil olmuş, tarik-ı Nakşi silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra, bin iki yüz otuz sekizde ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celb edip, vatanını terk ederek diyar-ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem, içinde gördüm ki; Hazret-i Mevlana’nın (k.s.) nesli, Hazret-i Osman bin Affan’a (r.a.) mensuptur. Sonra gördüm ki; tercüme-i halinde istidad-ı fıtri ve kabiliyet-i harika ile sinni yirmiye baliğ olmadan evvel alem-i ulema-i asr ve allame-i vakit olmuş, Süleymaniye kasabasında tedris-i ulum ile iştigal eylemiştir.

Sonra, Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım; dört mühim noktada tevafuk ediyorlar:
Muhakkak Allah bu ümmete her yüz sene başında dinini yenileyen bir müceddid gönderir. (Ebu Davud, Melahim:1.)



Birincisi: Hazret-i Mevlana, bin yüz doksan üçte dünyaya gelmiş; Üstadım ise, Arabi bin iki yüz doksan üçte, tam Mevlana Halid’in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
İkincisi: Hazret-i Mevlana’nın (k.s.) tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddimesi, Hindistan’ın payitahtına bin iki yüz yirmi dörtte girmiş; Üstad ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz yirmi dörtte Osmanlı saltanatının payitahtına girmiş, mücadele-i maneviyesine hazırlanmış.
Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlana’nın fevkalade şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şama naklettirilmesi bin iki yüz otuz sekizde vaki olmuştur. Üstad ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz otuz sekizde Ankara’ya gidip, onlarla uyuşamayıp, onları reddederek, küserek, tekrar Van’a gidip, bir dağda inziva ederken, bin üç yüz otuz sekiz senesini müteakip Şeyh Said Hadisesinin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş; ondan korkarak Burdur ve Isparta, Kastamonu, Afyon vilayetlerinde sekizer sene, yirmi beş sene, ikamet ettirilmiş.
Dördüncüsü: Hazret-i Mevlana, yaşı yirmiye baliğ olmadan evvel allame-i zaman hükmünde fuhul-i ulemanın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstad ise, Tarihçe-i Hayatını görenlere ve bilenlere malumdur ki, on dört yaşında icazet alıp, alem-i ulema-i zamana karşı muarazaya girişmiş; on dört yaşında iken, icazet almaya yakın, talebeleri tedris etmiştir.
Hem, Hazret-i Mevlana, neslen Osmanlı olduğu ve Sünnet-i Seniyyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi; Üstadım, Kuran-ı Hakime hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnureynin arkasında gidip, Hazret-i Mevlana (k.s.) gibi, Risale-i Nur eczalarıyla, bütün kuvvetiyle Sünnet-i Seniyyenin ihyasına çalıştı.
İşte bu dört noktadaki tevafukat, tam yüz sene fasıla ile, Risale-i Nurun takviye-i din hususundaki tesiratı, Hazret-i Mevlana’nın (k.s.) tarik-ı Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azim görünüyor. HAŞİYE
Üstadım, kendine ait medh ü senayı kabul etmiyor. Fakat, Risale-i Nur Kurana ait olup, medh ü sena, Kur’an’ın esrarına aittir.
Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlana’nın birkaç farkı var.
Birincisi: Hazret-i Mevlana, zülcenaheyndir. Yani, hem Kadiri, hem Nakşi tarikat sahibi iken, Nakşilik tarikati onda daha galibdir. Üstadım, bilakis, Kadiri meşrebi ve Şazeli mesleği onda daha ziyade hükmediyor.
HAŞİYE Hazret-i Mevlana (k.s.), milyonlar etbalarının ittifakıyla müceddiddir ve baştaki hadis-i şerifin bir masadakıdır. Ve madem tam yüz sene sonra dört mühim cihetle tevafukla beraber, Risale-i Nur aynı vaziyeti görüyor; demek nass-ı hadis ile Risale-i Nur eczaları, tecdid ve takviye-i din vazifesini görüyorlar.




Ben Üstadımdan işittim ki: "Hazret-i Mevlana (k.s.) Hindistan’dan tarik-ı Nakşiyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi, Şah-ı Geylani’nin (k.s.) bade1-memat, hayatta olduğu gibi, tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlana’nın (k.s.) manen tasarrufu cay-ı kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend’le (k.s.) İmam-ı Rabbani’nin (k.s.) ruhaniyetleri Bağdad’a gelip Şah-ı Geylani’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: `Mevlana Halid (k.s.) senin evladındır, kabul et. Şah-ı Geylani (k.s.) onların iltimasını kabul ederek, Mevlana Halidi’ kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlana Halid (k.s.) parlamış. Bu vakıa ehl-i keşifçe vaki ve meşhud olmuştur. O hadise-i ruhaniyeyi o zaman ehl-i velayetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüya ile görmüşler." (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)


İkinci Fark: Şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor, yalnız Risale-i Nur’u merci gösteriyor. Hazret-i Mevlana’nın (k.s.) şahsiyeti ise, kutbü’1-irşad, merciü’1-has ve’1-am olmuştur.


Üçüncü Fark: Hazret-i Mevlana (k.s.) zü’1-ecnihadır. Fakat, zamanın muktezasıyla, Sünnet-i Seniyyeye çok kuvvet vermekle beraber, ilm-i tarikati esas tutmak cihetiyle, tarikati daha ziyade tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstadım ise, şu dehşetli zamanın muktezasıyla, ilm-i hakikati ve hakaik-ı imaniye cihetini iltizam ederek, tarikate üçüncü derecede bakmışlar.


Elhasıl: Baştaki hadis-i şerifin, "Her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddid gönderiyor" vad-i İlahisine binaen, Hazret-i Mevlana Halid, ekser ehl-i hakikatçe bin iki yüz senesinin, yani on ikinci asnn müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüştür; kanaat verir ki, nass-ı hadisle Risale-i Nur tecdid-i din hususunda bir müceddid hükmündedir.


Benim Üstadım daima diyor ki: "Ben bir neferim, fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani, kıymet bende değil, belki Kur’an-ı Hakimin feyzinden tereşşuh eden Risale-i Nur eczaları, bir müşiriyet-i maneviye hizmetini görüyor."


Üstadımı kızdırmamak için, şahsını sena etmiyorum.


Şamlı Hafız Tevfık